9 Şubat 2017 Perşembe

  • 'An'lardan ibaretim. Örgü örerken 'an'lara gidiyorum.
    Sene 91. Kasım. Doğumgünüm olduğunu bilmiyorum. Evde bir hazırlık var. Komşuda çizgi film izlemeye gönderiliyorum. Misafirler gelecek. Üstüme bir şey dökmemeliyim. Misafirlerin tamamı gelince komşu teyzem-ki ben ona cicanne diyorum- bizim eve geçiriyor beni. Alkış kıyamet. Ağzım bir karış açık kalıyor. Alman pastası, patates salatası, börek, poğaça. Ne ararsan var. Herkesin tek tek elini öpüyorum. Hediye almacılık yok o zaman. Her çocuğun ihtiyacını anası babası bilir. Elime iyice küçülttükleri paraları sıkıştırıyor komşu teyzeler, akrabalar "bunu git annenin tuvalet aynasının önüne koy" diyor anneannemin kızkardeşin büyük teyzem. Annem servis yapıyor. Zorla eğiyorum annemi kendime, bizim tuvalette aynamız yok ki diyorum, anlamıyor, gidip çekmecesine sıkıştırıyorum. Benim doğumgünüm ama olay benim etrafımda dönmüyor. Bir kaç dakikalık bir seramoniden sonra herkes muhabbetine dönüyor. Ben de oyunuma. Büyükler çocukların oyununa karışmıyor o zaman. En fazla hişt, pişt. Hiçbir annenin oyun kurduğunu hatırlamıyorum.
    Aynı sene. Bir an. Bir doğumgünündeyim. Hırka-ı Şerif ilkokulundan çıkıp bir doğum gününe götürülüyoruz sınıf arkadaşlarımla. "Vatan"a çıkan caddelerden biri. Bir apartman. Vitrin var evde, içinde kristal bardaklar. Çok geniş bir salon var evde. Aydınlık, ferah. Şu taraftan Fatih'in minareleri bu taraftan Mutlu Lunapark görünüyor. Bizse karanlık ve küçük bir evde oturuyoruz. Birkaç sene sonra biz de aydınlık bir evde oturacağız ve çok değil dokuz yıl sonra bizim de vitrinimiz olacak. Neden vitrinimiz olması gerektiğini hiç sorgulamadan bir vitrin alacağız ve kristal bardaklar. Ama henüz bunu bilmiyorum. Cümleler hatırlıyorum. Kesik, kopuk. Seçkin bir 'an'da hissediyorum kendimi. Özel, önemli, farklı, orada olduğum için değerli. Bazı çocukların anneleri orada, benimki yok. Nedenini bilmiyorum. Biraz sorguluyorum ama unutuyorum hemencik. Pasta var, mumlar ve iyi ki doğdunlar.

  • 92. Bir an. İçerenköy'de bir 'siteye' gidiyoruz. Bazı kapılardan geçip sonra apartman kapısına ulaşıyoruz. Blok ve site ne demek o Zaman öğreniyorum. Çok geniş bir yemek masası. Ve borcamların içindeki ikramlar. Anneler ikramlıklarını kendileri alıp koltuklara geçiyor. Şaşkınım. Annem Feyza'yı koltuğa beni dizinin dibine oturtuyor. Her yer açık renk. Annemin ve hakime cicannemin başında Tekbir eşarpları. Mürdümlü, petrol yeşilli, kremli, bir metreye bir metre. Bir yere bir şey dökülecek diye korkuyor annem, hissediyorum. Salatalar sevis tabağının içine değil, kaselere konuyor. Ağzımı kocaman açıyorum, bir şey dökülsün istemiyorum. Annem üzülsün istemiyorum. Cümleler hatırlıyorum. Kesik, kopuk. Seçkin bir 'an'da hissediyorum kendimi. Özel, önemli, farklı ve orada olduğum için değerli.
  • Sene 93. Bir an. Yemek masamız var. 12 kişilik. Annemin yüzlerce motifi birleştirerek oluşturduğu dantel masa örtüsünün üzerinde babamın kitapları, kitapları, kitapları ve kitapları var. Yer sofrasında yiyoruz. Ama babamın hacılarından biri gelecek. Şirketi olan biri. Şirket ne demek o zaman öğreniyorum. Kadın, adam ve benden büyükçe bir kız. Masayı koltuğun yanına alıyoruz. Annem yoğurtlu havuç, salata ve şakşuka yapıyor ortaya. Arcopal'lerin kayık tabaklarına koyuyor. Feyza ve ben gün boyu bir örnek kazak ve eteklerimizle dolaşıyoruz. Önümüze bir şey dökmemeliyiz. Şirketi olan amca ve babam namazdan dönüyor. Annem mercimek çorbasının üzerine dökeceği yağı almaya gidiyor içeri. Amca ortadaki tabaklardan tırtıklıyor. Hanımı kızıyor. Ben kikirdiyorum. Babam bana bakıyor. Amca bana bakıp öpücük atıyor. Herkes gülüyor. Kendimi değerli hissediyorum o an.
    Aynı sene. Bir an. 'Bizimkilerin' Çamlıca'daki özel okulunun bursluluk sınavına giriyorum, iyi bir puan alıyorum. İyi bir bir puan iyi bir indirim demek. Okul çok güzel, gidebilecek miyim? Okula bakıp bakıp kendimi orada hayal ediyorum.
    Sene 94. Eylül. Şehir değiştirmişiz ve bir apartmanda yaşıyoruz artık. Halen yerde yemek yiyoruz ama çocuk odamız var. Çocuk odası olan evlerde çocukların hep odalarında vakit geçirdiklerini düşünürdüm, ve bir çocuk odam olduğu için çok sevindim, meğer öyle değilmiş. Oyuncaklarımızı alıp büyüklerin yanında alıyoruz soluğu. Bazen de yalnız kalmak istiyoruz, çekiliyoruz bir köşeye, ama odamıza değil. Bizim sitede neredeyse herkes yeni geçmiş 3+1 apartman hayatına. Anneler ve babalar birbirlerine çocukların odalarında yatmak, oynamak, ödev yapmak istemediklerini söyleyip şaşırıyorlar. "Sizinkiler de mi odasında oynamıyor, bizimkiler de öyle evet". Çocuklar fıtrata her zaman mı daha yakın oluyor?
  • ervise yazılıyorum. Şehir merkezinde bir okula gideceğim, çünkü eğitimi iyi. Toprak zenginlerinin, lalettayin o mahallede oturan yoksulların, hakim ve doktor çocuklarının ve benim gibi memur çocuklarının karmakarışık olduğu bir sınıf. Hepimiz önlük giyiyor, yaka takıyoruz. Büyükler bunu bilmez ama biz anlıyoruz: bazılarımızın önlükleri daha bir önlük, bazılarımızın yakaları daha bir yaka. "Hepimiz eşitiz ama bazıları daha eşit" işte. Anadolu Lisesi Sınavları var. Zaten Anadolu'da yaşıyoruz hepimiz, neden bazıları Anadolu Lisesi diye düşünüyorum. Bir dersaneden geliyorlar. Birkaç arkadaşım ve beni işaret ediyor öğretmenim: "Bunlar yapabilir". Dershane deneme sınavına giriyoruz. Ücretsiz hazırlık kursu kazanıyorum. Sonra sınavdan da iyi bir puan alıyorum. Bu, benim için önemli değil. Ben zaten İmam Hatip'e gideceğim.
    Sene 95. Eylül. İlk gün annem Feyza'yı babam beni okula götürüyor. Araba ile. Çok değerli hissediyorum çünkü İmam Hatipliyim. Çünkü binamız pembe. Bina hınca hınç dolu. Binanın avlusunda minik bir süs havuzu var. Daraldığımda pencereden oraya bakıyorum. Çok gürültü var, çok kalabalık. Çok seviyorum arkadaşlarımı, okulumu. Ama 8 saatlik okul macerası iki günlük enerjimi çekip alıyor benden. O kadar çok yüz görmüşüm, o kadar çok bilgi görmüşüm, o kadar çok ses duymuşum ki, evde kimseden bir şey duymak istemiyorum. Odama çekilip saatlerce kitap okuyorum ya da boş boş televizyona bakıyorum. Annemin dediklerini duymuyorum. "Kızım on keredir sana sesleniyorum" diyor. Gerçekten hiç duymamışım. Savunma mekanizmam bir süreliğine algılarımı kapatmış. 6-K sınıfındayım, başarılılar sınıfı. 6-Z bile var. Hatta geri dönüp 6-Ü sınıfı bile açıyorlar. "6-Ğ de açılacakmış biliyor musunuz" diyorum. Sonra uydurduğum yalana dönüp kendim inanıyorum. Daha böyle çok hikaye yazıyorum. Öyle uyduruyorum ki, kendi uydurduklarıma kendim şaşırıyorum. Arkadaşlarım gözlerini aça aça mahallede aslında var olmayan arkadaşlarımla ilgili hiç yaşanmamış öykülerimi dinlerken çok mutlu oluyorum. Gece yatağa yatıp da ortalık sessizleşince dakikalarca ağlayıp tevbe ediyorum.
  • Yüzbinlerce 'an'dan ibaretim. Hepsi beni ben yapan. Ama zihnim bazılarını gömmüş, bazılarını yukarıda tutmuş. Bazıları şartların ve irademin dışında gelişmiş. Üst bir mekanizma. Bilinç dışı diyor bazıları. Benim inancım kader diyor, vicdan diyor.
    Kendi hikayemden yola çıkıp öyle bakıyorum insanlara. Yüzbinlerce 'an'dan ibaret her biri. Her biri yaratıldığı için değerli. Her biri benim gibi değer hissini bambaşka olaylara dayandırmış. Kim yaratıldığı için değerli olduğunu çözmüş, kim çözememiş, ben çözdüm mü çözemedim mi bunu ben hiç bilemeyeceğim. Ama "hiçbir yere sığamadım da mü'min kulumun kalbine sığdım" dediğini biliyorum Rabbimin. O halde "ya bu kalbin içinde Rabbim varsa" diye kırıp dökmemeye dikkat etmeliyim.

24 Ocak 2017 Salı

oynatılmaya alışık çocuk....

Anne oldum. Bir çocuk sahibi olunca insanın ne olduğu üzerine daha fazla düşünmeye başladım. Hayatını en yakından bildiğin ilk insanın hikayesine odaklandım, kendime....
7 yaşımdan evvelini tam hatırlamıyorum. Ama 7 yaşından sonrasından eminim. Sürekli biri bana müfredat çiziyordu, biri oyun oynatıyordu, biri öğretiyordu, hem de merak etmediğim şeyleri. Merak ettiğim şeylerin cevabını ise genelde alamıyordum. Şükürler olsun ki kitaplar vardı. Ve insanlar da bana birdenbire merak ettiğim şeyler hakkında cevap verebiliyordu. Ama bu çok kısıtlıydı. Çok merak ediyor ve dolayısıyla da çok soruyordum. Çevremin deyimi ile çok konuşuyordum. Ama böyle çok. Yani nasıl anlatsam, işte çok çok :)
Meğer yalnız değilmişim. Anne olduktan sonra kendi sürecini düşünen öyle çok hatun varmış ki. Konuştuk, yazıştık. Ben insanlarla konuştukça kendimi anlayan birisiyim. Sorularımın cevabını çoğu zaman konuşurken bulurum. Bu bana iyi gelir. "Sorunlarımızın kökeni" üzerine çokça konuştuk. 7 yaşından çok önce kopuyordu film aslında. Bir yavrusu olacağını öğrenir öğrenmez yerleştirilmiş korkular daha yüksek bir sesle. yankılanmaya başlıyordu zihinlerimizde.
Benim inancıma göre "iblis" denen biri var. Ve şu net, sen maksimum 100 sene yaşıyorsun ama herif binlerce yaşında. İşi gücü fısır fısır fısır :) Konuyu toplumsal hafızaya ben de bağlardım ama o zaman Cennet'ten Dünya'ya inişi, Habil ile Kabil'i nereye koyacağız sevgili okur? Hani şu tüm inançlarda kabul edilen "ilk insan ve kardeş katli" meselesi. He tabula rasa diyorsun? Ama ben bilgiden(epistemik) bahsetmiyorum okur, yatkınlıktan bahsediyorum. İnsan tertemiz doğar benim inancıma göre, sonra iyiye veya kötüye meyl edebilir, grinin elli tonu işte, özet olarak böyle....
Bazen bir insan sesi, bazense bir vesvese. Hiç susmadı, korkuttu durdu.. İnsan doğar, büyür ve ölür. Bunu bin yıllardır biliyor insanlık, kaçınılmaz son, biliyorum. Ama daha bırakın ebeveyn olmayı, henüz eşim bile yokken ileride Dünya'ya gelmesine vesile olacağım çocuk hakkında korkularım olduğunu fark ettim.
Ceninin içinde beslenip büyüdüğü rahmin gayet ilkel, gayet programlı şekilde tüm vücuda beyin aracılığıyla "bu tamam, hadi çıkaralım" sinyali göndermesinin önünde korkularım varmış, fark ettim.
"Bebek çıktığına göre anneden de süt gelir". Bunu da bin yıllardır deneyimliyoruz. Ha gelmedi, ya da anne hayatını kaybetti, başka bir kadın emzirir, öyle normaldir ki bu. Ama bebeğin aç kalacağına dair derin korkularımın olduğunu farkettim.
İnsanın kendini koruma güdüleriyle donatıldığını vücudunun tümü bu şekilde tasarlandığını, en küçük toz zerresini tutan kirpikten başlayın da vahşi hayvanlardan korunmasına yarayan aklına dek vücudunun tümü insanın bedensel bütünlüğünü korumasına odaklı olduğunu da biliyorum. Ama "Düşersin, canın yanar, bir yerin kanar-kırılır, hastalanırsın" gibi derin korkularımı farkettim.

Bu maddeler uzar gider. Ama bağlayacağım yer aynı: Korkular sebebiyle gerçek ihtiyaçlarım karşılanmadı ve oynatılmaya alıştım. Ben de korkularım sebebiyle çocuklarımın gerçek ihtiyaçlarını karşılamadım ve onları oynatmaya alıştırdım.

Peki neydi ihtiyaçlarımız? "İhtiyacın" diye epeyce uzun bir yazı yazmıştım. Kendime ve çocuklarıma bakıp şöyle başlıklar belirlemiştim.
* maddeleri yırtmak, parçalamak, yolmak, çakmak, oymak, yoğurmak, bütünleştirmek
* avlanmak
* gizlenmek, korunmak
* ısınmak, doymak
* suya ve toprağa dokunmak
* risk almak
* bağ kurmak
* yalnız kalmak
* yarışmak
* güvende olmak
* dinlemek ve seyretmek
* okumak ve yazmak
*inanmak

İşe kendimden başladım. Önce ben sağlam durmalıydım. Önce benim ihtiyaçlarım karşılanmalı idi ki, çocuklarımın ihtiyaçlarının karşılanmasına alan açabileyim.
Bu, yavaş ama kökten bir değişime sebep oldu. Özet olarak söyleyeyim. "Yarın çocuklarla ne etkinlik yapsak" kafasından bir kurtuldum. Evet, onları ve ihtiyaçlarını önemsiyorum. Ama onların ihtiyaçlarını karşılarken kendi ihtiyaçlarımı görmezden gelirsem sonucun pek de iyi olmayacağını deneyimledim. Sınırlarımı gördüm. Ben ne kadarım, eşim ne kadar, çocuklarım ne kadar, nasıl değişiyoruz, nasıl dönüşüyoruz?
Kabataslak cevaplarım var. Onları yazacağım şimdi. Ama hayat öyle "bak bu sorular bu da cevaplar" değil tabii. Dedim ya, değişiyor, dönüşüyoruz. Çekirdek ailemiz, geniş ailemiz, çevremiz bizi biz yapıyor. Yeni sorunlar ve yeni çözümler. Hayat devam ediyor.

Kahvaltı hazırlarken üç çocuğum da mutfağa gelir. Önceleri onları "oyalamaya" çalışırdım bir yandan. Sonuç pek iyi olmazdı. Günden güne, yavaş yavaş azaltıyorum bu oyalama hallerini. Çünkü fark ettim ki özellikle büyük oğlum ve kızım benim oyalamalarım sebebiyle bağ kurmakta zorlanıyor. Yani Türkçesi; çok kavga ediyorlar :) Böyle de deyip geçebiliriz elbette.
Kızım vurup kaçar ağabeyine mesela. "Niye ağabeyine vuruyorsun" da diyebiliriz. " ooooo, ebeledin he" de diyebiliriz. Her gün ses tonumu ve kullandığım kelimelerin üsttenciliğini biraz daha azaltarak çocuklarımın bağ kurmalarına, yardımcı oluyorum. İşe yarıyor mu? Evet, ama birkaç haftada mucize beklemeyin. Sancılı ama gitgide güzelleşen bir yolculuk.
Peki bunu neden bu kadar önemsiyorum? Çünkü bence oyun oynamak çocuğun gerçekten ihtiyacı. Burada oyun derken yine yapılandırılmamış oyunu kastediyorum. Yetişkinin elinden geldiğince az dahil olduğu oyunu. Oyun, birlikte yaşamayı ve sorun çözmeyi öğretir. Ve çocuklar sizden daha merkeze yakın(orijinal) çözümler bulabilir.

Peki mızıkçılık nedir? Neden mızıkçılık yaparız? Soruyu düzelteyim, mızıkçılık yapmayanımız var mı? Blog yetişkinler bazen "ben oynamıyorum" diyor ve mızıkçılık yapıyoruz değil mi? Sonra bakıyoruz hayat devam ediyor, kös kös geri dönüyoruz. Peki. bu hakkı neden çocuklara vermiyoruz? Bırakalım mızıkçılık yapsınlar biraz. Bakalım ne olacak?

Yeni bir cihaz, hele de elektronik bir cihaz gören çocuğun öğrenme istediği de derin bir ihtiyaçmış mesela. Ama ben tam da o anda çocuğu oyalamaya çalışmışım. Sonuç: çocuk defalarca ama defalarca o cihazı kurcalamayaca çalıştı ve ben pes ettim :) Öğrenme isteğinin önüne geçilemeyeceğini de işte böylece anlamış oldum.

Tüm bu süreç esnasında benim için çok yorucu olan bir şey de aynı şeyi defalarca ama defalarca ama defalarca anlatmak oldu. "Neden şunu yiyemem, neden oraya şimdi gidemiyoruz, neden babam gelmedi" sorularının cevabı beni köşeye sıkıştırdı. Yabancı dil öğreniyor gibi düşün dedim kendi kendime. Unutuyor. Biliyor ama kavramadı. Kavradıklarını artık sormuyor ama gün içerisinde öğrenmesi gereken öyle çok şey çıkıyor ki karşısına. Birini içselleştiremedem öbürü ile karşılaşıyor. Bu onun için çok zor, ama kavrayacak.
Bir de miniklerin kurallı oyunları oynayamaması sorunsalı var. Bunun metodu da kadim aslında. Çaktırmayın o fasülyOynatılmaya alışmış çocuk

Anne oldum. Bir çocuk sahibi olunca insanın ne olduğu üzerine daha fazla düşünmeye başladım. Hayatını en yakından bildiğin ilk insanın hikayesine odaklandım, kendime....
7 yaşımdan evvelini tam hatırlamıyorum. Ama 7 yaşından sonrasından eminim. Sürekli biri bana müfredat çiziyordu, biri oyun oynatıyordu, biri öğretiyordu, hem de merak etmediğim şeyleri. Merak ettiğim şeylerin cevabını ise genelde alamıyordum. Şükürler olsun ki kitaplar vardı. Ve insanlar da bana birdenbire merak ettiğim şeyler hakkında cevap verebiliyordu. Ama bu çok kısıtlıydı. Çok konuşuyordum. Ama böyle çok. Yani nasıl anlatsam, işte çok çok :)
Meğer yalnız değilmişim. Anne olduktan sonra kendi sürecini düşünen öyle çok hatun varmış ki. Konuştuk, yazıştık. Ben insanlarla konuştukça kendimi anlayan birisiyim. Sorularımın cevabını çoğu zaman konuşurken bulurum. Bu bana iyi gelir. "Sorunlarımızın kökeni" üzerine çokça konuştuk. 7 yaşından çok önce kopuyordu film aslında. Bir yavrusu olacağını öğrenir öğrenmez yerleştirilmiş korkular yankılanmaya başlıyordu zihinlerimizde. Benim inancıma göre "iblis" denen biri var. Ve şu net, sen maksimum 100 sene yaşıyorsun ama herif binlerce yaşında. İşi gücü fısır fısır fısır :) Konuyu toplumsal hafızaya ben de bağlardım ama o zaman Habil ile Kabil'i nereye koyacağız sevgili okur? Hani şu tüm inançlarda kabul edilen "kardeş katli" meselesi. He tabula rasa diyorsun? Ama ben bilgiden bahsetmiyorum okur, yatkınlıktan bahsediyorum. İnsan tertemiz doğar benim inancıma göre, sonra iyiye veya kötüye meyl edebilir, grinin elli tonu işte, özet olarak böyle.... Bazen bir insan sesi, bazense bir vesvese. Hiç susmadı, korkuttu durdu.. İnsan doğar, büyür ve ölür. Bunu bin yıllardır biliyor insanlık, kaçınılmaz son, biliyorum. Ama daha bırakın ebeveyn olmayı, henüz eşim bile yokken ileride Dünya'ya gelmesine vesile olacağım çocuk hakkında korkularım olduğunu fark ettim.
Ceninin içinde beslenip büyüdüğü rahmin gayet ilkel, gayet programlı şekilde tüm vücuda beyin aracılığıyla "bu tamam, hadi çıkaralım" sinyal göndermesinin önünde korkularım varmış, fark ettim. (Devamı yorumlarda)
Yorumu Silhocanne_mervesafa"Bebek çıktığına göre anneden de süt gelir". Bunu da bin yıllardır deneyimliyoruz. Ha gelmedi, ya da anne hayatını kaybetti, başka bir kadın emzirir, öyle normaldir ki bu. Ama bebeğin aç kalacağına dair derin korkularımdan olduğunu farkettim.
"İnsan kendini koruma güdüleriyle donatılmıştır, vücudunun tümü bu şekilde tasarlanmıştır, en küçük toz zerresini tutan kirpikten başlayın da vahşi hayvanlardan korunmasına yarayan aklına dek vücudunun tümü insanın bedensel bütünlüğünü korumasına odaklıdır" Bunu da biliyorum. Ama "Düşersin, canın yanar, bir yerin kanar-kırılır, hastalanırsın" gibi derin korkularımı farkettim.

Bu maddeler uzar gider. Ama bağlayacağım yer aynı: Korkular sebebiyle gerçek ihtiyaçlarım karşılanmadı ve oynatılmaya alıştım. Ben de korkularım sebebiyle çocuklarımın gerçek ihtiyaçlarını karşılamadım ve onları oynatmaya alıştırdım.

Peki neydi ihtiyaçlarımız? "İhtiyacın" diye epeyce uzun bir yazı yazmıştım. Kendime ve çocuklarıma bakıp şöyle başlıklar belirlemiştim. * maddeleri yırtmak, parçalamak, yolmak, çakmak, oymak, yoğurmak, bütünleştirmek
* avlanmak * gizlenmek, korunmak
* ısınmak, doymak
* suya ve toprağa dokunmak
* risk almak
* bağ kurmak
* yalnız kalmak
* yarışmak * güvende olmak
* dinlemek ve seyretmek
* okumak ve yazmak
*inanmak
Yorumu Silhocanne_mervesafaİşe kendimden başladım. Önce ben sağlam durmalıydım. Önce benim ihtiyaçlarım karşılanmalı idi ki, çocuklarımın ihtiyaçlarının karşılanmasına alan açabileyim.
Bu, yavaş ama kökten bir değişime sebep oldu. Özet olarak söyleyeyim. "Yarın çocuklarla ne etkinlik yapsak" kafasından bir kurtuldum. Evet, onları ve ihtiyaçlarını önemsiyorum. Ama onların ihtiyaçlarını karşılarken kendi ihtiyaçlarımı görmezden gelirsem sonucun pek de iyi olmayacağını deneyimledim. Sınırlarımı gördüm. Ben ne kadarım, eşim ne kadar, çocuklarım ne kadar, nasıl değişiyoruz, Nasıl dönüşüyoruz? Kabataslak cevaplarım var. Onları yazacağım şimdi. Ama hayat öyle "bak bu sorular bu da cevaplar" değil tabii. Dedim ya, değişiyor, dönüşüyoruz. Çekirdek ailemiz, geniş ailemiz, çevremiz bizi biz yapıyor. Yeni sorunlar ve yeni çözümler. Hayat devam ediyor.
Kahvaltı hazırlarken üç çocuğum da mutfağa gelir. Önceleri onları "oyalamaya" çalışırdım bir yandan. Sonuç pek iyi olmazdı. Günden güne, yavaş yavaş azaltıyorum bu oyalama hallerini. Çünkü fark ettim ki özellikle büyük oğlum ve kızım benim oyalamalarım sebebiyle bağ kurmakta zorlanıyor. Yani Türkçesi; çok kavga ediyorlar :) Böyle de deyip geçebiliriz elbette.
Kızım vurup kaçar ağabeyine mesela. "Niye ağabeyine vuruyorsun" da diyebiliriz. " ooooo, ebeledin he" de diyebiliriz" Her gün ses tonumu ve kullandığım kelimelerin üsttenciliğini biraz daha azaltarak çocuklarımın bağ kurmalarına, yardımcı oluyorum. İşe yarıyor mu? Evet, ama birkaç haftada mucize beklemeyin. Sancılı ama gitgide güzelleşen bir yolculuk.
Yorumu Silhocanne_mervesafaPeki bunu neden bu kadar önemsiyorum? Çünkü bence oyun oynamak çocuğun gerçekten ihtiyacı. Burada oyun derken yine yapılandırılmamıştım oyunu kastediyorum. Yetişkinin eşinden geldiğince az dahil olduğu oyunu. Oyun, birlikte yaşamayı ve sorun çözmeyi öğretir. Ve çocuklar sizden daha orjinal(merkeze yakın) çözümler bulabilir.

Peki mızıkçılık nedir? Neden mızıkçılık yaparız? Soruyu düzelteyim, mızıkçılık yapmayanımız var mı? Hepimiz gerçek hayatta kuralların dışına çıkıyor ve mızıkçılık yapıyoruz değil mi? Pekİ bu hakkı neden çocuklara vermiyoruz? Bırakalım mızıkçılık yapsınlar biraz. Bakalım ne olacak?

Yeni bir cihaz gören çocuğun öğrenme istediği de derin bir ihtiyaçmış mesela. Ama ben tam da o anda çocuğu oyalamaya çalışmışım. Sonuç: çocuk defalarca ama defalarca o cihazı kurcalamayaca çalıştı ve ben pes ettim :) Öğrenme isteğinin önüne geçilemeyeceğini de işte böyle e anlamış oldum.

Tüm bu süreç esnasında benim için çok yorucu olan bir şey de aynı şeyi defalarca ama defalarca ama defalarca anlatmak oldu. "Neden şunu yiyemem, neden oraya şimdi gidemiyoruz, neden babam gelmedi" sorularına defalarca cevap vermek beni köşeye sıkıştırdı. Yabancı dil öğreniyor gibi düşün dedim kendi kendime. Unutuyor. Biliyor ama kavramadı. Kavradıklarını artık sormuyor ama gün içerisinde öğrenmesi gereken öyle çok şey çıkıyor ki karşısına. Birini içselleştiremeden öbürü ile karşılaşıyor. Bu onun için çok zor, ama kavrayacak.
Bir de miniklerin kurallı oyunları oynayamaması sorunsalı var. Bunun metodu da kadim aslında. "Çaktırmayın o fasülye" diyoruz, işte bu kadar. "Sen de böyle küçükken oyunu kasana göre oynuyordun annecim" demek de işe yarıyor.

Çocukların fıtratlarının farklı oluşu da bir kriz konusu gibi duruyor. Fakat neden bu krizi fırsata dönüştürmeyelim? Çocuklarımız hayatta hep aynı fıtrattaki insanlarla mı yaşayacak? Peki ya herkes onlara anne babaları gibi anlayışlı mı davranacak? E o da hayır. O halde bırakalım da farklı fıtrattaki kardeşlerini tanımaya çalışsınlar. Tartışsınlar ve çözsünler.
Benim oğlum temkinli kızım cesurdur mesela. Bugün kızım 10 tane kocaman köpeğin ortasında dururken oğlum ona uzaktan "buraya gel" diye yalvarıyordu :) Abisi ve kardeşi ile istediği gibi oynayamayınca "ben gidiyorum" dedi. Açtı kapıyı giyindi. Abisi yalvarıyor, yakarıyor, tehdit ediyor. Neyse sonunda bir şekilde orta yolu buldular. Ben o sırada uzanmış gülerek onları izliyordum. Hangi evli çiftin başına gelmemiştir ki bu sahne. Hazırlık yapıyorlar işte :)
Bir de tüm bunları bağlayabileceğimiz "mükemmel ebeveynlik ideali" sankİ. Minik adımlar atmaya odaklanmalıymışım daha fazla. Çocuklarımın hatalarımı görmesinden de çekinmemeliymişim. Eğer mükemmel olursam, çocuğum hatasından dönemeyi kimden öğrenecek diye düşünmeliymişim....

Şüphesiz ki Allah celle şanuhu her şeyin en doğrusunu bilir.

25 Ekim 2016 Salı

sıkıntı....

Sıkıntı
Bakıyorum da hep pek şen günleri, pek şen anları yazmışım. Oysa hayatın bütünü bu değil. Bütüncül bakış deyip duruyoruz ya, hayata da bütüncül bir bakış açısı verebilmek adına bol sıkıntılı bir günü yazayım dedim bu gece.
Süregiden sıkıntılar vardır. Aileden birinin maddi-manevi hastalığı, geçim problemi, eşler arası şiddetli geçimsizlik, eşlerin ailelerinin arasındaki sıkıntılar. Liste uzar gider. Gördüğüm şu ki bu dertler kanıksanıyor. Eşler de çocuklar da bu derdi normalleştiriyor. Evdeki iki kişi bir mesele hakkında beylik tartışmasını yaptıktan iki dakika sonra meselenin üstü kapanıyor ve hayat normal akışında devam ediyor.
Günlük sıkıntılar var. Süt taşar, yemek güzel olmaz, çocuk trilyon kez altına kaçırır tam değiştirirken bir diğeri bir şey döker, istemediğin bir şeyi duyarsın, ağzında tat olmaz, bulaşıklar makineden temiz çıkmaz, çamaşır makinesinin pompası bozulmuştur ve en sevdiğin kıyafetin saatlerce suda beklediği için kokuyordur falan filan.
Bir de iç sıkıntısı var. Her an bir şey olacak gibidir. Sebebi belli değildir fakat öyle hissedersin. Nefes alamazsın.  Bazen hissi kablel vuku olur. Olacak bir şeyi sezmişsindir de onun sıkıntısıdır bu.
Bazense fizikseldir tamamen. Kimi zaman yenilen içilenin verdiği sıkıntıdır, kimi zaman aylık döngü sıkıntısı.
Sebebi hangisi olursa olsun. Bazen gün iyi başlamaz, iyi devam etmez ve iyi bitmez. Hissedersin, sanki bir sıkıntı bardağın var ve doluyor gibi. Yarıya geldi gibi. Taşacak gibi. Hissedersin bunu. Üzerini örtersin. Sen örttükçe o durmaz. Artar. Beni gör der sanki sana. Ben sana lazımım. İnsan olmanın bir gereğiyim ben. Yeniden uyanmanın bir gereği. Yok, örtersin. Görmezden gelirsin. Sonra küçücük bir şey olur. Küçücük. Biri gözünün üstünde kaşın var der mesela. Ve bum! Patlarsın. Vezüv gibi, Etna gibi.
Sonra pişmanlık. Kendine ve diğerlerine kızgınlık. Sonra kendini aklama çabası. Sonra yine pişmanlık. Bir kısır döngü. Okuduklarım, dinlediklerim dedi ki çık bu kısır döngüden. Biraz daha iyi gibiyim şimdilerde.
-Peki nasıl?
-Durarak....
Bardak doluyor dedik ya. İşte tam orada duruyorum. Ekrana hiç bakmamak öncül şartım. Telefon görüşmeleri de dahil. İki satır kitap okumak da dahil. “BEN-ŞİMDİ-BURADAYIM” diyorum kendime. Defalarca tekrar ediyorum. Bardaktaki su buharlaşmıyor birden ama en azından musluğu kapatmış oluyorum. Yeni sıkıntılar eklenmiyor. Yani mucizevi bir şekilde bir anda tüm sıkıntılarım geçmiyor. Bu insansı değil zaten. Yani hayat “sıkılıyorsanız yeni bir yemek deneyin, arkadaşlarınızla kahve için, sevdiklerinizi arayın, alışveriş yapın” değil. Bunlar sadece makyaj çeker sıkıntıya.
Ben-Şimdi-Buradayım. Çocuk defalarca altına mı kaçırdı. Buradayım, değiştiririm. Soğan mı yandı, yeniden kavurmak beş dakika. Çocuklar birbirlerine kibarca davranmıyor mu, birbirimize kibarca davranıyoruz demek sadece 4 saniye sürüyor, oysa patlasam en az 4 dakika vır vır edeceğim.
Bazen de sadece oturmak. Oturmak ve izlemek olanları. Hayat sürüyor. Ben olmasam da her şey sürecek demek.
Bugün de sıkıntılı bir gündü. Günü kontrol altına almaya çalıştım önce. Olmadı, bıraktım gitti. Durdum. Durdukça zihnim açıldı. Benimle birlikte sıkıntıdan patlamak üzere olan bebelere birkaç yem buldum sonra. Şen günlerimizde(hani yaşar yaşar da bitiremezsin ya, o günleri kastediyorum) yapmak isteyip de yetiştiremediğimiz birkaç şey teklif ettim. Ama diyorum ya hemen geçmedi diye. Birden yemlere atlamadı çocuklar. Biraz daha durdum. Biraz daha açıldım. Sonra yattım çocuklarla birlikte. Yer yatağında yatıyoruz biz bebelerle. Biz yatmasak onlar geliyor çünkü. Dualarını okudum. Biraz daha açıldım. Dedim ki “bugün biraz değişiktim, yanlış davrandıysam üzgünüm”. Sonrası bir sarılmalar bir öpücükler tabii J Uyuyakalmışız.
Her gün pek şen geçmiyor. Her gün pek sıkıntılı geçmiyor. Zaten gün hep aynı renkte de geçmiyor.

Hepsi geçiyor, geçecek. Yarına bu sıkıntılar değil, kazandığımız çocuklarımız kalacak. Bunu duymaya ihtiyaç duyuyor insan. Diyeyim dedim.

10 Ekim 2016 Pazartesi

muhabbet....

Bir sosyalleşmedir gidiyor.
- Çocuklarımız sosyalleşsin.
- Hadi ama hep ev hep ev biraz sosyalleşelim.
- O çok asosyal.
Nedir bu sosyalleşme. Toplumsallaşma değil herhalde. Sanırım ev ahalisi dışındaki bireylerle iletişime geçmek kastediliyor. Tam bu noktada aslında üzerine epeyce konuşulacak başka bir soru sormak istiyorum. Ev ahalisi birbiriyle iletişime geçiyor mu hakikaten?
Hem kuzum nedir bu iletişim? Ay yazarken tiksindim. İletişim, sosyalleşme. Bu kelimeleri kim sundu önümüze? Ne güzel kelimelerimiz yok mu bizim? Muhabbet, sohbet. İçi dolu kelimeler. Sosyalleşme deyince on kişiden dokuzunun aklına dışarıda kahve içmek geliyor mesela. Muhabbet deyince ise sıcacık bir şey geliyor yine akıllara. Zaman, mekan, sınırlaması yok hem de. Hem para harcamak da gerekmiyor muhabbet için. Bazen muhabbet öyle sarıyor ki hatta çay içmek bile gelmiyor aklınıza. Nuray ile Gönül ile biz öyle oluruz. Ama insan kazanmadan muhabbet de edilemiyor belli ki. İnsan kazanmak. Bunu da Pınar demişti :)
İş yerleri ve okullar da vermiyor istediğimiz muhabbet, sohbet ortamını. Sanki böyle annemizin küçükken yaptığı bir reçelin tadını arar gibiyiz hepimiz. Yani evet bu yediğimiz de reçel ama.... Bu sebepten midir acaba iş yerleri ve okulların sürekli piknik, gezi organizasyonu düzenlemeleri? E hani okulda işte sosyalleşecektik? o ne oldu? peki o denli okumuş nüfusa rağmen Dünya'nın durumunun kötüye gitmesi? okunacak yerlerde, okunacak şeylerde mi şaşırdık yoksa biz? kim bilir.
bizim hayatımız okul ve iş ekseninde dönmüyor. eşim ve ben... işlerimiz insanlarla muhabbet ve sohbet bağı kurmamız için mükemmel bir alan açıyor. e, biz de insan seviyoruz. işimiz bize 3 yap diyorsa biz belki 15 yapıyoruz. işimiz yap dediği için değil. yapmayı varoluşsal biçimde sevdiğimiz için.
gelelim bebelere. bugüne kadar kaç okul öncesi kurum gezdim bilemiyorum. beni en çok düşündüren şey, yapaylık. evet. salt yapaylık. belki sadece bu sebep dahi yeterli olur. 4+4+4 sisteminin ilk 4 yıl müfredatını incelediniz mi bilmiyorum. sonuç olarak ilk 4 sınıfı bitirmiş öğrenciden okuması, yazması, okuduğunu anlaması ve dört işlemi herhangi bir makine kullanmadan yapabilmesi bekleniyor. bu kadar. peki ya kitaplar? sanki kitaplar da hiçbir çocuk hiçbir şekilde okuyamasın, yazamasın, okuduğunu anlamasın ve dört işlemi yapamasın diye hazırlanmış. sadece devletin ücretsiz dağıttığı kitapları söylemiyorum. hatta onlar ehveni şer bile sayılır. bir ek kitap furyası var. onlar daha da beter. "bir çocuk okumaktan ve kitaptan nasıl soğutulur" sorusuna hazırlanmış yanıtlar gibi hepsi.
peki nasıl muhabbet kuracak çocuklarımız birbirleriyle? okullardaki 10'ar dakikalık teneffüslerle mi? sekiz yıldır çocuklara bir anne gözüyle bakıyorum. birbirlerini ilk kez görmeleri, sonra ikinci kez. sonra yavaş yavaş birbirlerinin tepkilerini tanımaları. birbirlerinin hangi oyunları sevdiklerini öğrenmeleri. yavaş yavaş. usul usul. sakince. belki günler alıyor. 10'ar dakikalık teneffüsler buna yetmiyor. daha da kötüsü oyunun tam kurulduğu anda çalan zil. "okumak sıkıcı bir şeydir, oyunu böler" duygusu gelip yerleşiveriyor minicik yüreklere.
felaket tellallığı yapmak istemem. problem çözmeye ise bayılırım. ben bu muhabbet kurma işini şöylece çözdüm.
1. Akraba ziyaretleri. Neden küçük insanlar büyük insanlarla muhabbet kuramasındı? Akrabalarımızla olan tüm görüşmeler muhabbet için başka başka kapılar açıyor. Her yeni insan, yeni bir yolculuk tanıtıyor bize. Ve kuzenler. Hepsi ayrı birer hazine. Uzakmışız, ne gam. Gönüller yakın olsun.
2. 60.000 nüfuslu bir ilçenin şehir merkezine 7 km uzağında bir mahallede yaşıyorum. Bu mahalleyi ilk tercih etme sebebimiz sitelerden ayrı, hani şöyle baba evinin yanına kondurulmuş ikinci ev tadında evlerin olmasıydı. Hani derler ya. Mahalle arası. En güzel bir şey. Çünkü mahallenin çocuğu parka gelir. Sitenin çocuğu site bahçesinde bisiklet sürer. Bu iyi ya da kötü değil. Bu hissi bir şey. Sitelerdeki yaşam da pek yapay gelir bana bilmem neden.
Çocuklarımla parka gittim. Günlerce. Ve saatlerce. Çocuklarımın arkadaşlarıyla konuştum. Onlar benimle konuştu. Onlarla ben muhabbet kurdum. Çocuklarım da bana bakarak onlarla muhabbet kurdu. Yaklaşık 10-15 kişilik bir grup oluştu. 4 yaşında olanı da var. 16 yaşında olanı da. Onları evimize çağırdık. Annelerini değil ama. Çünkü ben biliyorum o işin sonunu. Yok, almayayım. Dedim ki benim işlerim var. Oyuncaklar bunlar. Siz oynayıverin. Bak size kek meyve suyu da yaptım. Yiyiverin. Kimse kimseye vurmadan tutup da kural belirtmedim. Biri böyle yapınca onun yanına gidip hiçbir şekilde fiziksel temas kurmadan "arkadaşına vuramazsın" dedim sakince. O kadar. Sonra arkamı dönüp süpürgemi yapmaya devam ettim. Çok kararlı söylüyorum sanırım. Etkili oluyor hep. :) Çoğu zaman da bana gerek kalmaz zaten. Birbirlerine hakemlik yapmalarını dinlemek çok eğlenceli. Bir de ben orada olduğum için zaten konuşmaları bana göre şekilleniyor. Bunu hissetmek de çok tatlı. Çözemeyip geldiklerinde ise çok kısa bir cümle söylüyorum. Nutuk atmıyorum. Hiç sevmem nutuk dinlemeyi, kimsenin de seveceğini zannetmiyorum. "aman be çocuğum paylaşamadığınız bu mu" tadında bir anneyim yani :)
3. Bu şehirde de önceki şehirlerde de çocuklu ailelerle görüşme ile ilgili çokça deneyim kazandım. Mesela bir çok ailenin "alt kat komşusu" problemi var. Vallahi içten dua ediyorum. Çekene Allah sabur versin. O nasıl bir dert. Bir diğer sorun çocukların ödevleri. Bir diğeri evin babasının/annesinin iş/ev temizliği saatleri. Bunları kafamda derleyip toplayıp bir plan yapıyorum. Çocuğumun arkadaşının ailesinin hassasiyetlerini göz önüne alan bir program. Bana çocuğunu okula gittikten sonra zeka testi çözmesi ve sonra da bilmem kaç sayfa kitap okuması saçma gelebilir. Olabilir. O benim fikrim. Ve o onun doğrusu :)Çocuklarımın evlerine gittiği yahut bizim evimize tek başına oynamaya gelen 2+2+2+1+1 yani 8 arkadaşları var. 2'ler kardeş evet bildiniz :)Onlarla ilişkileri daha derin oluyor. Önceki muhabbetlerinden kurdukları bir oyun oluyor. Aralarında anısı olan bir malzeme oluyor. Derinlemesine ilişki kuruyorlar hasılı. Hem bu arkadaşlarının da kiminin abla/ağabeyi kiminin de kardeşleri var. Onlarla da muhabbet kuruyorlar. Burada ilk 4 sınıfa giden çocuklar saat 15:00 da okuldan çıkıyor. 15 günde bir hafta içi günlere yayarak ya bu arkadaşlarının evine geliyorlar. Ya da onlar bize geliyor. Ya da arkadaşlarını da alıp kütüphaneye oradan parka gidiyoruz. Kütüphanemiz 17:00 da kapanıyor. Şimdilik hava 17:00 sonrası parkta oynanacak halde.
Kadın, erkek, çocuk cümbür cemaat görüşmeler de güzel. Ama bilmiyorum neden çocuklar bir süre sonra ya annelere ya babalara sarıyor :)
Bizim hikayemiz böyle.

8 Haziran 2016 Çarşamba

din mi eğitimi?

Oturuyoruz, kalkıyoruz "din eğitimi" konuşuyoruz. Konuya bütüncül bakabilmek için, ülkemizde hangi kurumlarda din eğitimi verildiği, eğitim kelimesinin ve din eğitimi tabirinin tarihçesi üzerine okumalar yapıyorum uzun süredir. Tüm bu bilgilerin ışığında bir kaç fikir kırıntısı ve tüm bunları okumamın, konuşmamın, düşünmemin sebebi mucibi bir dua ile ilgilisine sunuyorum. Rabbim günlerimizi ve gecelerimizi bereketli kılsın.

Ülkemizde Din Eğitimi Verilen Kurumlar

Ülkemizde, bir dinin hukukunu ve kültürünü müfredat edinmiş okullar, İlahiyat Fakülteleri, İmam Hatip Liseleri ve Ruhban Okulu ve Özel Musevi Okuludur.

İmam Hatip Liseleri, Osmanlı Devletinin son döneminde kurulan Medresetül Eimme vel Hutabanın ismine mülhemen 1951 yılında, DP hükumeti Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin onayıyla açılmıştır. Aile tarihimiz üzerinden okursam, babam, ben, büyük kız kardeşim, ortanca kız kardeşim 1980, 2001, 2006, 2012 yıllarında Adapazarı İmam Hatip Lisesinden mezun olduk. Annemse, bulunduğu ildeki İmam Hatip okullarında kız öğrencilere uygulanan örtü yasağı sebebiyle eğitimine Kuran Kurslarında devam etmiş iken küçük kız kardeşimse Rabbim nasip ederse aynı İmam Hatip Lisesi'nin orta kısmındaki eğitimini bitirmek üzere.

Tevhid-i tedrisat kanunuyla beraber İstanbul Darulfünûn'u İlahiyat Fakültesi kurulmuştur. Darülfünûn Üniversiteye çevrilince İlahiyat Fakülteleri öğrenci azlığı sebep gösterilerek kapatılmış ve bazı hocalar enstitü altında çalışmaya devam etmişlerdir. Ta ki 1949'a dek. Bu yıl, Ankara Üniversitesinde bir İlahiyat Fakültesi kurulması kararlaştırılmıştır. Ve 1959. İmam Hatip Okulları mezunlarının eğitime devam edebilmeleri için kurulan Yüksek İslam Enstitüleri.... Taki 1982'ye dek. O yıl, beş enstitü İlahiyat Fakültelerine devredilmiştir. Yine aile tarihimiz üzerinden okuyacak olursak, babam 1980 yılında ilk Yüksek İslam Enstitüsü'ne girip 1984 yılında İlahiyat Fakültesi'den mezun olmuş iken zevcim ve ben 2005 yılında 21 İlahiyat Fakültesi'nden mezun olmuş 800 kişiden idik. Kız kardeşim ve eşimin yeğeni ise Rabbim nasip ederse seneye 100 İlahiyat Fakültesinin örgün ve ilitam programlarından mezun binlerce kişiden olacak.

Ruhban Okulu, 1844-1971 yıllarında lise ve teoloji meslek yüksek okulu adı altında eğitim veren bir kurum iken 1971'de 12 Mart Muhtıra Yönetimi tarafından eğitime devam edebilmesi için bir Türk Üniversitesi veya ilahiyat fakültesine bağlanması şartı koyulmuştur. Okulun günümüzde kapalı kalması, mevcut yasa gereği YÖK'e bağlanması ve patrikhanenin isteği olan MEB'ye bağlı özel okul olma isteği konusundaki görüş ayrılıkları yüzündendir.

Özel Musevi Okulu ise 1914'te başladığı eğitim hayatına Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak hâlen anaokulundan lise düzeyine dek eğitim vermeye devam etmekte. 

Bunun yanında Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı Kur'an Kursları ve Camilerde Öğreticiler ve Din Görevlileri tarafından Kur'an'ı Güzel Okuma temelli eğitimler de devam etmektedir. Yine aynı kuruma bağlı Yüksek İhtisas Merkezleri ise Müftü Adayları mezun etmektedir.

Eğitim Nedir?

Sözler, halkların yitik hazinesidir. Burada halk sözü ile "bir ırka mensup kişileri" değil "Belirli bir bölgede yaşayanların tümü, ahali" anlamında kullanıyorum halk sözünü. Kanında Arnavut, Bulgar ve Türk kanı olan biri olarak böyle yapmasam ötelerde dedelerimin(rahimehumullah) yüzüne bakamam.

Halklar, kona göçe yaşarken yeni halklarla ve dolayısıyla yeni söz ve söz öbekleri ile karşılaşırlar. Karşılaştıkları kimi sözü sahiplenir, kimini unuturlar. Kimi sözü anlamını değiştirerek, kimi sözü kendi sözleri ile birleştirerek, kimi sözlerin seslerini değiştirerek kullanmaya devam ederler. Tüm bunlar kendiliğinden olur, kendiliğinden.

Antik Yunanda sadece erkeklerin, Roma İmparatorluğunda seçkinlerin oy verebildiği demokrasi, artık sömürge haline getirilecek herhangi bir toprak parçası bulamayan 20. Yüzyıl Kıta Avrupa'sında son şeklini aldı ve ve coğrafyamızda yeni yönetim şekli oldu. Fakat bu liberal demokrasiden çok bir tür Platonik Demokrasi idi. Yo, yo! Hayır. Olayın duygusallıkla ilgisi yok. Bir düşünürden bahsediyorum. "milletin idarecilerini iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim(εκπαίδευση) görmüş olması şarttır" diyen bir düşünürden. Yüksek karar mercileri bunu benimsemiş olacaklar ki halkın tüm maddi ve manevi değerlerini iyi bir eğitime tabii tuttular.

Peki ne demek eğitim? Nereden geliyor bu söz?

* eğmek'ten gelir diyen var. zorlama bir yorum. eğmek zaman içinde yumuşamış bir kelime. kelimenin kökeni aymak.

* eytmek, aytmak' tan gelir diyen var. bu kelimeye 'söylemek, anlatmak' anlamını veriyorlar. kelime kökenine bakıyoruz yine böyle bir anlam yok. en fazla "demek" anlamı çıkabilir. o anlamdan da "birine öğretmek" manasına sıçramak mümkün değil.

* igidmek'ten getirilmiş bir sözdür. Türkler olarak 'igidmek' kelimesini tespit edilmiş metinlerde bin beş yüzyıldır kullanıyoruz. Öncesi meçhul. Uygur Türkçesi sözlüğünde "evlatlık, besleme, köle yetiştirmek" anlamları verilmiş. "iğdiş" kelimesini hepimiz biliriz. genelde hünsa kılınan, miras hakkı olmayan evlatlık anlamlarında kullanılıyor. Türk Dil Kurumu kurulur kurulmaz kısa bir sürede yeni bir dil, yeni bir sözlük tasarlıyor. tahsil, talim, terbiye kelimelerinin karşılığına da igitim, eğitim kelimesini koyuyor. yani buna göre "igidilmiş, eğitilmiş" kelimelerinin kısaltılmışı iğdiş oluyor. tam da günümüz eğitim sistemine maruz kalmayı anlatmıyor mu?

Din Eğitimi

İlahiyat, Teoloji kelimesinin birebir çevirisidir.Günümüz Türkçesindeki karşılığı ise Tanrı Bilimidir. Tıpkı bunun gibi Din Eğitimi de "religious education" tamlamasından çevrilmiştir. Fakat tamlamanın birebir çevirisi "din eğitimi" değil, "dini eğitim"dir. Bir iyelik ekinin yer değiştirmesini bahis konusu ediyoruz evet. "Din Eğitimi" tamlamasında iyelik eki ikinci kelimede, yani eğitimdedir. İyelik(sahiplik)eğitim öğesindedir. Oysa "dini eğitim" tamlamasındaki iyelik(sahiplik)din öğesindedir.

Burada uzun uzadıya Dünya'nın Batısında meydana gelen laisizm sürecinden,Batı ve İslam dünyasının dini kurumlarının karşılaştırılamazlığından bahsedecek değiliz. Yalın bir soru sormak istiyoruz:15 asırlık İslam Tarihinde izine rastlanmayan, ilahiyat ve din eğitimi tabirlerini biz nasıl bu denli çabuk benimseyebildik? Bakınız konjonktürden, siyasi hesaplardan bahsetmiyorum. Genele indirgemeyelim meseleyi. Bir ebeveynin yavrusuna kuracağı dili hangi güç kontrol edebilir? Tam olarak bundan bahsediyorum.

Hasıl-ı Kelam

Eğitim, köksüz ruhsuz bir kelimedir. Bakınız yüzyıldır yaptığı çağrışımlardan, okul anılarımızdan, yıllarca neden eğitildiğini bilmeden eğitilen nesillerden bahis dahî açmadım. Yaraları kaşımak, kanatmak değildir derdim. Yeni bir nefes almak için bir pencere açmak niyetindeyim.

İslam "Din Eğitimi" kelimesi ile indirgendiğinde neresinden tutarsak tutalım İslam öğreniminde ıslah hareketi başlatamayız. Bununla birlikte din kavramı üzerine düşünmeyi ve araştırmayı zinhar lüzumsuz göremeyiz. Bu da gereklerden bir gerektir. Fakat sadece gereklerden biri.

İslam, yaşanılarak aktarılır. İlk insandan bu yana insandan insana akarak yaşatılmıştır İslam. Bununla birlikte buy akışta elbette bozulmalar, yanılmalar da gerçekleşir. Elhamdülillah doğru aktarımı üzerine hiç bir şüphemiz olmayan Kur'an, ve onun uygulamalı açıklayıcısı olan Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetini, hoca-talebe ilişkisi içerisinde tahsil etmiş alimlerimiz halen mevcut.

Kur'an ve onun uygulamalı açıklayıcısı olan Sünneti okuyarak, İnsanı okuyarak, Kainatı okuyarak süregelen bir İslam anlayışı temennisi, duası... Tüm bu zâid cümleler bu duayı edebilmek için kuruldu.

Kaynaklar:
Büyük Uygurca Sözlük / Ahmet Caferoğlu
TDK Büyük Türkçe Sözlük / Eğitim Maddesi
TDK Türk Lehçeleri Sözlüğü / Eğitim Maddesi
Ünal Taşkın / Klasik Dönem Osmanlı Eğitim Kurumları (Makale)
Ahmet Öcal / Eğitim Kelimesinin Etik Analizi (Makale)
Mustafa Öcal / Türkiye'de Din Eğitimi Tarihi Literatürü (Makale)
İsmail Kara / Şeyh Efendi'nin Rüyasındaki Türkiye
Ahmet Vefa Çobanoğlu / DİA, Külliye Maddesi
Mustafa Özel / Miili Devletten Medeni Devlete Türkiye
Halil Altuntaş / Yüksek İslam Entitüleri
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tarihçesi
Platon / Devlet
Mümtaz'er Türköne / Siyaset

2 Haziran 2016 Perşembe

Ramazan Hazırlığı....

Çok zaman önce değil, “Ramazan hazırlığı” denildiğinde ilk akla gelen, kapı komşularının toplanıp ev yufkası, salça gibi gıdalar hazırlaması olurdu. Şimdilerde ilk akla gelen bulunduğumuz mekanları süslemek oluyor. Peki dinimizce Ramazan ayı gelmeden evvel gıda hazırlığı yapmak veya mekanlarımızı süslemek uygun değil midir? Bir kerahet içerir mi? Elbette içermez. "İbaha" bahsine girer. Yani mübahtır. Bu, açık. Fakat biz burada meseleye "öncelikli meseleler fıkhı" çerçevesinde bakmak istiyoruz.

Maddi refah seviyesi üst toplum katmanlarından başlayan “gösteri hâli”, temel maddi ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan toplum katmanlarına değin yayıldı. Öyle ki, iyi niyetimizi korumak zorunda olmasak, çoğu kişinin artık mahzâ göstermek/görülmek için yaşadığını düşüneceğiz. Bu minvalde belki temel ihtiyaçlar teoremi de gözden geçirilecek, insanlık İslam’ın sunduğu çerçeveye ulaşma yolunda ilerleyecek, doğrusunu ancak ve ancak yüce Allah bilir.

Meseldir. Evi çocuğunun sürekli akıllı cihazlarla uğraşmasından mütevellit aile terapistine giden baba ve anneye sorar terapist: akıllı cihazlarla oynamasın, peki yapsın? Cevap nettir. Gelsin bizimle televizyon izlesin. Bu meseldeki anne baba örneğine düşmekten Allah'a sığınırım. Zamanın getirdiklerini görmezden gelemeyiz. Yapacağımız tek şey, zamanın getirdiklerini 'biz'leştirmek olacaktır. Bizim kelimelerimiz, bizim örfümüz, bizim halimize büründürmeliyiz zamanı. Bu, çok zor. Ama yapabiliriz ve dahi yapmalıyız. Çünkü iblis la'netullahi aleyh günlük, yıllık ve asırlık oyunlar kuruyor. Bugünü, bu yılı ve bu asrı kapsayan hedeflerle yola çıkmalıyız, çıkacağız inşallah.

1. Keyfiyyet kemmiyyete önceliklidir.
2. Dünya işlerinde araştırma ve planlama önceliklidir.
3. Hafifletme ve kolaylaştırma ağrlaştırma ve zorlaştırmaya önceliklidir.
4. Sürekli amel geçici olan önceliklidir.
5. Farz olan sünnet olana önceliklidir.
6. Sistemden önce nefisleri değiştirmek önceliklidir.
7. Cihattan evvel talim ve terbiye önceliklidir.
8. Nefisle cihat önceliklidir.
9. Malı öncelikli yere harcamak gereklidir.

* Sadakalarımız: Aman kardeşim, aman ha. "Sadakalarınızı o fakirlere verin ki, onlar, Allah yolunda çalışmaya koyulmuşlardır; öteye beriye koşup kazanamazlar. Dilenmekten çekindikleri için, tanımayanlar, onları zengin zannederler. Ey Râsûlüm! Sen onları yüzlerinden tanırsın. Onlar iffetlerinden ötürü insanları rahatsız edip bir şey istemezler. Siz malınızdan bunlara ne harcarsanız, muhakkak Allah onu hakkıyla bilicidir” (Bakara, 2/273)" ayetini unutmayalım. Zekat, fitre ve sadakalarımızı gerçek ihtiyaç sahiplerine verelim. Ekmek alacak biri de telefonunu değiştirecek biri de ihtiyaç sahibidir. Ayet ne güzel söylüyor. "Sen onları yüzünden tanırsın". Yaklaşık iki yıldır muhacir kardeşlerle içiçeyim. Her tür insan görüyorum. Ve hakikaten kapının önünde konuşurken anlıyorum artık içerinin ne felaket olduğunu. Allahım hepsi mi sözleşmiş gibi ""çok şükür" der. Gerçekten ihtiyacı olanlar hep "elhamdülillah" diyor. Bazen de derneğe çok ihtiyacım var diye gelenlerin evine ani gidiliyor ve o da ne. Yeni alınmış son model tv ile karşılaşılıyor. Yardım işini bildiğiniz, güvendiğiniz bir insan ile birlikte yapın. Muhacirlerle, yetimlerle, öksüzlerle içiçe birini arabanıza alın, olmadı taksi tutun, olmadı toplu taşıma ile gidin ama gidin. Para göndermek ile yetinmeyin.

*Teravih namazı: Kendimi bildim bileli teravih namazına gidiyorum. Manzara hep şudur. İlk günler yoğun, giderek ıssızlşama, kadir gecesinde tavan, sonrası ıssızlık. Hele kadir gecesi sonrasındaki gün. Aman ya Rabbi. Hüzün içimi kemiriyor. Caminin bir gece evvelki o hali ile bir gece sonraki o hali. Boynu bükük yetim gibi. Camilerin boynunu bükük bırakmayalım. Hocalar hızlı kıldırıyor deniliyor. Peki biz namaza gitmez ve namazın namaz gibi kılınması gerektiğini seslendirmezsek nasıl düzelecek bu iş. Bir ümmet ki cemaati ile imamı ile tam bir ümmet. Rabbim nasip eylesin. Biliyorum cami çıkışı malayani konuşmalar oluyor. Allah aşkına. Evde kalırsan olmayacak mı o dünyalık konuşmalar. Ekrana bakmayacak mısın, misafirinle söyleşmeyecek misin? Biliyorum çocuklar uyuyor. İki komşu anlaşıp birisi gün aşırı da mı namaza da gidilemez mi?

*Bayram temizliği: Güzel kardeşlerim. Aman diyeyim. Öyle bir yıllık, aylık, günlük ev temizliği planımız olsun ki, bayram temizliğine ihtiyacımız olmasın. Evdeki dolap sayısı bellidir. Zaten bir ev hanımını yoran silme, süpürmek, toz almak değildir. En büyük evde bile bu işler birkaç saatte hallolur. Ev düzeninde temel meselemiz eşyalarımızın fazlalığı ve dolaplarımızın düzenidir. Ramazan'da her gün bir dolabımızın için derleyip toparlayabiliriz. Her dolabı çekerken farklı bir tesbih çekebiliriz. Zaten ev işi yapmak kadının sadakası, bir de üzerine bu tesbih gelince katmerli tamamlayabiliriz günümüzü.

*İftar sofraları: Kaç iftar verdiğimiz, kaç kişiye iftar verdiğimiz, kaç çeşit yemek çıkardığımız değildir öncelikli olan. Öncelikli olan bunları yaparken hangi ruh halinde olduğumuzdur. Ekmek, salata, ayran, cacık, karpuz, çorba, sulu yemek, yoğurtlular, kızartmalar, pilav şeklinde bir iftar sofrası ne İslami ne insanidir. Bunlardan en fazla üçü aynı anda soframızda olabilir. Aman kardeşler. Aman, aman, aman. Vücudumuzun da üzerimizde hakkı vardır. Yer sofraları kurabiliriz. Hemen toplar hemen sofradaki herkesle namaza dururuz.

*Sahur Sofraları: Yapılanın aksine, sahurda sıkı yenilmeli, iftarda hafif yenilmelidir. Sıkı yemekten maksat ağır yemek değildir. Vücudu ayakta tutacak yiyecekleri iyi seçmektir. "Sahur yapınız, zira sahurda bolluk-bereket vardır." hadisi şerifine iman ediyoruz, hakkını verelim inşallah.

* Çocuğumuzun ibadetleri: Çocuğumuzun ibadetleri zinhar ödüle bağlanmamalıdır. Örfümüzde ödül değil, hediyeleşme vardır. Nedir farkı? Ödül davranışın sonunda verilen maddi-manevi karşılıktır. Kitap okuduğunda para vermek, iyi bir not aldığında aferin demek dahi ödüldür. İnsan, davranış karşılığı ödüle alıştığında ödül gelmeyince davranışı da tekrarlamamaya başlar. Hediye ise muhatabımızın ihtiyacını görmek ve karşılamaktır. Bu ihtiyaç maddi veya manevi olabilir. Yani çocuğumuz teravih namazına gittiği için dondurmacıya gittiğini bilmemelidir. Ama siz teravih namazından çıkışta ailecek dondurmacıya gidebilirsiniz. Bu sizin aile örfünüz olabilir. Olaylar bu şekilde kendiliğinden gelişebilir. Teravihi dondurmaya siz bağlarsanız, kendinizi iyi hissetmediğiniz bir durumda, yahut yanınıza para almadığınızı farkettiğinizde köşeye sıkışırsınız. Çünkü davranışı ödüle bağlamışsınızdır. Peki çocuk buna alıştı? Yani namaz karşılığı ödül dediniz zamanında. Ve şimdi bunun yanlış olduğunu düşünüyorsunuz? Yok mu dönüşü? Elbette var. Ama biraz özeleştiri yapacaksınız. Buna hazır mısınız? "Şöyle yapmıştım, bunun yanlış olduğunu anladım" diyebilir ve muhatabınızla meseleyi şahsileştirmeden konuşabilirseniz çözüm yolları hep açıktır. Bu sadece çocuğumuzun ibadetleri hususunda bir çözüm değildir. Tüm kangren meselelerimize bir çıkış yoludur.

* Yaşı kaç olursa olsun bir insan ibadetlerine alışırken hafifleştirme ve kolaylaştırma önceliklidir. Çocuk için ise 6-7 yaş arasında günde bir namaz ile başlayan yolculuk gitgide tüm gün namazlarına çıkabilir. Fakat yine de çocuğunuz bunun farkında olmamalıdır. Yani çocuğunuzu karşınıza alıp "bak tatlım şimdi altı ay akşam namazlarının farzlarını kılacaksın, sonra sünnetlerini, sonra ikindinin farzlarını" tadında bir konuşma yapılmamalıdır. Kendiliğinden, sakin sakin, yavaş yavaş alışacaktır namaza çocuk.
Mesele zaten çocuğun namaza alışması eğil, çocuğun namazın mantığını kavramasıdır. "Neden namaz kılıyorsun anne/baba" sorusuna verilecek cevap çok basit ve net olmalıdır. "Allah Efendimiz ve biz Müslümanlara namazı hediye etmiştir" dediğimizde muhatabımız zihninde namazı icbar(zorunluluk)kısmına değil hediye kısmına yerleştirecektir. Bu da namaza tüm bakış açımızı değiştirecektir. Fakat bu sözümüze yavrumuz iman dışı cevaplar verebilir. "istemiyorum böyle hediye, namaz kılarken çok sıkılıyorum" diyebilir. Bu cevaplar karşısında asla yüksek tepkiler verilmemelidir. Önce çocuğun herhangi bir ihtiyacı olup olmadığı gözetilmelidir. Karnı aç, çizgi film izlerken tam ortasında kapatılıp namaza çağırılan çocuğun namazı sevmesini mi bekleyeceğiz? Çok bekleriz.
Namaz kıldığında kağıtlara işaretler koymayı da uygun bulmuyorum. Biz amel defteri yazan melekler değiliz. Ve çocukların hanesine eksi yazan melekler de yoktur. Ne demek efendim çocuğun namaz hanesinde bazı eksiler gözüküyor. Namaz kılmamayı normalleştirmesi sebebiyle sakıncalıdır.

* Öncelikli cihadımız nefsimizle olandır. Çevremizle de ilgileneceğiz elbet. Vazifelerimizi yerine getireceğiz. Fakat kendimiz ile barışmaz isek, çevremizle barışmamız çok zordur. Sistem bize her köşeden yetersizlik hortumları ile yaklaşıyor. Normal doğum yapamadıysan veya emziremediysen  çocuğun ile ilişkin şöyle olur, eşin eve gelirken süslenmezsen böyle olur, eşin eve çiçek getirmiyorsa şöyle olur gibi cümlelerle içimizi kemiriyor, yaşam enerjimizi tüketiyor. Gerekiyorsa biraz yalnızlığa çekilip, kendimiz ve ilişkilerimiz üzerine düşünmek, nefsimiz için cehdetmek(çaba sarfetmek) öncelikli işimizdir.

* Büyük konuşmalar, büyük hedefler, büyük idealler gereklidir. Ben de isterdim İslam devletinde yaşamak. 1400 yıldır eğri-büğrü de olsa devam edegelen halifelik kurumunun olduğu bir zamanda yaşamak ben de isterdim. Fakat demek ki benim için en hayırlısı bu dönemde yaşamam imiş ki Rabbim böyle murad etmiş. Öncelikli olan sistemi değiştirmekten evvel nefisleri değiştirmek, kişilerle bağ kurmaktır. Çok istiyorum herkes İslam olsun, çok. Bunu kelimelerle anlatmam mümkün değil. "Fakat ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır" dizesin çınlıyor kulaklarımda. Ben cüzi irademle elimden gelenin son noktasını yapmakla mesulüm. Kaderler Allahın elindedir.

Ve muhakkak ki her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

6 Mayıs 2016 Cuma

ihtiyacın....

insan ihtiyaçları için yaşar. çok mu hedonizm koktu? orada bir dur derim o zaman. aristippos hazcılığından mı bahsediyoruz yoksa epiküros hazcılığından mı? yani bedensel mi tinsel mi kastettiğimiz haz? pek neden birini tercih etmek zorundayım? toprağı bol olasıca Aristo'nun mantığı mı bizi böyle eden? "üçüncü durumun olanaksızlığı" neden vazgeçilmez? neden "çelişmezlik" abi neden? içimize işlemiş "p ise q" değil önermesi. birbirlerine ne kadar da benziyor oysa p ve q, üstelik birbirlerine bakıyorlar. az daha uzatırsam p-hilip ile q-ahetrine olduklarından şüpheleneceğim. kısa yaz, okuyamıyoruz o kadar diyenler de artık okumadığına göre, konuya girebilirim.

insan ihtiyaçları için yaşar. o halde yeni soru. insanın ihtiyaçları nedir? yüzyıllarca okunan klasikler, sözlü kültürle aktarılan deyişler hep bu soruya cevap arar. ben cevabı Evvel'ün-Nebî Adem Safiyyullah aleyhisselam ile başlayıp Musa Kelimullah aleyhisselam ve İsâ Kelîmullah aleyhisselam ile devam edip Rehber-i Ekmel Rasulullah Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ile sonlanan İslam dininde aradım. ve insanın 'fıtrat üzere doğduğunu' öğrendim dinimden. bunu herkes bilir. her bebek masum doğar. bunu herkes kabul eder. peki 'bir bebekten bir katil yaratan karanlık' yok mu? var, hep vardı, hep var olacak. düzen bunun üzerine kurulu. birileri yerin on iki bin metre altından petrol çıkaradursun, o petrol Dünya'nın karbon dengesini bozadursun, karbon,hidrojen,oksijen,azot gibi soluduğumuz gayet masum elementleri monoment hallerinden çıkarıp polimer yani plastiğe çeviredursun birileri, hatta Dünya'yı plastiğe boğsunlar, Allah bir "Ideonella sakaiensis 201-F6."gönderir. O mu ne? Plastiği doğal bileşenlerine ayıran bir bakteri. Bilim insanları bakterinin biraz yavaş çalıştığını söylüyor. E bundan üç bin sene önce de Nemrud'u bir sineğin öldüreceğini söylesense inanmazdı kimse herhalde. Hı,hı. Evet. p ise q değil :)

buraya kadar gelebildiyseniz popüler kültürden pek hoşlanmıyorsunuz demektir. başlıkta "çocuk eğitimi" ile ilgili bir şey yoktu ve siz yine de okudunuz. vallahi tebrik ederim. önce şunu söyleyeyim. çocuğun eğitilebilecek bir varlık olduğuna inanmıyorum. çünkü çocuk insan. insanı eğitemezsin. insana öğretebilirsin. onu yazdıydım. hatta bitkiyi ve hayvanı da eğitemezsin. öğretebilirsin. aşılama mesela. ne güzel öğretme. vahşi hayvanlara "burası benim" dercesine işaretler bırakmak. ne güzel öğretme. he ama tavukları salla başını al maaşını memura çevirmek eğitim. eğiyorsun hayvanı. yedirdiğin insanı da daha güzel eğitebiliyorsun böylece. 

çocuk neye ihtiyaç duyar? zilyonlarca anneden duyduğum tüm soruları bu kelime özetliyor. nerede yatırayım, ne yedireyim, ne kadar emzireyim, ne zaman alt değiştireyim, ne kadar oyun oynasın, ne zaman konuşmalı, ne zaman yürümeli, ne zaman okuma yazmaya başlamalı, ne kadar matematik bilmeli, ne kadar sosyalleşmeli, ne kadar etkinlik yapmalı? meli,meli, meli, malı, malı, malı.... kabus gibi. ve ben bu kabusu gördüm. elim ayağım birbirine dolandı. o temmuz gecesi, karnımı yarıp içinden bir hayat çıkardılar. zar zor gözümü açtım. boynumun altında bir ıslaklık, bir nefes üflüyor boynuma kendine yeni nefes üflenmiş olan. kalabalık. kalabalık, kalabalık. kalabalık dağılıyor sonra. yine uykuya dalıyorum. uyanıyorum sıcak. su içsem pencereyi açsam. ah bir dakika benim bebeğim var. nerede? uzanamıyorum. annem uyuyor. dışarıdan ışık giriyor içeri. bebeğime uzanamıyorum. ya nefes almıyorsa. kalkamıyorum. parmağımın ucu evet. parmağımın ucu sepete değiyor. karnım çok acıyor kalkamıyorum. bir santim daha kalkayım. bir santim daha. bir milimetre daha. ulaşacağım. ulaşıyorum. sepeti çekiyorum yine adım adım. bebeğimi alıyorum. sadrıma koyuyorum. anneyim. anneyim. seni ben taşıdım. sen içimden çıktın. annenim. bebeğimsin. evet bebeğimsin. annenim. şükür, şükür, şükür. şimdi ne yapacağım, ne kadar anne süt, ne kadar kitap, ne kadar oyun, ne kadar etkinlik, ne kadar ne? okudum, okudum, okudum, okudum. ta ki oğlum "yeter artık anne beni rahat bırak" diyene kadar neyi, ne zaman, ne kadar, ne şekilde, neden yapması gerektiğine dair yazılar okudum. halbuki tek bir Hadîs-i Şerîf'e iman etsem yetermiş: "insan fıtrat üzere doğar".

çocuklarım neye ihtiyaç duyuyor? 

bunu bilemem. ama bunu öğrenebilirim. çünkü içimde büyüttüm onları ve babalarını da tanıyorum. ananelerini, babanelerini ve dedelerini de tanıyorum. hala, teyze ve amcalarını da tanıyorum. bunlar önemli mi? elbette. "halası kılıklı" deyip geçmek var, "falan huyu halasının fıtratına benziyor" demek var. ilk cümleyi kurarsak çocuk ile akrabalarımızın özelliklerini birebir örtüştürmeye başlarız. halbuki bu mümkün değil. çünkü her insanın hamuru farklı. çünkü güzel olan da tam olarak bu. biriyle bazı yönlerimiz benzeşirken, bazı yönlerimiz bambaşka. birbirimizin kopyası değil aynasıyız en fazla. ve aynada tüm suretini göremezsin hiç bir zaman. baktığın yeri görürsün. ya benzeştiğin yere bakarsın, ya ayrıştığın yere.

çocuklarım neye ihtiyaç duyuyor?

bunu öğrendim. adımlarını izledim. başlarda zor oldu. çünkü onların yerine neyi, ne zaman, ne şekilde, ne kadar, neden yapacaklarına karar vermiştim. ve alışkanlıklar çabuk yerleşip, uzun zamanda terk edilirler. onlar önermedikçe onlara etkinlik ve oyun teklif etmedim. sıkıntıdan patladılar. onlar sıkıntıdan patlamaya devam ederken ben etrafıma baktım. uyaran, uyaran, uyaran ve uyaran. ne fazlaydı her şey. oysa "az, her zaman daha fazladır". her şey  çok fazla olunca yakın körü olur insan. birbirinden ayırt edemez olur eşyayı. pazara gittiğini ve çeşit çeşit sebze meyve alıp döndüğünü düşün. hangisini yiyeceğini, hangisini pişireceğini şaşırmaz mısın? yazdığın tez için birdenbire beş kaynağa kavuştuğunu düşün. bir ona bir buna bakarken derinleşebilir misin?  işte çocuğun da bazen "az şeye" ihtiyacı var. az uyaran, az ışık, az gürültü. bunları sağlamak için elimden geleni yaptım. zaten çok eşyam yoktu. fakat kitaplar çok fazla. oyuncaklar çok fazla. ama hepsi de ihtiyaç. yani bugün sormuyor ama bir ay sonra falan yapbozun filan parçasının nerede olduğu sorun olabiliyor. bunları derin derin düşünürken gözüm giysi dolabımın üstünde gezmeye başladı. evet, tahmin edeceğiniz gibi boştu. taşındığımızdan beri tavan arasında duran kolilere bir bir doldurdum oyuncakları. çocuklar yattıktan sonra yıllardır birbirine girmiş mini minnak parçaları tek tek organize ettim. meğer ne çok çöp biriktirmişim, meğer ne çok her bir şeyimiz varmış. kitapları da boylarının yettiği değil, bir üst rafa koydum. ve geriye 10 parça oyuncak bıraktım sadece. birkaç dinozor. bir bez bebek. bir set yapboz. bir kutu kağıt. bir kutu kırtasiye malzemesi, bir kutu da taş, yaprak ve kurumuş dal. öngörüm şu idi. çocuklar dakika başı falan oyuncağımı isterim, filan oyuncağımı isterim diyecekler. ben de dakika başı komodinin üzerine çıkıp oradan da dolabın üzerinden o oyuncağın olduğu koliyi bulacaktım. ı,ıh. olmadı. hiç bir oyuncaklarını istemediler. kalan oyuncaklarla da evin her yerinde oynamaya başladılar. her yerinde. bazen banyo dolabının üzerinde bıraktılar, bazen yemek masasının üstünde. hiç ellemeye başladım. hiç. öylece olduğu yerde bıraktım. tekrar banyoya veya mutfağa girdiklerinde oyunlarına kaldıkları yerden devam etmeye başladılar. doymaz halleri azaldı. bana şöyle bir oyuncak alalım bahsi kapandı. şöyle bir oyuncak yaptım bahsi açıldı. "şurasına bant yapıştıracağım da yardım eder misin" bahsi açıldı. benim yönettiğim çocuklarımın uyguladığı bir etkinlik yok, çocuklarımın kurduğu benimse yardımcı olduğum bir eylem var. 

bugün işe giderken, yemek yaparken, çamaşır katlarken, kışlık giysileri kolilere yerleştirirken, yolda iki yaşındaki bebeğimle yürürken "çocuğumun neye ihtiyacı var" diyen anneye cevap vermek için notlar aldım. Çocuklarımın davranışlarına, kendi çocukluğuma, gördüğüm tüm çocuklara baktım. Hepimizin şunlara ihtiyacımız var.

* yırtmak, parçalamak, yolmak, çakmak, oymak

insanlık gitgide doğadan uzaklaşıyor. fakat programlaması doğada yaşamak üzerine kurulu. o yüzden doğup hareket eder etmez bunları yapmaya başlıyor. uygun ortam ve koşulları bulamazsa içinde bulunduğu ortam ve koşullarda yırtıyor, parçalıyor, yoluyor, çakıyor, oyuyor. ve bu en doğal isteklere bugün hiper aktivite deniliyor. oysa bu bir ihtiyaç.

* gizlenmek, korunmak,

insan gitgide daha da korudu kendini. taş,toprak, çalı... hep ev inşa etti, hep bir dam attı üzerine. doğar doğmaz başlıyor bu mekan oluşturma hissi. masanın altına giriyorlar, dolabın içine saklanıyorlar, battaniyenin altına giriyorlar. Ve bu doğal isteklere bugün korku deniliyor. oysa bu bir ihtiyaç.

* yoğurmak, bütünleştirmek

insan hep yoğurdu. darıyı, buğdayı, arpayı, çavdarı, pirinci. hep öğüttü ve yoğurdu. eline verdiğin yumuşak meyveyi hızlıca sıkıyorsa bebeğin, ve sen buna alışmasını istemiyorsan, bir şey yoğurmasının zamanı gelmiş demektir. un ve su. bu kadar basit. ya ağzına atarsa. ağzına atarsa ağzına atmış olur. un ve su. zehirlenmez. tadından hoşlanmayacağı için yemeye devam da etmez. bu da bir ihtiyaç.

* üşümek 

insan hep üşüdü ve ısınmak için çareler buldu. oysa şimdi üşümüyor çocuklar. vücut ısıları o denli yükseğe alışıyor ki en ufak bir rüzgar, hafif bir ısı değişimi zayıf bedenlerini hasta ediyor. üşümek de gerek. bu da bir ihtiyaç.

* suya temas etmek, ıslanmak

insan hep su ile temas kurdu ve kurumanın çarelerini aradı. çocuklar su ile istedikleri ölçüde temas kuramıyorlar oysa. su isteyip de bardağın içine elini sokuyorsa suya temas etmesi gerekiyordur. bu da bir ihtiyaç.

* risk almak

insan hep risk aldı. zıplamak, kaymak, uzanmak, eğilmek... bunların hepsi birer risk. yani zarara uğrama tehlikesi. yani göze almak ve öngörmeye çalışmak. hayatı öğrenmek için bunlar şart.

* sosyalleşmek, yalnız kalmak

insan hep bazen yalnız kalmak bazen de insanlarla birlikte vakit geçirmek istedi. kardeşi ile bir problemi olmamasına rağmen odada yalnız kalmak mı istiyor. bu da bir ihtiyaç. arkadaşı ile vakit geçirmek mi istiyor. bu da bir ihtiyaç.

* yenmek, yenilmek

insan hep yendi ve yenildi. bu sanki bir oyun gibi. doğar doğmaz yenmek istiyor insan. ikisi de ihtiyaç. güreşecek ve yarışacak. ya kaybedecek ya kazanacak. ama annne ve baba çocuğunu yenmemeli. bu da hep böyle olmuş. anne ve baba hep yenilmiş çocuğa.

* korkmak

insan hep korktu. ve korkularının sonunda hep yeni bir şey üretti. bizse bugün korkunun kendisinden korkuyoruz. aman çocuk korkmasın diye korkudan öleceğiz. oysa korku da bir ihtiyaç. hiç korkacak bir şey bulamaz ise çocuk, hayalet diye bir kelime duyar bir yerden ve ondan korkmaya başlar. "hayalet diye bir şey yok" deyip geçme! oyununa katıl, korkusunu hissetmeye çalış. emin ol o da biliyor hayalet diye bir şey olmadığını.

* dinlemek, seyretmek

insan hep kainatı ve insanlığı dinledi ve seyretti. sonra da bir şey üretti. bizse bugün seyretmeyi ve dinlemeyi doğru öğrenememiş çocukların ekran bağımlılığı sorunu ile uğraşıyoruz. "aaaa, bulut ne büyük, kuş ne güzel ötüyor, köpek ne güçlü havlıyor" demek çok kolay. şehrin göbeğinde dahi olsanız bakış açınızı değiştirdiğinizde öyle çok şey görebilirsiniz ki!

* okumak, yazmak

insan hep okudu ve yazdı. yazıyı sümerliler bulmadı. bizim bulduğumuz en eski yazı stili sümerlilere ait o kadar. yani insanlık hep anladığını görmediklerine de anlatmak istedi ve bunun için sembolleri kullandı. ve yine insan hep diğerinin yazdığı sembolleri okudu. anlamlandırmaya çalıştı. bu hep oldu. olağanüstü bir durum değil. insanlar kainatı daha az okumaya başlayınca önce taş tabletlere sonra derilere, ağaç kabuklarına, kağıda ve bugün yine başa dönerek tabletlere yazdılar. tüm eğitim sisteminin yazma ve okuma üzerine olması, bunun için yıllar harcanması gerçekten gülünç. bu kadar uyaran altında bir insanın okuyup yazmaması mümkün değil.

* inanmak

insan hep üst bir varlığa inanmak istedi. bunun için sorar çevresine. kim yaptı beni diye. senin inancını sorar ve hemen inanmaz muhtemelen. sorgulamaya devam eder içinde. sorularıyla sana da inancını sorgulatır. en güzel yanı da bu işte...

3 Mayıs 2016 Salı

barışmak....

bir kızın babasıyla barışması mı daha zor, yoksa annesiyle barışması mı? bunu o kızın, o anneni, o babanın hikayesi belirliyor.

bu yazıyı hep erteledim, çünkü hep anne ve babasını kaybetmiş arkadaşlarımdan utandım. özellikle lise döneminde babasını kaybetmiş iki arkadaşımdan daha çok utandım. sonra dedim ki ben burada halen dünya hayatını devam ettiren bir baba veya anneden bahsetmiyorum. benim burada bahsettiğim şey baba veya anne kavramı. yani seni deden büyütmüş de olabilir. hatta annen sana babalık yapmak durumunda kalmış da olabilir. benim eşimin evde gördüğü baba otoritesi evin büyük abisi imiş mesela. çünkü denizci baba hep uzakta. ailenin yedinci çocuğu olduğu için annesi anneannesi gibi sevmiş onu. hiç dayak yememiş, istediğin yiyerek büyümüş falan. şanslı kerata. neyse ben burada yaşayan bir 'baba' veya yaşayan bir 'anne'den bahsetmiyorum.

"bir anda aydınlandım" hikayesi değil bu. yani gerçek hayat o değil. sidharta o incir ağacının altında bir anda aydınlanmadı. yani bir anda buddha demeye başlamadılar ona. anlayabileceğiniz gibi anlayatım. "fatih müftüsü arayıp gel şehzadebaşı'nda vaaza çık hocam" demedi sidharta'ya. garibim soyluluğu terk etti, dini öğretilerin yalnızca soylulara anlatılmasını reddetti, demin raks eden kızların az sonra uyuyakaldığını ve et yığınına dönüştüğünü gördü ve tiksindi, çoluk çocuğundan geçti, inzivaya çekildi ve sair. yani ferrarisini satmadı ula, satıp ihtiyaç sahipleri ile paylaştı. vay canına yandığımın marks'ı. bilgelerimiz bile kapitalist olmuş arkadaş. yani bu bir anda aydınlanma durumu değil. yaşıyorsun, görüyorsun, bakıyorsun, anlıyorsun, bir tespit yapıyorsun sonra bakıyorsun o tespiti içi boş, ordan bir yere varıyorsun ama, o tespit seni bi adım ilerletiyor. öyle öyle barışmaya doğru gidiyorsun. hatta babanla, yani baba kavramı ile barışmadan eşinle de sağlıklı bir birliktelik yürütemeyeceğini anlıyorsun. değişik durumlar.

benim bir hikayem var. ve bu hikayemin giriş kısmı annemin ve babamın hikayeleri. fakat hikayem devam ediyor. burası önemli yani bir hikayenin girişini okuyup, anlamadım diye atamazsınız. du bi bakalım. daha neler olacak. e tabii bir hikayenin başı o hikayenin iskeletini verir sana. bu bir gerçek. ama kestirip atamazsın. çünkü fıtrat üzere doğduk, çünkü Rabbimiz Allah'tan geldik ve Rabbimiz Allah'a döneceğiz. çünkü Rabbimiz Allah âdil. ve sana zulmetmez. asla zulmetmez. feyza dedi ki bi sefer abla senin imanın kuvvetli. o yüzden alt edebiliyorsun yaşadıklarını. şimdi böyle kerameti kendinden menkul şey gibi oldu ama feyza doğru bir şey söyledi. beni boşver, elimizde imanmetre yok. ama durum tam olarak iman meselesi hacı. yani gidip gelip mesele iman'a dayanıyor. bunu her yerde görebilirsin. evlilik okulları, anne baba okulları, kuracağımıza itikad okulları kuralım. toptan tüm hayatı çözeriz yani. yoksa anne baba okulundan çıkmış evlat putçuklarını saksıda büyüten çok ana baba daha görürüz onu da söylemedin demeyin. aha da söyledim. bütüncül bakış. bütüncül bakamamak. evet durum budur.

babamın bir hikayesi var. çaba, çaba, çaba çaba'dan oluşan bir hikaye. bir dağ köyü. anlatılanlara göre yerinde duramayan bir oğlan. vay sonra bu merve kime çekti? gelene geçene taş atarmış yoldan. şimdi babayı 30-40-50-60 yaşında görüyorsun ya. onu bir bırak. bi bak bakalım.bu adam bebekti. bu adam altına yapıyordu yahu. annesini emiyordu falan. sonra kaşı, başı yarıldı. sonra ilkokula gitti. okulda neler neler yaşadı. sonra neler oldu. nasıl evlendiler. hedeflediği, hayal ettiği adımlara kimler engel oldu, o adımları nasıl attı. sen şimdi kafanda bir şeyler kurdun diyorsun ki şöyle oldu. hele bir dur bakalım. hakikaten öyle mi oldu, belki de sen çok başka bir pencereden baktın. belki pervazları kapalıydı pencerenin gördüğünü sandın.

annemin bir hikayesi var. ötelenmek, ötelenmek, ötelenmek üzerinden oluşan bir hikaye. eyüp sultan. anlatılanlara göre yerinde duramayan bir kız. vay sonra bu merve kime çekti? ilkokul'da erkek kuzenlerini döven erkek çocukları pataklayan bir kızçe. bir evin bir kızı tam 15 sene. 4 oğlanın üstüne doğmuş bir gülce. ama işler değişir. kızlar doğmalı ve hep küçük kız kalmalıdır bazılarına göre. gözükmeye başladığı an ötelenmelidir hemen. abisi, babası ötelemelidir. sonra ötelesin diye eşine teslim etmelidir. öyledir bazen. o kıza da öyle olmuştur. hemencik kadın hemencik anne. hemen tekrar anne. o kadınlar boşa demez üçüncü çocukta anladım ana olduğumu diye. öyledir işte. tabii ama bu senin hemen bakabildiğin bir pencere değil. bun görmen uzun zaman aldı. anneni üzdün, yaraladın, saçma sapan sözler söyledin. tabii o da seni üzmüş olabilir, üzüştür yani açık konuşalım. oldu bunlar. ama onun da bir hikayesi var.

benim bir hikayem var. babamın, annemin, onların da baba ve annelerinin birer hikayesi var. al bunu ilk insan ilk peygamber Nebiyyullah Adem aleyhisselâm'a kadar götür. orada ne göreceksin biliyor musun? kardeş katli. şimdi de kardeş hikayesine girelim mi? e girelim. insanlık cennetten kovulmadı, indirildi. muharref kitaplardaki ayetler eğer Korunmuş Kitap Kur'an-ı Kerim ile çelişiyorsa orada dururuz. bu bizden değil deriz. muhafazakar moda demek gibi bir şey bu. muhafazakar moda mı olur lan hikayesini merak ettiklerim. neyin kafasını yaşıyorsunuz? moda yenilik demek, muhafazakarlık değişmemek. oradan biri çıkıp da değişmemenin yeniliği üzerine bir cümle kurarsa vallahi döverim. ne diyorduk insanlık cennetten geldi. neymiş. geldi. kovulmadı. ana yurdumuz orası, ondan orayı özlüyoruz, tatmin olamıyoruz falan. çocuğa habire oyuncak alıp durma. o cennetten geldi. ne yapsın senin aldığın kıytırık ninjayı? insanlık cennetten indirildi ve az zaman sonra kardeşini öldürdü. ben bu yazıyı yazarken iki oğlum karşımda sarılmış uyuyorlar. aman ya Rabbî. şimdi Nebiyyullah Adem Aleyhisselâmın acısını daha derinden hissettim. yürek yarılmıyor demek ki. Allah bize böyle mi demek istiyor acaba? iki çocuğun birbirini öldürebilir ve sen hala yaşamaya devam edebilirsin mi diyor. aldığın mutfak dolabının veya oturma odasının saten boyasının aslında bir ton açığını istiyordun ya hani, o da acı bu da acı. öyle düşün. insan kardeşini öldürebilir. çok mu karamsar. yok, karamsar değil aslında. çok iç açıcı. sade iki oğlan kardeş miydi bunlar? hayır belki yüzlerce idiler. tam da burada vay neden kendi kız kardeşleriyle evlendilerdi de, vay aslında ilk insan tek değildi diyen olursa üşenmem kalkıp iskan ettiği yere kadar gelir, onu da döverim. bi bilmediğiniz şeyler hakkında konuşmayın. az bi susun. bildirmiyor Rabbim Allah celle celaluhu orayı. bi sus. bilemez ol. onu da bi bilme. ne kazandıracak acaba bu bilgi sana. ne işine yarayacak. çocuk anne su diyor sen orada o küçücük ekrandan arkadaşınla ilk insan tartışması yapıyorsun. o çocuğa su ver. ve düşün, iki kardeş miydi habil ile kabil. belki yüzlerce idi. sadece biri diğerini öldürdü. demek ki umut var. kötülük var, ama umut daha çok. kötülük hep olacak. ama umut da hep olacak. barbarosoğlu dedi ki "bir kadın bir yerde çocuğunu emzirdi diyen bir haber okumadıkça ümitvâr olmalıyız, kötülük hala haber oluyor, yani demek ki hala iyilikler daha çok ki kötülükler dikkat çekiyor, o yüzden basın dilimizi değiştirmeli ve iyilikleri çokça anlatan bir dil kurmalıyız".

benim bir hikayem var, senin de bir hikayen var, eşinin, annenin, babanın da bir hikayesi var. çocuklarının hikayesi var.unutmayasın.

26 Nisan 2016 Salı

ev idaresi.... (1)

henüz okul çağında olmayan üç çocuğunu anaokuluna göndermeyip evini, çevresini, kâinatı kendine ve çocuklarına okul edinmiş bir hatun kişi olarak yazıyorum bu yazıyı. bu bir “yolda böyle dikenler var, benim ayağıma battı, kardeşlerimin batmasın” yazısıdır.

ben dört kız kardeşin en büyüğüyüm. bu sebeple kardeşlerime nispeten bebek  bakımı ve ev işleri hususunda kendimi biraz daha yetenekli görürdüm. oysa ki benim yetenek sandığım şey “annemin yardımcı elemanı olma” üzerine kurulu imiş. Ben otuz, annemse elli yaşlarında olduğu şu günlerde ettiğimiz sohbetlerde bunu daha iyi anlıyoruz ikimiz de. Yani “sorumluluk” üzerine kurulu bir kişiliğimiz yokmuş evimizde evin genç kızları olarak. babamın yoğun mesaisi sebebiyle onun da yüklerini omzuna alan annemin son noktaya geldiği anlarda yardım etmek, kendiliğinden hiçbir işi yapmamak üzerine kurulu imiş. bunu bu yaşımdan geriye doğru baktığımda ancak görebildiğimi de ifade edeyim. bir de bu durumun yalnızca bana değil, benimle aynı yolu yürümüş kardeşlerimin genelinde olduğunu görünce kanaatim daha da belirginleşti. bir ev idaresi nasıl yapılır, bilmiyoruz. belli yemekleri yapabiliyoruz, elbette süpürge nasıl yapılır, bunu herkes bilir. fakat bir ev idaresi nasıl olur? bunu bilemiyorduk. öğrendik, öğrenmeye devam ediyoruz elhamdülillah. bir de tabii bu durum elbette aynı yolu yürüyen beyefendiler için de geçerli. evlendikten sonra eşine öğrenci evindeki erkek arkadaşı imiş gibi davranan, mesai haricindeki ailesi ile ilgilenmesi gereken vaktini futbol-günlük siyaset-arkadaş ortamı üçgeninde heba eden, babalık görevini eve para getirmek zanneden bir eş modelinin yaygın oluşunun sebebi de yetişme sürecinde ev idaresinde rol verilmemeleri elbette. gençlik heyecanları bastırıldığı zannedilen bu beyefendiler, gençlik heyecanlarını babalarının baskıcı tavırlarından özgür kaldıkları zamanlara ertelemiş, evlenmeyi bir özgürleşme aracı olarak görmüşler, bu da büyük bir sıkıntı.

kendimce zihnimde evirip çevirdiğim, uymaya çalıştığım listemi paylaşacağım sizlerle. ama bu listeye bakıp korkmamak gerek, bunların hepsini hepimiz yapıyoruz zaten, ben sadece kendi yöntemimi paylaşmaya çalıştım. hem öyle günler olur ki makarna-yumurta yer, akşama kadar otururuz. bu hayat böyle bir hayat, eksik,gedik,sıkıntılı.... Rabbim hepimizi doğru yola iletsin.



Bir gün sabah namazı ile başlar, bir günün sabah namazı ile başlaması için yatsı namazının akabinde bitmiş olması gerekir. Bir gün, sabah namazı ile başlamamış ise o günü kaybedilmiş ilan edemeyiz. Bilakis o günü daha da daha da iyi geçirmeye, bereketlendirmeye çalışmalıyız.

Gün, abdest ile başlar. Eğer sabah namazından sonra yatıldı ise, yine de abdest ile başlatabiliriz günü. Böylece tüm hücrelerimizle uyanmış olabiliriz. Tülbent, saç tokası, bandana veya saç bandı takabiliriz. Kahvaltıyı rahat hazırlayacağımız ve günün ilk işlerini hızlıca yapabileceğimiz şekilde giyinmek bize hem dakikalar, hem de pratiklik kazandırır. Ben evde sadece penye ve pamuklu kıyafetler giyiyorum. Bir de en iyi iş kıyafeti şalvar. Hem hareket etmeyi kolaylaştırıyor hem de ev içi tesettürü sağlıyor.

Ev sadece silinip, süpürülüp, toz alınan bir yer değil. Dışarıdan öyle gibi gözüküyor. Fakat bir evde yönetilmesi gereken birçok alan ve eşya var. Aynı zamanda evlendiğim arkadaşlarımdan çok daha az eşya almama rağmen on yılda yaşadığım beş taşınma gösterdi ki her şeyimiz çok. Çokluk hastalığına müptela olmuşuz. Fakat işe yarar bir çokluk mu, değil mi bu tartışılır. Bu çokluktan nasıl kurtulduğumu kısım kısım anlatmak istiyorum. Şimdilik sadece mutfak ve ona bağlı şeyleri yazdım. Gerisi de gelecek.

Acil ihtiyaçlar hariç alışverişlerimiz “haftada bir kez” yapabiliriz. Her evin kendince bir alış-veriş listesi vardır. Bizim alış-veriş listemizde marketten canımızın çektiği ürünler değil, üretici ile tüketicinin doğrudan buluştuğu köylü pazarındaki kurutulmuş gıdalar, salça-turşu-pekmez gibi kavanoz ürünleri, yufka-bazlama-köy ekmeği gibi pişirilmiş ürünler, kurutulmuş baklagiller, mevsim sebze ve meyveleri, süt ve süt ürünleri var. Elbette aldığımız unun tohumunun atalık olup olmadığı, çabuk çürüyen sebzelerde kullanılan ilaç oranını da her seferinde üreticimize soruyoruz. İlaçtan ve zirai tohumdan an itibariyle tamamen kaçmanın mümkün olmadığının farkındayız, fakat talep olmazsa arz gelişmez bilinci ile yapıyoruz bunu.

Gün içerisinde mutlaka pişirmem gereken üç yemek var. Kahvaltıda ortaya koymaya sıcak bir şey. Bir de ikindi sofrası için çorba ve yemek. Biz beş kişilik bir aileyiz. Beşimizin de severek yediği yemek sayısı da en fazla yedi. O yüzden hepimizin yiyebileceği (çorba, pilav, tencere yemeği,  börek-kek) bir yemek, bir de bazılarımızın yiyeceği bir yemek pişiriyorum. İnsan sürekli muhatab olduğu şeylerden sıkılıyor. O yüzden üst üste aynı yemekleri pişirmemeye gayret ediyorum.  Bir yemeği haftada yalnız bir kez pişiriyorum. Çocuklar kahvaltıdan birkaç saat sonra meyve yemek istiyor. Okuduğum makalelere göre meyveyi gündüz tüketmek çok önemli. Hele ki akşam yemeği sonrası meyve yemek bedenine savaş açmak demek. Ben genelde kahvaltı ile ikindi arası birkaç kuru meyve yiyorum. Hatta ona bile ihtiyaç duymuyorum bazen. Hele ki evde isem ve çok yoğun işim yoksa o enerjiye ihtiyacım olmuyor. Her aldığımız kalori harcamamız için aslında. Harcanmayınca da sinir olarak geri dönüyor. Çağımız insanının en büyük sorunu her şeyin fazla olması. 

Mutfakta bir adet mutfak robotu, bir adet ekmek makinesi, bir el çırpıcısı, bir su ısıtıcısı kullanıyordum. Şimdi hiçbirini kullanmıyorum. Tüm bunların yaptıklarını ellerimle yapıyorum ve işlerim daha çabuk bitiyor. Zaman içerisinde kazandığım pratiklik de bunda etkili olabilir. Elektrikli aletlerin iç aksamına su gitmeden dış yüzeylerindeki plastiğin temizlenmesine ve tezgah temizliği esnasında tüm bunları kaldırıp indirmekle harcayacağım süreyi, patatesi el rendesi ile rendeleyerek, suyu çaydanlık altında kaynatarak, keki el çırpıcısı ile çırparak harcıyorum. Sanırım yaklaşık olarak aynı zamana denk geliyor. 

Bir yılı aşkındır süt üreticim yoğurdumu ısrarla kendi yapmak istiyor. Bulundukları köyün havasının bakteri yoğunluğu bulunduğum semte göre daha fazla olduğundan onun yoğurdu daha kıvamlı oluyor, ben de ses etmiyorum. Ekşimiğimi, ekşi mayamı kendim yapıyorum. Neredeyse tüm meyve kabuklarından ve çürüklerinden ise sirke kuruyorum. Yerde yemek yediğimiz için mutfak masasını kullanmıyoruz, mutfak masasının üstü ve altı deney alanı gibi. Her daim mutfağın bir köşesinde büyükçe bir poşet geri dönüşüm ürünleri için duruyor.  Yani mutfak yemek kaynatılan değil, saatler geçirilen, yaşanan bir yer hepimiz için. Bu işlemlere çocuklarım da katıldığı için dökülen, saçılan çok oluyor. Bulaşık makinesini hemen çalıştırmak çok vakit kazandırıcı. Çünkü o zaman lekeler kurumamış oluyor. Bir sık sık bulaşık makinesinin iç aksamını çıkartıp, ovalayarak temizlemek temizliğin niteliğini yükseltiyor. 

Ben zeytinyağı ile pişmiş tüm yemekleri yiyebilirim. Fakat eşim o kokudan hoşlanmıyor. Gerçek tereyağı ile tüm yemekleri pişirmek ise bütçemizi çok zorlayacağından ortalama iki ayda bir teneke olmak üzere ayçiçeği yağı kullanılıyor mutfağımızda. Elbette bunun geri dönüşümü mutfak perdelerinde, mutfak camlarında,fayans ve karolarda, mutfak dolapların yüzeylerinde hissediliyor. Yüzeylere sinmiş yapay yağ molekülleri, doğal yağlar gibi çabucak çıkmıyor. Bu yüzden de mutfak dolapları ve beyaz eşyanın yüzeylerinin iki haftada bir silinmesi gerekiyor. Aksi takdirde üzerine kir bağlayan yağın çıkarılması hayli zorlaşıyor. Bu da belli bir vakit alıyor.

Mutfak dolaplarının içi, genelde sadece toz oluyor. Annem evlenirken dolap içi örtüler dikmişti, onları halen kullanıyorum. İki ayda bir yıkamak yeterli oluyor. Dolap içi temizlik yapılırken çekmecelerdeki başka odalara ait eşyaları da ayıklamak iyi oluyor. Az eşya her zaman daha dinginleştirici, daha çabuklaştırıcı. Üç sene önce kırılan sürahinin kapağı gerçekten artık bir işe yaramaz, bunu bir kabul edelim. Böyle parçaları oyuncak üretme kolisine atıyorum. İleride ondan da bahsedeceğim.

Ben evimde yalnızca doğal temizlik malzemeleri kullanıyorum. Doğal derken üzerinde doğal yazan ürünleri kast etmiyorum.  Ev sirkesi, limon tuzu, zeytinyağlı sabun, çöven kökü(sabun otu kökü), karbonat, çamaşır sodası, arap sabunu (yağ+potasyum hidroksit=arap sabunu+gliserin sanırım dünyanın en basit formüllerinden) meşe külü ve benzerlerini kastediyorum.. Evde bu ürünler varsa başka hiçbir ürüne gerek yok. 

Mutfakta çimlenebilecek gıda artıklarını(patates, havuç, turp, kereviz, soğan, sarımsak) gömülmek üzere bir kaba, örtü malç olarak kullanılabilecek artıkları(diğer tüm sebze kabuklarını) da bir kaba ayırıyorum. Bu kaplar yaklaşık üç günde bir doluyor. Üç günde bir küçücük bahçeme gıda artıklarını şöyle bir saçıyor, çimlenebilecek ürünleri de birkaç dakika içinde elimle toprağa itiyorum. On beş günde bir de yabani ot bitmişse kökünden çekmeden üstteki yapraklarını koparıp yine bahçeye atıyorum. Olmuş gıdayı toplamak da birkaç dakika sürüyor en fazla. Yani on beş günde toplam en fazla bir saat ilgilenerek en azından sevdiğiniz yeşillik çeşitlerinizi doğrudan yiyebilirsiniz. Pulluksuz tarım ile ilgili ayrıntılı bilgi için permakültür hakkında araştırma yapabilirsiniz.

Ve elbette her şeyin en doğrusunu Rabbim bilir. İstikametten ayırmasın(âmîn)....

15 Nisan 2016 Cuma

müfredâtım

"insan ne ile yaşar"* sorusuna cevap aramış biri. fakîr, "insan nasıl öğrenir" sorusuna cevap aradı.

insan insandan öğrenir bahsi....
ilk insan Adem aleyhisselam'dan bu yana binlerce yıl geçti. insanlar hep öğrendiler. Seda dedi ki, "kabile hayatında biri ok-yay yapımında kendini geliştirince bu duyulunca bu işe merak duyan kişiler odan öğrenmeye gelirmiş, ve gitgide bu kişi bir yönder sayılır, bu grup da küçük bir okula dönüşür". yani insanlık bilerce yıl böyle öğrenmiş. biri bir konuda uzmanlaşmış, birileri de onlardan öğrenmiş ve geliştirmiş.
yüzlerce öğren-cinin / bir binaya girerek / bir çok alanda / belli öğret-menlerden / öğren-diği sistem coğrafyamda yüz, tüm yeryüzünde ise iki yüzyıldır mevcut.
o halde öğrenme nasıl gerçekleşmez sorusunun cevabını örneklendirelim.

- ben organik kimya bilmiyorum, o halde öğrenme gerçekleşmez.
- ben organik kimya biliyorum, ama öğretemiyorum, o halde öğrenme gerçekleşmez.
- ben organik kimya biliyorum, öğretebiliyorum, ama öğretmek istemiyorum, o halde öğrenme gerçekleşmez.
- ben organik kimya biliyorum, öğretebiliyorum, öğretmek istiyorum, karşımdaki öğrenmek istemiyor, o halde öğrenme gerçekleşmez.
- ben organik kimya biliyorum, öğretebiliyorum, öğretmek istiyorum, karşımdaki öğrenmek istiyor, uygun ortama ve cihazlara sahip değiliz, o halde öğrenme gerçekleşmez.

yani iki canlı arasında öğrenmenin gerçekleşebilmesi için tarafların istekli, öğretenin uzman, ortam ve cihazların uygun olması gerekir.
neden iki canlı dedim? iki insan da diyebilirdim. peki sadece insanlar arasında mı öğrenme gerçekleşir?
- yeryüzünde tesbit edilmiş süre ile 3000 yıldır aşılama yapıyor. çok basit bir dille, yaşlı ağaç, genç fidana öğretiyor. tıpkı insanlardaki gibi, bazen yaşlı ağaç öğretmek istemiyor veya öğretemiyor, bazen genç fidan öğrenmek istemiyor, bazen uygun ortam oluşmuyor, ve öğrenme gerçekleşemiyor. fakat genelde tam tersine biz şehir çocuklarının mucize diyebileceği bir öğrenme gerçekleşiyor.
- ya hayvanlar? anne canlı bizce vahşice fakat içgüdüsel olarak ite kaka yaşamayı ve hayatta kalmayı öğretiyor yavruya. bazen anne öğretemiyor, öğretmek istemiyor, bazen yavru öğrenmek istemiyor, bazen uygun ortam oluşmuyor. ama genelde biz şehir çocuklarının mucize diyebileceği bir öğrenme gerçekleşiyor.

insan yaşayarak/yaparak öğrenir bahsi....

bir de insan insandan en fazla bilgiye ulaşma yolunu öğrenmeli, fazlasını değil. yani ben öğrenirken tepemde durma, geriliyorum. yol yordam göster ve çekil. öğrenmeme fırsat ver.
örnekse, benim müfredatımda çiftçilik ve bir usul-i fıkıh icazeti almak var. kariyer planlamam bu yönde. büyüyünce çiftçi ve usulcü olmak istiyorum. bunun için sürekli okuyorum notlar alıyorum kimse beni mecbur tutmamasına rağmen. ki 21 yaşımda yüksek öğrenimim bitene kadar bir defteri doldurmadı tutuğum notlar. hep ite kaka geçtim dersleri. kendimce anlayabileceğim kaynaklardan bu iki ilmi okuyor ve temrin ediyorum. bilhassa çiftçiliğe dair yaşayarak öğrenmek çok önemli. çünkü her kentte değişiyor tohumun verimi. her pazara gidip dönüşümde defalarca tekrar ediyorum öğrendiklerimi. oraya buraya yazıyorum, eşime dostuma anlatıyorum. bir de sosyal medya'da hep benimle aynı hayali kuran hatunları takip ediyorum. ama onların yaptıklarının aynını yapmaya kalkışınca tökezliyorum. bir tavır, bir hal almalı. ama tıpkıbasım yapmamalı.
peki şu anda maddi manevi mümkün gözüküyor mu bu iki isteğim, hayır. çünkü çiftçi olmak için bir sermayeye ve eşimin benimle gelmesine ihtiyacım var. sermayem yok ve eşim benimle gelmiyor :) usûl-i fıkıh icazeti almak için yaklaşık iki yıl sabahtan akşama dek günde sekiz saatini ilme ayırman gerekiyor. çocuklarımın bana, benim çocuklarıma ihtiyacım olduğu şu günlerde bu mümkün değil. şimdi bu sebepler maddi veya manevi görünen sebepler. peki ben kime iman ediyorum? sebeblerin sebeblendiricisine. konu kapanmıştır.

insan öğrenmek zorunda olur, insan içsel bir iştiyak ile öğrenir....

öğretici oldum. bir işi yapacaksam tam yapmalıydım. tastamam yapamasam bile sınırları zorlayan biri olmalıydım. bunu içsel bir iştiyak ile istedim, bu içten gelendi, bu varoluşsaldı, bu bir iştiyak idi, böyle olmazsa olmazdı. öğrendim, öğreniyorum.
anne oldum. her şeyi biliyorum dalgaları hiçbir şey bilmiyorum kıyısına vurdu da durdu. öğrenmek zorundaydım, doğruyu içimde buldum, öğrendim, öğreniyorum.
küçük mavi gezegenimde çoğu şeyin ters gittiğini gördüm, hayatta kalabilmeyi öğrenmeye mecbur olduğumu hissettim. içsel bir iştiyak idi bu. öğrenmeye mecbur hissettim, öğrendim, öğreniyorum.

insan tekrar ederek öğrenir....

ilk seferde doğru yapamam, ama yaptıkça öğrenirim. o halde bir şeyi yanlış yapmak da bir adımdır. her seferinde ilerleyebilirim. yeter ki yapayım, tekrar edeyim. tekrar en güzelidir, yüzseksen kez yapılsa yeridir

insan farklı yöntemlerle ve farklı sürelerde öğrenir....

önce talebelerim oldu, sonra çocuklarım. kendimi öğreten, karşımdakini öğrenen konumuna koyup çıkmışım yola. olmadı, tutmadı. ne kadar bilgim varsa hepsini akıtırsam iyi öğretirim sanmışım, olmadı. benim öğrenmelerini istediğim şeyi öğrenirlerse olur demişim, olmadı. şu kadar zamanda öğrenmeliler demişim, olmadı. şöyle öğrenmeliler demişim, olmadı. karşımdaki insandı. çok yüce yaratılmıştı. beş parmağın biri bir değildi de bunca farklı deoksiribo nükleik asit dizilimli insan nasıl aynı şekilde ve aynı sürede öğrenecekti? sonra bildim. herkes isterse öğrenirdi. ama farklı yöntemlerle, ama farklı sürelerde.

* İnsan Ne ile Yaşar, Tolstoy