Çocuklarımla Ramazan'a Has İbadetler...

Dört çocukla teravihe gittik. 9 yaşındaki oğlumla her gün yeni macera yaşıyoruz. İlk gece babası bizim kıldığımız camide idi. Oğlum biraz kılmış biraz kenara geçip yatmış. İkinci gece de keza. Üçüncü gece eşim başka camide idi. Söyledim ama duymamış. Ağlaya ağlaya geldi yanımıza. Konuştuk geçti. Sonraki gece de babası başka camide idi. Tanıdık bir amcanın yanına geçmiş. 20 rekat kıldım dedi. Bir de her seferinde "kaç kaldı" diye soruyormuş yanındaki amcalara. Bir çocuğun bir topluluk içinde büyümesi ne güzel şey! Başka mekanlarda böyle rahat olmayan çocuk burada neden rahat diye düşündüm, sordum. "E tanıyorum ben o camiyi. Hem arkadaşlarım da var. Hem babamın da arkadaşları var" dedi. Doğru ya, 5 aydır o camiye cuma namazına gidiyor. Ve tabii eşim zaman, mekan ve ruh hali müsait olduğunda çocuklarla çarşıya, pazara, camiye, arkadaşları ile muhabbete gider. Bu vesileyle kendiliğinden gelişen bir ünsiyet oluşmuş bazı amcalarla. Elhamdülillah.

Teravihi kıldığımız mekanda hanımlar mahfili balkonlu olarak tasarlanmış. Büyük tehlike. Bilakis  annelerinin yanında durmak isteyen çocuklar için düz ayak mekanlar tasarlanmalı. Ulusal Cami Mimarisi Sempozyumunda bu hususa değinilmesi ve yeni yapılan camilerde hanımlar için hem imamı görebilecekleri balkonlar, hem de düz ayak mekanlar tasarlanmasının tavsiye edilmesi mutluluk verici. Aldı beni bir keder bu balkon meselesinden ötürü. Caminin girişinde kullanılmayan bir oda vardı. Erkeklerin kışın günlük namazları cemaatle kıldığı mekanın hemen yanında. O küçük odayı bir amca halı döşetti, biri tertemiz boyattı, biri ses sistemi taktırdı, biri projeksiyon cihazı aldı derken oldu bize mis gibi yer. Yandaki büyük alana da kapı açtırdık. O büyük alan çocukların oyun yeri. Görece daha küçük alan ise çocukluların, torunluların oyun yeri. II. Ulusal Cami Sempozyumu'na bu modeli teklif edeceğim inşallah. Herkes mutlu. Çocuk cıvıltısından namazı karıştıran teyzeler ve amcalar da, çocuklu anneler de, çocuklar da. Elhamdülillah. Bir de çocukların gözlerine bakıyorum. En minnaklar namaza durup daha iki rekat bitmeden oyuna koşuyor. 6 yaşından sonrakiler iki rekat kılıp oyuna. 10 yaşından büyükler biraz daha kılmak istiyor. O aidiyet ruhu gitgide çoğalıyor sanki çocuklarda. Baktım of-puf etmeye başladılar "hadi oynayın da gelin bakalım deyip büyük alana gönderiyorum. Gidiş o gidiş :) Namaz bitti diyoruz herkes "aaaaa, ne çabuk" diyor.

Sonra sahur. Sonra mukabele. Sonra iftar. Sonra yine, sonra yine, sonra yine. Onları da sonra anlatırım.

Çocuklarıma Ramazan ayını nasıl anlatabilirim?

“Çocuklarıma Ramazan ayını nasıl anlatabilirim” sorusu bana ait bir soru değildi. Ama geldi bir yerden takılıverdi zihnime. Bu sorunun kapsamı değişik şekillerde pek çok kez düştü önüme. Tabii yine asli kaynağı dış bir ses: Çocuklarıma kurbanı/namazı/orucu/zekatı nasıl anlatabilirim? Sorunun hitap ettiği kitle bağlamında da genişletelim kapsamı: İnsanlara inancımı nasıl anlatabilirim?

Burada durup sordum kendime. İbadetlerin inanç boyutunu anlatmaktan mı bahsediyorum yoksa ibadetin nasıl yapılageldiğini anlatmaktan mı?

İbadetin nasıl yapılageldiğini anlatmayı vakit kaybı olarak gördüm çünkü vahyin uslûbu bu değildi. Rabbimiz Allah celle celaluhu Müslümanlara emir ve yasaklar vahiy aracılığıyla bildirmişti evet, fakat ibadetlerin şekil ayrıntıları vahiyde ayrıntılı şekilde yer almıyordu. Ashab Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i taklit ederek ibadetlerin şeklini öğreniyordu.

İki kişinin örneği meşhurdur. Biri bilgisayarın ne olduğuna dair yüzlerce sayfa kitap okuduktan sonra bilgisayar ve kitap ile başbaşa bırakılmış, diğeri bilgisayar ile ilgili herhangi bir okuma yapmadan bilgisayarın başına geçmiş fakat yan masada bilgisayar kullanan kişiye bakma olanağı tanınmış. Hangisinin daha hızlı öğreneceği açıktır.

İşbu sebepten ben de çocuklarıma ibadetlerin fıkhi boyutunu halen öğretmedim. Çünkü o ibadetleri onların gözünün önünde yapıyorum. Ve insan önüne engel çıkarılmadığı müddetçe öğrenmek isteği ile dopdoludur. Hayatının ilk yıllarında ailesinin, ardından akraba ve komşularının, gitgide açılan bir ivme ile tarihin tüm devirlerinde tüm insanlığın yaşantısını ve fikriyatını merak eder insan. Tabii tekrar edelim: Engel olunmadığı müddetçe.

Benim çocuklarım da her çocuk gibi bayıltana kadar, sen biraz komşuya git istersen dedirtene kadar soru sorarlar. ‘Namazda ağzımda bir şey kalırsa ne olur’dan tut, ‘en az kaç paramızı verecektik bizden az parası olanlara’ kadar, ‘hacca neden bir kere gidiliyor’dan tut,  ‘abdest alınca ağzım ıslanıyor orucum bozuldu mu’ya kadar milyon tane fıkıh sorusunu ihtiyaca binaen soruyorlar zaten. Cevaplıyoruz. Allah razı olsun hayr ve bereket kaynağı mezheb imamlarımızdan. Meselenin kilit noktası bence bu değil fakat. Bunsuz olmaz. Ama sade bununla da, yok, olmaz.

Meselenin kilit noktası ibadetlerimizi neden yaptığımız? İnanıyoruz evet. Peki inancımı nasıl anlatabilirim. Elimle tutmadığım bir şeyi ona nasıl gösterebilirim. Cevap aslında yine aynı idi. Yaşamak. Neden oruç tutuyoruz sorusuna “sence neden” dedim. “Fakirlerin halini anlamak için” dediler.  Hay bin Zeitgeist :) Bu hallerine bayılıyorum. Alıp zihin kodu yapıyorlar direkt. Birinden duymuşlar işte. “Şu kadarcık aç kalma ile fakirlerin halini anlayacağımızı düşünmüyorum, aç kalıyoruz ama akşama istediğimiz yemeklere ulaşacağımızı biliyoruz” dedim. Aç kaldıkça vücudumuzdaki  hastalıklı kısımların onarıldığından tutun, aslında o kadar çok yemeğe ihtiyacımız olmadığına, diğer günlerde çok iştahla yemediğimiz yemeklerin oruçlu iken nasıl lezzetli göründüğünden tutun da bir bardak suyun ne kadar lezzetli olduğuna dair epey konuştuk.

Ama asıl bomba akşam patladı. Ben çocuklar kavga ettiğinde sinirlenmem. Zaten kavga etsinler diye kardeşleri var. Ama bu akşam tam sinirlenilecek gibi bir seviyede kavga ettiler. Nadir kızarım bunu biliyorlar. İddialaşmışlar. Eve dönerken küçücük bir poşeti sen taşıyacaktın ben taşıyacaktım derken caddenin ortasında birbirlerine girmişler. Küçücük poşet. İkisi de almamış ortada kalmış. Bağırışları te apartmanın girişinden duyulup durur. Girdiler içeri halen devam. Ben biliyorum canlarının neden sıkkın olduğunu, ikisinin de sabahtan beri ayrı ayrı sıkıntıları üst üste geldi. Ne oldu demeye kalmadan zaten anlattılar durumu. Başladım gülmeye. Şaşırdılar. “Neden sinirlenmedin” dedi kızım. “Oruçluyum ya, ondan herhalde” dedim. Bu sefer de “Ben de oruçluyum ama neden sinirlendim diye ağlamaya başladı tabii. Onu da sonra anlatırım.

Kendime hatırlatıp duruyorum. ‘Ol’ da söyle. ‘Ol’madığını tavsiye etme. Dilini tut, sözünü yut. İnşallah de. Elhamdülillah de. ‘Ol’madan vermek istersen kendinden verirsin. ‘Ol’up verirsen Rabbin verir. Şâfî değilsin. Ama vesile ‘ol’abilirsin.

mutfağı temizlerken....

mutfağı dip köşe temizledim. o sırada aklıma epey şey geldi. kısa kısa yazıverdim.
  • Taşındık. Bu zor şey. Eşim ve ben daha kolay karşılıyoruz artık. Tüm yeryüzü Allahındır. Bu, birlikte yaşadığımız dördüncü şehir ve insan olan her yerde sevinçlerin de hüzünlerin de aynı olduğuna imanımız kavîleşti. Fakat çocuklarımız için bu zor oldu. Görünüşte kolaydı elbette. Taşınmak hareketlilik demek ve çocuklar hareketliliği severler. Ama insan beyni formlarla çalışan bir yapıya sahiptir. Belli formlar oluşturur ve bu formlara göre beklentiler. Beklentiler karşılanmazsa acil durum sirenleri çalmaya başlar. Çocuklarımızda da öyle oldu. Her ne kadar taşınacağımız ilçe, babalarının yapacağı iş, yeni ev düzenimiz hakkında hikayeler anlatsak da başımıza gelecek her şeyi onlara birebir aktarabilmemiz mümkün değildi. Çünkü hayat… Arkadaşlarını özlüyorlar. Çocuklarım birini özlediğinde “neyi eksik yapıyorum da birilerini özlüyorlar” gibi bir cümle geçti aklımdan. Antroposantrizmin dibi. İnsan bu kadar da merkeze koyar mı kendini yahu! Koymuşum. Fazla tevazuun kibir içermesi gibi bir şey bu. “Elindeki ‘ben’i yavaşça masaya bırak ve çık” dedim kendime.  Üzülmek, özlemek, ağlamak ne kadar da insani. Bir insanı özlemek, bunun için ağlamak ne kadar da güzel. Hatta “güzel şarkılar gibi hüzünlü, hüzünlü şarkılar gibi güzel”. Üzülüyorlar. “Keşke gelmeseydik buraya” bile diyorlar. Üzmüyor beni bu cümle. Çünkü bu cümleyi dedikten iki dakika sonra kendilerini nasıl korumaya aldıklarını, “şöyle mi yapsak anne” dediklerini de duyuyorum. Ve seviniyorum.
  • İnsan bedenindeki gücün niceliğini merak ediyor. Ne kadar güçlüyüm, ne yapabilirim? Deneye yanıla bulamaya çalışıyor sınırını. Başkalarına abidik gubidik gelen hareketleri yapma çabamız da belki bu yüzden. Bu bir ihtiyaç. Hele çocukken. Çünkü bedenin gelişiyor ve sen gücünün sınırlarını denemeye çalışıyorsun. Nerede deneyeyim neredeeeee, a ah, eelbette kardeşimin üzerinde. İşte orası biraz şenlikli.  Hatta bunun ihtiyaç olduğunu unutmazsak eğlenceli bile. Benim 9 yaş ve 4 yaş iki oğlan “karışma bize anne” diyerek resti çektiler mesela. Dövüşeceklermiş haşmetmeabları. “İyi”dedim, “Dövüşün bakalım”. Yaklaşık bir buçuk dakika sonra küçümen geldi böğüre böğüre tabii. “Dövüşmek istiyorsunuz, ama aynı güçte değilsiniz, size yardımcı olayım mı” dedim. Kabul ettiler. Muhabbet sohbet. Ağabeyin tek kolunu kullanmasında karar kıldık. Bu ihtiyaç ile paralel olarak “ben bu oyunu bozarım” tadında müziklere de ilgi duyduğunu farkettim 9 yaşındaki oğlumun. Tabii arkadaşlarından öğrendiği “hayatımın heycanı meycanı yok” tadı bana biraz tatsız geldi. Ama bu bir sinyaldi. Evde daha fazla “istiklal marşı, şehid tahtında, la ilahe illallah, refah marşı, bosna marşı, çeçen marşı, intifada marşı” sesi duyuluyor artık. Yani hayatımızın heyecanı meyecanı var artık :)
  • Kızımsa bedeninin gücünü tek başına denemek istiyor. Dövüşten sıkılıyor. Vurmak istemiyor ağabeyine. Ki tekvando dersi alıyor ikisi de. Teknikleri biliyor. Hocasının yanında gayet de güzel yapıyor. Ama evde dövüş, ona gerek yok. Ders o, derste öğrenilir. Evimizdeki barfiks demirinin üzerinde her gün daha da geliştiriyor esnekliğini. Ve tabii akrobasiyi de çok seviyor. Abisini, kardeşini ve hatta bebeği bile dahil ediyor eşzamanlı hareketlere. Ve tabii her şey muazzam, eksiksiz, tastamam bir düzen içerisinde(kader) gerçekleşiyor(kaza). Taşındığımız evde barfiks demiri olması ve taşınmadan önce ev tutmaya geldiğimizde karşılaştığımız ilk insanlardan birinin çocuklarla çok iyi anlaşan bir spor eğitmeni olması muazzam, eksiksiz, tastamam düzenin (kaderin) bir parçası değildir de nedir?
  • İnsan unutkan yaratılmıştır. Çocuklarıma “sana şunu hatırlatayım mı” dediğim mevzular vardır. Işığı kapatmak, ellerini yıkamak, sifona basmak gibi. Fakat eşimin ve benim yoğun olduğumuz günlerde çocuklarıma bir şeyleri hatırlatamadığımı farkettim. Şimdi yorgun, sinirlenmesin gibi. Yani hayatı ondan saklamak gibi bir şey bu. Biz böyleyiz, böyle yaşıyoruz ama o hayatımızın dışında kalıyor. Vazgeçtim. Hatırlatılacak mevzuları yine hatırlatıyorum. O da üzülüyor sürekli söylememe tabii. Bir de eril beyin sorunu hemen çözme odaklı sanki. Daha az kıvrımlı. Bu iyi ya da kötü değil. Bu, böyle. Sinirlenirse eğer “merak etme yav, çok büyük bir mesele değil, ben hatırlatıyorum çocuklara sadece” diyorum.
  • “Çocuklarımın bir hususta hevesle öğrenmelerini, yatay ve dikey eksenli derinleşmelerini nasıl sağlayabilirim” sorusu vardı zihnimde. Denedim yanıldım. En güzel cevabın “öğrenmeye hevesli biri olarak onlarla yaşamak olduğunu gördüm. Her an yeni bilgini ve yeni oluşların peşinde birini görmekten daha ilham verici ne olabilir ki? Hem bilgi, o bilgi ile ‘ol’mazsan ne işe yarar ki?
  • Sunmak insanın bir ihtiyacı. Burada bunları yazmamın sebebi de bu belki. Bir şey yapmak yetmiyor. Bir de sunmak. Hazırladıkları bir şey oluyor çocuklarımın. Bir resim, bir hareket, bir espri, bir söz. Ben müsait olmuşum olmamışım fark etmez. Onu ille sunacaklar. Geliyor dibime. Dolaşıp duruyor. Kafasında kuruyor. İlle onu sunacak. Sunmadan gitmiyor. Tuvalette olsam da yapacak o espriyi, misafir gelse de, telefonla konuşsam da. Onu sunacak. Ya da soracak. Yine kaldırabildiğim kadar tabii. Yoksa her şeyi sunmazlarsa spikolocileri şey 
  • Olmak diye bir yer var zannediyordum, oldum diye bir söz var. Halbuki olmak diye bir oluş varmış. Hep olmak. Hep çaba, süregiden. Yani okuyup bir yerde sırların çözülmesi değil mesele. Dünya boyunca hep olmak yerindeyim zaten. Burası olmak 
  • Kızımın kıyafetleri oğullarımın kıyafetleri arasında bir fark yok. Kız veya erkek oluşlarına göre değil, ihtiyaçlarına göre giyiniyorlar. İkisinin de görünmeyen yerleri aynı. Koltuk altları görünmüyor. Ve diz kapağından sonra bir çocuk eli mesafesi. Ve bol. Bu biraz da yaşam tarzımızla ilgili. Dağ tepe geziyoruz. Bir de oğlumun cumaya giderken giydiği kıyafeti var. İşt beyaz gömlek, fiyakalı bir hırka, siyah ütülü pantolon. Kızımınsa ev oturmalarına giderken giydiği cici elbiseler ve ev ayakkabıları. Nadiren giyindikleri zaman ses etmiyorlar. Faka iki gün üst üste böyle giyinseler arıza çıkarıyorlar. Niye hep kıyafet değiştiriyoruz diyorlar ki bence gayet haklılar. Hiç dokunmuyorum öyle deyince. Alıyorum kıyafetleri. Pijamalarıyla çıkarıyorum dışarı. Zaten üşüyüp kıyafet istiyorlar bir müddet sonra. Ne güzel böyle insanların kıyafetleri ile ilgili ne düşündüğünü önemsememeleri. Ne güzel insanların yüzlerine bakmaları. :)


bahar temizliği....

Bahar temizliği esnasında aklıma gelenler…
Beğenilmek istemek kötü şey mi? Değil sanki. Bak bana deriz daha bebecikken etrafımıza. Bak bana. Bak ce yapabiliyorum bak ve gül bana. Bak yürüyorum aç kollarını bana. Bak buraya ne çizdim bak bana. Bak nasıl atladım büyüksek yerden bak bana. Bak topa nasıl vurdum bak bana. Öyle diyoruz sanki birbirimize her sözümüzde birbirimize. Cennetten geldim buraya, yetmiyor buralar bana, bak bana. Beni dinle, beni önemse, beni sev. Bak bana. Bundan mı acep like peşine bu kadar çabuk takılışımız. Bunun farkına varalı daha çok bakıyorum çocuklarıma. “Anneeeea, bak sesini duyunca elimde toz bezi, elimmde patates, elimde süpürge, elimde çek-pas, elimde çamaşır, elimde bulaşık bakıyorum onlara. Bazen de yorgun oluyorum veya daha önemli başka bir işim oluyor. Bakamıyorum. Bu dünyanın sonu değil. Spikolocileri hiç şey olmaz.
Çocuklarım dünyayı benim kadar tanımıyor. Bunu defalarca hatırlatmak istiyorum kendime. 699 liralık bir yapbozu ben neden almayacağımı biliyorum ama o bilmiyor. Bununla ilgili bin kez de olsa konuşabilirim. Eğer iddiaları güçlüyse alabilirim de çünkü eşimin de benim de 699 lira verdiğimiz birer oyuncağımız, telefonlarımız var.
Sıkılınca, sıkıştırılınca bakıyorum. Nelerin altını kısabilirim? Onların altını kısıyorum. Dışarıdaki fazla sesleri kısıyorum. İçimdeki fazla sesleri de tek tek kısıyorum. İçimde uyanan bin türlü meselelerin çoğuna diyorum ki, seninle sonra ilgileneceğim, dünya yarın da var, ben gittiysem, mesele bitmiştir zaten, yok buradaysam, sizinle ilgilenirim. Belki de zaten adece yaralarımı sarmak içn gelmişimdir dünyaya. Fazla hayallerimin altını kısıyorum. Fazla beklentilerimin. İyi geliyor. Tekkkkker tekkkker gelin uleyn!
Madde ile kurduğum ilginç bir bağ var. Eski zaman insanlarını artık daha iyi anlıyorum. Kitaplıklarımız ve elbise dolabımız, iki komodin, iki şifonyer bir de konsolvari bir dolabımız mdf kaplamadır. Olsun, onlar benim. Neler gördük geçirdik birlikte. O odadan o odaya, o işlevden bu işleve evrilip durdular. Bu temizlik esnasında komodinlerimin kenardan hafif hafif açıldığını fark ettim. Hemencik bant yapıştırdım minicik minicik. Annemin evine gidince beni en mutlu eden şey uzun yıllardır orada duran şeyler oluyor. Sadece mutlu anılarla kayıtladığım için değil. Bazen de sıkıntılı anıları getiriyor eski eşyalar. Döküp saçıp gidiyorlar. Gerisi bana kalıyor. Paketleyip uğurluyorum. Teşekkür ediyorum iyi ve kötü görünen ama aslında tastamam bir silsile halinde beni var eden bütüne.
Kıyafet dikemiyorum. Ama öyle tamirler yapıyorum ki. Geçen gün bir baktım. Üzerimde 18 yıllık penyem, eşimin 16 yıllık eşofmanını(yav bu kelimenin Türkçesi yok)tamir ediyorum. Güldüm kendime. Bel lastiği yenileyebiliyorum. Paça kıvırabiliyorum. Artık kumaşlardan yastık bile diktim. Hatta minik oğlum şapkalı gömleklerini çekiştiriyordu. Abilerinden kalma pek de güzel şeyler, mis gibi pamuklu. Kestim şapkalarını(kapüşon , al sana Türkçesi olmayan bir kelime daha)bebek yastığı yaptım. Benden ilham alan kızçem tamir edilemez hale gelmiş çorapların ayağa denk gelmeyen kısımlarından minicik bebek yastıkları dikiyor artık. Diktiğim yastıkları pek beğenen oğlum dikiş makinesine oturdu bu neyin nesidir diyerek.
Çocuklarımın benim yanımda açıldığı gibi ailelerimizin, komşularımızın yanında bile açılmadığını farkettim. Evimiz sanki korunaklı bir alan. Bilmeklerini ve olmaklarını bizim yanımızda daha rahat belli ediyorlar.
Kendime yanlış yapma hakkı verdim. Yanlış yapmaktan o denli korkmuşum ki, bir şey düşündüğümde zihnimden geçen düşünce zinciri beni ilk eylemi yapmaktan alıkoyar olmuş. Öyle yaparsam böyle der, böyle derse şöyle olur sonra da öyle olur gibi. Sıkıldım. Bir yanlış yapayım bakayım. Geri vitese takarım. Baştan alırım. İnsanım. Tevbe ne güzel şey.
Özellikle ev işlerinde ve mutfak işlerinde odaklanma problemi yaşıyordum. Tam bir odayı topluyorum bir de bakmışım öbür odayı topluyorum. Bir odayı toplarken o odadan çıkmamayı denedim  Kenara bir sepet koyuyorum. Adı da, diğer odalar sepeti  O oda bitiyor. Öbür odaya. Diğer oda sepeti de yanımda.
Bir nesneyi ortaya öylece bırakıyorum. Bir tül parçası. Bir koli. Bir lastik kutusu. Günlerce oradan oraya sürünüyor. Bingo. Sonunda onunla bir şey yapılıyor.
Evi dağıtma hakkımı kullanıyorum. Böylece ne çok iş yaptığımı ailecek anlamış oluyoruz. Misafir geline bıtbıdılar gıpgıpda olmak zorunda değil. Sepet diye bir mükemmel bir icat yaratma kabiliyyeti vermiş Allah, sepetleri kullanalım.
Çocuklarımla tüm gün ilgileniyorum. Temizlik yemek yaparak . Yemek yapmazsam doymazlar. Temizlik yapmazsam aradıklarını bulamazlar.
Bazen aptal olduğumu düşünüyorum. Sonra gülüyorum, bu aptallık değil, bu iyilik. Aptal denilircesine iyilik. Vazgeçmeyeceğim.
Bazen çocuklarımın çok üzüldükleri hadiselerde ağlamak yerine kendilerini korumaya alarak kahkalarla güldüklerini fark ettim.
Yoğun stres altında kaldıklarında yardımcı olmam gerekiyor. Akran zorbalığı vs. Sakinleştiriyorum. Sarılarak. Dinleyerek. Kardeşlerine durumu açıklayarak. Bazen bir odada yalnz dinlenmesini sağlayarak. Bazen yanıbaşımda tutarak.
Özellikle bir şeye odaklandığımda sinirli gibi göründüğümü farkettim. O sırada ne kadar abuk espri varsa yaparlar. Nereden duymuşsam artık “dikkatimi çekmeye çalışıyorlar” der ve sinirlenirdim. Ezber bir cümle bu. İçi boş. Beni güldürmeye neşelendirmeye çalıştıklarını farkettim. Güldüm. Ama böyle kahkaha ile. Çünkü mesele iyi espri duymak değil. Onların beni neşelendirmek istemekteki iyi niyetlerine bol bol güldüm. Yavruuum, Allah iyiliğini vesin sen beni güldürdün diyerek. Vazifeleri tamamlanınca gittiler yanımdan, kaldığım yerden devam edebildim işime. Oysa gülmediğimde, öyle bet öyle ciddi durduğumda ikna olana dek gitmiyorlardı yanımdan.
İstekler kabiliyyete dönüşür, kabiliyyetler isteğe değil. Oğlumun resim isteği, kızımın jimnastik isteği kabiliyyete dönüştü. Sönebilir, coşabilir. Hayat, bakalım neler gösterecek.
Yağmur, yağmur, yağmur. Bir yağmur yağsa ve doyasıya yıkasa bizi. Yaralarımız iyileşse de öbür yaralarımızı tamir etsek.

müslümanca yaşama neşesi....


Meselemi aradım ilk gençlikte.
Meselem neydi?
Filistin işgal altında. Tamam, meselem İsrail o zaman. Ne, Yaser özel uçakla Avrupa’da el üstünde mi tutuluyor. Zaten bu Araplar Osmanlı yıkılırken de…. Çevir rotayı. Sonradan Ahmed Yasini öğreneceksin nasıl olsa. İntifada ve İntifada Mütemirra. Meselem ne olsun ne olsun? Amerika. Evet evet. Amerika. Aslında şey tabii bunları Yahudi lobisi yönetiyor. Tabii canım. Zaten bu herifler nereye girseler orada ticareti ele alırlar. Patlat oradan bir şiir. Amerika sen busun, …. çocuğusun. O da mı değil? İngil mi tere çıbanın başı. Heh, buldum. Tamam. Artık rahatım. Zaten oralar hep sömürgecilik. Kapitalizm ve pek tabii liberalizm. Oradan biraz Marks sosu dök ve "katı olan her şey buharlaşsın". İsmet Özel yetişsin oradan “neden hiçbir zaman sistemin tüm bunları konuşmama rağmen benimle uğraşmayacağını” anlatsın. Pasif direniş nedir? Biraz Nietzsche az Heidegger ve tabii ki Wittgenstein. Sahi doğru yazdım mı aman entelektüelliğimin abdesti kaçmasın. Dil varlığın nesidir iyice ezberleyeyim komşular ayıplamasın. Yatsının sünneti kaçtı felsefe okurken kimse duymasın. Sabaha kadar komplo teorisi konuşalım teheccüdü Macit Gökberk kılsın. Sezai Karakoç beni sabah namazına kaldırsın.
Meselem meselemin ne olduğunu bilmeyişimdi. Güncelin ayrıntısında boğulmuş, yan dairesinden kavga sesleri gelen çoğu insanın gayri ihtiyari duvara yaklaşacağı gibi ben de kulağımı ayrıntının ayartısına ayarlamıştım. Radyo frekansları arasında gezerken bir yerde durmuşum da birkaç radyo istasyonunu birden çekmiş gibiydi zihnim. Şuradan hadis usulü çekiyor buradan Aristo. Ne onu duyuyorum, ne onu! Ne bundan geçebiliyorum ne bundan!
İşi hislerimle götürüyordum. Hissiz olur mu, asla olmaz. Fikirsiz histen ne iş çıkar? daiş çıkar.
Bu yazı bir “ben yaptım siz yapmayın gençler yazısı” değil. Yok öyle bir Dünya. . Sen biriciksin. Senin yolculuğunla ilgili hiçbir bilgi sahibi olmadan sana nasıl şunu yapma, şunu yap diyebilirim. İslam, İslamdır. Gerisini konuşuruz. Çay koy.
Fikirler okuyordum hayatımda herhangi bir karşılığı olmayan veya hayatımdaki karşılığını henüz göremediğim. Üst perdeden emirler. Herkes okuyun diyordu. Okuyun, okuyun, okuyun. Genç yaşta bizim ulaştığımız refah seviyesinde değildi onlar, ne işim vardı başka. Onların o kadar kitapları yoktu ve onların ikinci bir pantolonları. Onlar okul yürüme giderlerdi ve onlar burs almazlardı. Onlar onlardı canım tartışılmazlardı. Tartışıyorduk ama dibine kadar bilmiyorlardı. Sanki varken yapmıyorlardı. Neden peki şimdi varlık zamanında tek pantolonla idare etmiyorlardı. Amanın aman Allah dilimize düşürmesindi. Ellerinde kırmızı kalemleri olur 20’li yaşların ve çarpı atarlar bunu unutmuşlardı
Unutmadım ben. Hep hatırlatıyorum kendime. 30’larının ortasında, 4 çocuklu kendimin içinden çıkıp karşıma oturtuyorum 18 yaşımı. Bak tatlım diyorum lütfen bana oku deme. Bana esmeyi anlat, bana sevmeyi anlat.  Allahı sevmek bir insanı sevmekle başlar. Yavrum sevmekten korkma. Bulutlara bak. Uzun uzun yürü. Kendini sev. Aşık olacaksın. Bu hep olur. Bu kötü bir şey değil. Ama üzgünüm çok iyi bir şey de değil. Yanacaksın, kavrulacaksın. Bu hayat. Yaşayacaksın.
Cahilliğimi bilmekle aşacağımı düşündüm ilk gençlikte. Olmadı. Cahilliğimi ancak eylemle aşabilirdim. Hislerim, fikirlerim ve eylemlerim. İki nokta arasındaki en kısa yol doğru değildir aslında. Riemann geometrisi ve Einstein. İki nokta arasındaki en kısa yol eğridir. Eğriltir. Eğileceksin ki doğrulacaksın mı demektedir?
Akıl diyordum akıl. Aklımızı geri plana itmişiz. Ondan bunlar. Ne ezber konuşuyordum ne ezber. Mangalda kül... Bizim akılla hiçbir zaman bir sorunumuz olmadığını bilmiyordum. Akleden kalp tabiri idi islam. Akleden kalp. Akleden kalp. Akleden kalp. Zikr yapıp çekeceğimi Hacc Suresi 18. ayette "(Seni yalanlayanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette akleden kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur." diyordu Rabbim. Atina’dan başlayan ve yüz yıl önce Nietzsche eliyle bitirilen Batı felsefesinin sorunu imiş akıl. Ve tabii Şarlman ve İslam’ın onu nasıl tetiklediği.
Hakikati bilirken hakikati arıyorum. Daha neler neler bilmediğim için çok mutluyum. Çocukluğumun sonlarında bir tetrisim olmuştu. 99. Seviye bitince öyle mutsuz olmuştum. Şükür ki yaşamak oyunu hiç bitmeyecek.
Müslümanca yaşama neşem bitmesin Allahım, amin.
(bu yazı, buram buram Yusuf Kaplan kokmaktadır)

Rüzgar gibi.


Çocukluğumda sıradan olmak pek önemliydi. Farklı olmamak. İlk gençliğimde bu farklı olmaya evrildi. Farklıydım ben herkesten. Anlamıyorlardı, zaten anlayamazlardı da.
Oysa her can biricik.  Bi-ri-cik. Duyguları, düşünceleri, kabiliyetleri ile biricik.  Bunu hissetmek yolculuğumu kolaylaştırdı. Ben de biriciklerden bir biricik idim. Seçimlerim “farklı” değildi. “Bana has”tı. Bu beni rahatlattı. Konuşlandığım yer konuşmamın içeriğini belirledi. Bundan sonrası kolaydı.
Dört çocukla, işine aşık bir adamla, ev işlerine yardımcı almadan, haftada 5 program yapmak kolay değil. Zorlanıyorum. Ama bunu istedim. Başıma neler geleceğini ince ince hesapladım. Kurdum kurguladım. Halen de kurguluyorum. Kurgularım elbette birebir geçekleşmiyor. Ummadığım ferahlıklara gark olurken, hiç beklemediğim sıkıntılarla boğuşuyorum. Hallederiz dediğim sıkıntıları halledemiyor, ne yaparım şöyle olursa dediğim meselelerde kapıların önümde açıldığını görüyorum. Kaderin kazası önümde gerçekleşiyor, seyrediyorum.  
Maddi ve manevi imkânlarımın yetiştiği kadar az müdahale çok yoğunlaşma ile dört insanın büyüyüşüne şahitlik ediyorum. İki ileri bir geri. Sürekli bildiklerimle sınanıyorum. İddialarımla. İddialarımdan birer birer vazgeçip yerine daha büyük iddialar koyuyorum. Onlardan da vazgeçeceğimi bilerek. Selamet yurduna ulaşana dek bunun böyle devinip duracağını hissederek.
Birbirimizi hemen anlayamadığımız hususlar oluyor. Konuşuyoruz. En çok da kızımla. Oğullarım daha kısa cümlelerle daha net ifadelerle isteklerini ve üzüntülerini belirtiyor. Kızımsa olayları değerlendirmek istiyor. Ve onu neyin üzdüğünü bulmak bazen günler alabiliyor. Çünkü o da benim gibi konuşurken kendini tanıyor.
Anlaşmazlıkları var. Olmaması mümkün mü? Elbette değil. “Abine öyle söyleme, kardeşine öyle yapma” cümleleri çıkıverdi başlarda ağzımdan. Sıkıldım. Kurulması gereken cümleler boşlukta beni bekliyordu. Zihnimi yormalı, niyetimi yönlendirmeli ve o cümleleri çağırmalıydım. Çağırdım. Geldiler. Rabbim izin verdi, ağzımdan çıktılar.
“Seninle oynamak istiyor. Bunu nasıl söyleyeceğini bilmiyor”
“Yaptığın resmi çok beğendi. O da senin gibi resim yapmak istiyor. Bunun için ağlıyor.”
“Senin kurduğun bu oyunu çok beğendi. O da böyle bir oyun kurmak istiyor. O yüzden oyuncaklarını alıp kaçıyor”
“Kalemi elinden alıp kaçtı çünkü yakalamacılık oyununa senin de katılmanı istiyor”
Kaç kez kurdum bu minvaldeki cümleleri bilmiyorum. Belki de bazen yanlış tespitte bulundum. Bunu kim bilebilir Allahtan başka. Derdim doğru tespitte bulunak da değildi zaten. Her ne olursa olsun iyi niyetle bakabilmek. Gayem bu bakış açısını sabitleştirebilmek hayatımızda. Onlar da bazen bu cümleleri kuruyor. Canı sıkılan taraf karşı tarafın iyi niyetli olduğunu er ya da geç hatırlıyor.
Tüm bu iyi niyet cümlelerinin unutulup da gerginliklerin had safhaya çıktığı da oldu. Öyle bir halde buldum ki çığlık kıyamet içinde, ilk aklıma gelen şeyi yaptım, bedenimin tüm gücü ile birini bir yana birini bir yana ayırdım. Fakat o da nesi? Vazgeçmiyorlardı. Bir daha, bir daha, bir daha. Ne yapacaktım? Doğru bir tavır vardı ve o kıvamı tutturamıyordum. Düşündükçe fark ettim birbirlerinin güç sınırlarını deniyorlardı. Fakat benim müdahalem sebebiyle son sınırı hiçbir zaman göremedikleri için o noktayı aramaya devam ediyorlardı. Kaçtım. Kavga etmeye başladıklarında onları izlemekten kaçtım. Tuvalete kaçtım. Birbirlerinin canlarını yaktılar. “Canını yakarsam canım yanar, canım yanmasın”  dediler sonunda.
Yemek istekleri farklı olabiliyor. Yetişmem mümkün değil. Tam yemeğe koyulmuşken “anne şunu da pişirsene” cümlesi kurulunca “birlikte pişirelim” diyorum. Bazen yapıyorlar bazen işleri oluyor :) Onların işi olsun yeter ki. Ben birkaç çeşit yemek yaparım :)
Bir düzenimiz var. Evde ve dışarıda işlerimiz var. Yemek, temizlik, ev düzeni, bahçe işleri, benim vaazlarım, eşimin dersleri, ziyaretleri bitmek tükenmek bilmeyen projeleri, çocukların kursları, çocuk veya büyük misafirlerimiz, çocukların arkadaşlarına gidişi, kapı önünde oynamaları, bilgisayara indirmemiz gereken dosyalar… Tüm bunları bir denge halinde yürütmemiz gerekiyor. İlla ki bir yerde birinin bir yahut birkaç isteği yapılmamış oluyor. Çünkü eşim ve ben etten ve kemikten birer insanız. Birinin canı yanıyor. Biri ağlıyor. Biri diğerlerinden daha az sevildiğini düşünüyor. Gözlerinin tâ içine bakıp “sen benim biriciğimsin, ben bir insanım, eksik veya yanlış yapabilen biriyim, seni çok seviyorum” diyorum. Çözüm bu kadar basit mi? Şimdilik bu kadar basit. Bazen de eşim veya ben kendimizi gerçekleştiremediğimizi, kendi sesimizi duyamadığımızı fark ediyoruz. O zaman çanlar bizim için çalıyor. Bunu onlara söylüyoruz. “Kendimi iyi hissetmiyorum, yorgunum, sana kızgın değilim, sadece yorgunum, sakinliğe ihtiyacım var” diyoruz.  Daha doğrusu ben bu cümleleri ya kendim için ya da eşim için kuruyorum.
Hayat geçip diyor. Rüzgar gibi.
yalnızlık bir ihtiyaç, tek başınalık bir tercih.

anlam....

yaşamda olaylar önemliymiş benim için. yaşadığım olaylara göre şekilleniyormuş duygularım. halbüse aslolan olaylara yüklediğim anlamlarmış. yüklediğim anlamlara göre şekillenirmiş duygularım. ve sonrasında düşüncelerim, alışkanlıklarım. nihayetinde hayata bakışım ve karakterim.

kabul diye bir yer var. olduğun hali kabul. tüm varlığı olduğu hali ile kabul. burası mühim. tüm varlığı, olduğu hali ile kabul. bunu istiyorum. akışa teslim olma hâlini istiyorum. çünkü akış hep iyi yöne. bu savaşların olmadığı, kötülüklerin yapılmadığı anlamına gelmiyor. iyisiyle kötüsüyle böyle bir akış var burada. ve bu akış bütüncül bir bakışla bizi bu rüya aleminden gerçek aleme taşıyor. .

kabul, iradesizlik değil. rüzgarda savrulan kuru bir yaprak değilim. ben varım, iradem var. ama Rabbim murad etmese tüm bunlar olmazdı. biz irade ettik, evet. ama o izin verdi. o izin vermeseydi olmazdı. eğer o tüm başıma gelenlere, varlığın başına gelenlere izin verdiyse, ki verdi, kabul. kabul, kabul.

başa dönelim. olaylar var. yüklediğim anlamlar. olayları kabul edip onlara iyi anlamlar yüklemek. irademi görmek. muradını görmek istemek. tefvîz.

"hak şerleri hayreyler. zannetme ki gayreyler. arif ânı seyreyler. mevla görelim neyler. neyerse güzel eyler"
dünyaya bir çocuk getirdim. onu besledim. bakımını yaptım. onu sevdim. onunla konuştum ve oyunlar oynadım. çocuk büyüdü ve inancımla ilgili sorular sormaya başlayınca bir duraksadım. ona inancımı nasıl anlatacaktım. sanki ben başka biriydim de inancım başka biriydi. ya yanlış yaparsam korkusu öyle sarmıştı ki. sanki beslerken, bakarken, severken, konuşurken ve oynarken yanlış yapmamışım da sadece inancım ile ilgili yanlış yapabilirmişim gibi geliyordu.
silkelendim.
çocuklarım sordukça, tüm inancımı, onun bildiği kelimelerle, tane tane, sakin sakin, kibar kibar anlatıverdim. elimizdeki ve evimizdeki bir kutudan gelen görüntünün gerçek değil temsil olduğunu algılayabilen bir duyarlılık seviyesine sahip çocuklarımın soyut kavramları anlayamayacağını düşünmekten vazgeçtim.
göklerde ve yerde âlemleri yarattın, hüküm de sana ait. teslim oldum. iman ettim.
böyle olmasını murad ettin. oldu. aldım, kabul ettim.
niyetim neydi bilmiyordum. büktüm, çevirdim, senin istediğine yönelttim.
günümü, ayımı, yılımı, ömrümü kuşattın. nereye dönsem senin imtihanın. fark ettim.
mutlu olmanın yolu mutsuz olmaktan geçiyor. burada, bu dünyada.

başarılı olmanın yolu başarısız olmaktan geçiyor. burada, bu dünyada.

hastalık ve hasta olmama hali toplam olarak sağlık tabii bir de.

fraktal geometri....

yıllaaar, yıllar öncesi.
geometri ile ilk karşılaştığımda dedim ki.
e bu şekiller doğada yok ki, hiç tam küre bir elma görmedim ben.
güldüler, vallahi ben ciddi idim.
meğer kolektif bilinç devrede imiş de, fraktal geometri hesaplamaları meşhur imiş Dünya'nın bir çok yerinde o günlerde.
bana duymak ancak nasip oldu.

ML'ye ısrar kıyamet N.hocayı attım bayram tebriği için. Ya hu, bu nasıl hafıza, iki yıldır gözükmüyorsunuz dedi, büyük oğlan hafızlığa başladı mı dedi, kuran kursu hocası hanımın ne yapıyor dedi, neden kahvaltıya çağırmıyorsunuz dedi. hocam şehir dışına gelmiyorsunuz zannediyorduk deyince ML, artık 500 kişiye konuşmuyorum, 50-100 kişi ile buluşalım, muhabbet edelim dedi.
çocuklarıma saymayı öğretmedim. okul öncesi eğitim de almadılar.
günü gelince ona kadar saydılar. günü gelince yüze kadar. büyük oğlum günü gelince çarpmayı keşfetti. günü gelince çift rakamlı sayıları çarpmayı.
yaptığım şey, bu zamanın en zor şeyi aslında. günlerinin gelmesini beklemek.

binlerce sayfa kitap okudum onlara. yaptığım tek şey bu. okumayı da bu şekilde öğrenecekler. biliyorum. heyecanla o günü bekliyorum.

derdim okumaya geçmeleri değil, okumayı sevmeleri de değil. okumaya karşı direnç göstermeye sebep olan o abuk hadiseleri yaşamasınlar yeter.

bilim insanları bu tür öğrenmeye duygu componentlerinin de katılımıyla consolide edilmiş öğrenme diyor. bilgiyi içselleştirmek, işine yarayan veya yarayacak olan bilgiyi yutuyor böyle öğrenen çocuklar. bu şekilde öğrenen çocuklar, varlar.

Birkaç yıl önce 5 milyon kitap sayfa sınıf(Google Book veri tabanı) üzerinde bir araştırma yapılıyor. acaba insanlık ol arak en çok hangi kelimeleri kullandık. cevap duyularımız oluyor. en çok duyularımızdan bahsediyoruz.
antroposantrizm.
insan merkezcilik.
İslam'ın taban tabana zıddı.
kurtulmam gereken hastalık.

sene 2017.
insanlık olarak 7 yeni gezegen bulduk.
yenilerini arıyoruz.
Çok daha fazla bulabileceğiz muhtemelen çünkü yıldızların ışığını kapatıp etrafını inceleyebilen bir teknoloji geliştirdik.
karbon bazlı, çözücüsü su olan bir gezegen arıyoruz.
neden birinci çoğul şahıs ile konuşuyorum.
çünkü kuantum.
kolay gelsin hepimize.
modern tıbbın nasıl yığıldığını anlayacağım diye anam ağladı.
şimdilik anladığım şu:
kılavuz denen bir şey var. saygın bilim insanları pek önemsemiyor bunları. lalettayin buluyor.
bilimsel yayınlar var. saygıdeğer bilim insanları bir yayının hangi dergide yayımlandığına ve atıf alıp almadığına bakıyor.