yalnızlık bir ihtiyaç, tek başınalık bir tercih.

anlam....

yaşamda olaylar önemliymiş benim için. yaşadığım olaylara göre şekilleniyormuş duygularım. halbüse aslolan olaylara yüklediğim anlamlarmış. yüklediğim anlamlara göre şekillenirmiş duygularım. ve sonrasında düşüncelerim, alışkanlıklarım. nihayetinde hayata bakışım ve karakterim.

kabul diye bir yer var. olduğun hali kabul. tüm varlığı olduğu hali ile kabul. burası mühim. tüm varlığı, olduğu hali ile kabul. bunu istiyorum. akışa teslim olma hâlini istiyorum. çünkü akış hep iyi yöne. bu savaşların olmadığı, kötülüklerin yapılmadığı anlamına gelmiyor. iyisiyle kötüsüyle böyle bir akış var burada. ve bu akış bütüncül bir bakışla bizi bu rüya aleminden gerçek aleme taşıyor. .

kabul, iradesizlik değil. rüzgarda savrulan kuru bir yaprak değilim. ben varım, iradem var. ama Rabbim murad etmese tüm bunlar olmazdı. biz irade ettik, evet. ama o izin verdi. o izin vermeseydi olmazdı. eğer o tüm başıma gelenlere, varlığın başına gelenlere izin verdiyse, ki verdi, kabul. kabul, kabul.

başa dönelim. olaylar var. yüklediğim anlamlar. olayları kabul edip onlara iyi anlamlar yüklemek. irademi görmek. muradını görmek istemek. tefvîz.

"hak şerleri hayreyler. zannetme ki gayreyler. arif ânı seyreyler. mevla görelim neyler. neyerse güzel eyler"
dünyaya bir çocuk getirdim. onu besledim. bakımını yaptım. onu sevdim. onunla konuştum ve oyunlar oynadım. çocuk büyüdü ve inancımla ilgili sorular sormaya başlayınca bir duraksadım. ona inancımı nasıl anlatacaktım. sanki ben başka biriydim de inancım başka biriydi. ya yanlış yaparsam korkusu öyle sarmıştı ki. sanki beslerken, bakarken, severken, konuşurken ve oynarken yanlış yapmamışım da sadece inancım ile ilgili yanlış yapabilirmişim gibi geliyordu.
silkelendim.
çocuklarım sordukça, tüm inancımı, onun bildiği kelimelerle, tane tane, sakin sakin, kibar kibar anlatıverdim. elimizdeki ve evimizdeki bir kutudan gelen görüntünün gerçek değil temsil olduğunu algılayabilen bir duyarlılık seviyesine sahip çocuklarımın soyut kavramları anlayamayacağını düşünmekten vazgeçtim.
göklerde ve yerde âlemleri yarattın, hüküm de sana ait. teslim oldum. iman ettim.
böyle olmasını murad ettin. oldu. aldım, kabul ettim.
niyetim neydi bilmiyordum. büktüm, çevirdim, senin istediğine yönelttim.
günümü, ayımı, yılımı, ömrümü kuşattın. nereye dönsem senin imtihanın. fark ettim.
mutlu olmanın yolu mutsuz olmaktan geçiyor. burada, bu dünyada.

başarılı olmanın yolu başarısız olmaktan geçiyor. burada, bu dünyada.

hastalık ve hasta olmama hali toplam olarak sağlık tabii bir de.

fraktal geometri....

yıllaaar, yıllar öncesi.
geometri ile ilk karşılaştığımda dedim ki.
e bu şekiller doğada yok ki, hiç tam küre bir elma görmedim ben.
güldüler, vallahi ben ciddi idim.
meğer kolektif bilinç devrede imiş de, fraktal geometri hesaplamaları meşhur imiş Dünya'nın bir çok yerinde o günlerde.
bana duymak ancak nasip oldu.

ML'ye ısrar kıyamet N.hocayı attım bayram tebriği için. Ya hu, bu nasıl hafıza, iki yıldır gözükmüyorsunuz dedi, büyük oğlan hafızlığa başladı mı dedi, kuran kursu hocası hanımın ne yapıyor dedi, neden kahvaltıya çağırmıyorsunuz dedi. hocam şehir dışına gelmiyorsunuz zannediyorduk deyince ML, artık 500 kişiye konuşmuyorum, 50-100 kişi ile buluşalım, muhabbet edelim dedi.
çocuklarıma saymayı öğretmedim. okul öncesi eğitim de almadılar.
günü gelince ona kadar saydılar. günü gelince yüze kadar. büyük oğlum günü gelince çarpmayı keşfetti. günü gelince çift rakamlı sayıları çarpmayı.
yaptığım şey, bu zamanın en zor şeyi aslında. günlerinin gelmesini beklemek.

binlerce sayfa kitap okudum onlara. yaptığım tek şey bu. okumayı da bu şekilde öğrenecekler. biliyorum. heyecanla o günü bekliyorum.

derdim okumaya geçmeleri değil, okumayı sevmeleri de değil. okumaya karşı direnç göstermeye sebep olan o abuk hadiseleri yaşamasınlar yeter.

bilim insanları bu tür öğrenmeye duygu componentlerinin de katılımıyla consolide edilmiş öğrenme diyor. bilgiyi içselleştirmek, işine yarayan veya yarayacak olan bilgiyi yutuyor böyle öğrenen çocuklar. bu şekilde öğrenen çocuklar, varlar.

Birkaç yıl önce 5 milyon kitap sayfa sınıf(Google Book veri tabanı) üzerinde bir araştırma yapılıyor. acaba insanlık ol arak en çok hangi kelimeleri kullandık. cevap duyularımız oluyor. en çok duyularımızdan bahsediyoruz.
antroposantrizm.
insan merkezcilik.
İslam'ın taban tabana zıddı.
kurtulmam gereken hastalık.

sene 2017.
insanlık olarak 7 yeni gezegen bulduk.
yenilerini arıyoruz.
Çok daha fazla bulabileceğiz muhtemelen çünkü yıldızların ışığını kapatıp etrafını inceleyebilen bir teknoloji geliştirdik.
karbon bazlı, çözücüsü su olan bir gezegen arıyoruz.
neden birinci çoğul şahıs ile konuşuyorum.
çünkü kuantum.
kolay gelsin hepimize.
modern tıbbın nasıl yığıldığını anlayacağım diye anam ağladı.
şimdilik anladığım şu:
kılavuz denen bir şey var. saygın bilim insanları pek önemsemiyor bunları. lalettayin buluyor.
bilimsel yayınlar var. saygıdeğer bilim insanları bir yayının hangi dergide yayımlandığına ve atıf alıp almadığına bakıyor.

antijen-antikor

dünyada 10üzeri18 antijen var
vücudumuzda 10üzeri23 antikor var

yaşasın, Mars'ta nasıl yaşayacağız derdi de yok artık :)

kollektif bilinçaltı....

görüşmeleri hiçbir şekilde mümkün olmayan insanların aynı çağlarda aynı icatları yapması....
şu an ben bir konudan bahsediyorsam insanlık oraya gelmiş demektir. e söylüyorum o zaman. yaşasın okulsuz öğrenmek!

duyu....

beş duyu organımız mı var hakikaten?

17, 36,33 diyen bilimsel çalışmalar var. bir de sineztezi meselesi var ki evlere şenlik. o bu değil de, her bilimsel çalışma okuduğumda/dinlediğimde geldiğim nokta:
aaa! benim çocuklar normalmiş....
:)

hayatta kalmak....

hayatta kalmak ilkel beynimin baş görevi.
kalabalığın durduğu yerde durmak.
çok öne çıkmamak ama sürüden de ayrılmamak.
herkes yanlış yapıyorsa o yanlışı yapmakta bir sorun görmemek.
gibi gibi....

peki beynim bunu neden yapıyor?
amigdala diye bir kaygı bölgem var. hayatta kalmamı sağlıyor. ama bu bölge fazla kaygı ile yorulursa frontal kortekse yani karar merciine bilgi aktarımı yapamıyor.

hmmm, açlık ve saygınlık kaygısı çeken atalarımı şimdi daha iyi anlıyorum. hepsine tek tek teşekkür ederim. aç değilim, saygınlık eksikliğim yok. bu yüzden karar merciimi daha iyi çalıştırabiliyorum.


desensitized....

yavaş yavaş işlemiş hepsi içime. ben doğmadan çok önceden beri.
bir anda gelseymiş, ani tepki verecekmişim. o yüzden yavaş yavaş yerleşmiş. duyarsızlık geliştirmişim.
şimdi geriye doğru, tek tek ayıklıyorum. e kolay gelsin....
vücudun hep ihtiyacı olan besini mi ister?

canım sürekli ama sürekli ama ama sürekli sürülebilen çikolata istiyor. bunu isteyen benim canım mı?

30 trilyon hücreden oluşuyorum. Bağırsağımdaki bakteri(probiyotik)sayısı ise 40 trilyon. Bir dakika ya hu. Kim kimin içinde yaşıyor :) Bunların hem içimde olması gerek. Hem de doyurulması. Bunlar içime nasıl girecek. Yoğurt, sirke, turşu, bahçeden koparıp yıkamadan yediğim yeşillik, peynir. Tabii fermente olurken kimyasal bulaşmamış olacak hiçbirine. Peki bunlar nasıl doyacak. Prebiyotiklerle. Yani kuruyemişler, bakliyat, soğan ve sarımsak.

Bir de Candida mantarı var ki azı karar çoğu zarar. Ve ben ne kadar şeker yersem bu o kadar coşuyor.

Yani demem o ki.
Canım mı bir şeyi yemek istiyor. Yoksa vücudumda bir şekilde çoğalmış veya benim çoğalttığım mantarlar ve virüsler mi?
Bu soruyu sürekli soruyorum kendime. İyi geliyor.