çocuk giydirmek....

Bir gün geldi ve çocuklarım üstlerini değiştirmek istemediler. Çünkü onların anlam dünyalarında neden üstlerini değiştireceklerine dair bir fikir yoktu. Üzerindeki lekenin onu rahatsız etmeyişi, havanın bana göre sıcak veya soğuk oluşu, kıyafetleri nasıl giyeceğinin onun çocuk zihnine çok karmaşık gelmesi ve benzeri sebepler olduğunu hissettim. Peki vazgeçtim mi, elbette hayır.

İşlem basit, teklif ediyorum. "Tertemiz olalım mı annecim" diyorum. Bir reddediyor, iki reddediyor sonra bazen kabul ediyor, bazen neden reddettiğini söylüyor., bazen akşama dek öyle geziyor.

İçimden kendime sürekli "bu senin meselen, sen çözmelisin"diyorum. Çünkü bu çocuğun çözmesi gereken bir mesele değil. Ben beklentimi düşürmeliyim. Dilimi, sözcüklerimi süzgeçten geçirmeliyim. Niyetlerimi kontrol etmeliyim.

Çocuğum lekeli bir kıyafetle dolaşırken zihnimde ilk canlanan şey "ya biri çocuğu bu şekilde görürse" oluyor. "O bir çocuk ve ben yetersiz bir anne değilim" diyorum kendime sürekli. Ananem Pomak, dedem Arnavut muhaciri idi. Balkan harbinde Trakya'ya yerleşmişler. Köye girer girmez sabun korkmaya başlardı. Sonra sonra İstanbul'a göçmüş büyük dedem. Benim çocukluğuma dair anılarımın çoğu Eyüp Sultan'da, aile apartmanında geçiyor. "Biri leke görürse, biri aniden gelirse, biri laf ederse, biri kaş bükerse" cümlelerini çokça hatırlıyorum. Birkaç komşu anım da var. Sonra okul tabii. Bir yerinde leke görmesinler, bazı çocuklar çok.... Bu yük ile yaşamak çok fazla. Temizlik, eyvallah. Ama bu lekesizlik insanoğlu için çok fazla.

Peki bu çocuklar nasıl mahremiyet öğrenecekler diye de düşünüyordum bir taraftan. Benim ilk iki çocuğum da 5 yaş civarı mahremiyet geliştirdiler. Kardeşlerinin yanında giyinmek istememeye başladılar. Tuvalette iken kapıyı kilitlemeye başladılar. Tabii kilitlemeyi unuttukları da oluyor. Islanıp değişmek istediklerinde birden soyundukları da. Ama bence bu bizim de bu şekilde hareket etmemizden kaynaklanıyor. Anne ve baba olarak biz tuvalette iken kapıyı kilitliyoruz. Anne ve baba olarak biz çocuk kendini birkaç dakika oyalayabilecek hale geldiğinde kapıyı kilitleyip giyinmeye başlıyoruz. Çocuk da "demek ki bu iş böyle" diyor.

Çocuklarım kıyafetlerini sağa sola attılar. Derinlik ölçüyorlar dedim. Ama bunu oyun haline getirirse ve benim canım sıkılıyorsa "Artık çorabını gidip almak istemiyorum, çorabının kaybolmasını da istemiyorum, ne yapalım" dedim. Bilmem kaçıncı kez dememde ya atmaz, ya gider alır. Çünkü çocuğumun öğrenmesini istediğim şeyin ne zaman öğrendiğinden çok nasıl öğrendiğini önemsiyorum.

Çocuklarım dışarıda yalın ayak dolaşmak istediler. Bir süre sonra ayakları acıdığı için vazgeçtiler. Yeter ki cam kırığı çivi vs. olmasın. Elimden geldiğince risksiz yerlere gidiyorum ben. Gönlüm rahat oluyor. Tüm bunlarla beraber çocuklar düşe kalka büyür :)

Çocuklarım yalın ayak dolaşınca, etraftaki çocuklardan daha ince giyinince, üzerlerindeki kıyafeti oraya buraya atınca etrafımdaki insanlardan tepki aldılar. "Ayağına bir şey batar, üşütür hasta olursun, kıyafetlerin çalınır" gibi şeyler. Başlarda çocuğumu bunlardan korumaya çalıştım. Fakat sonradan fark ettim ki bu sözler çocuğun değil benim sinirlerimi bozuyor. Çocuğum oyununa devam ediyor. Bense kötü anlarıma geri dönüyorum. Böyle anlarda önceden lafı söyleyen kişiye bakar, cevap arardım. Oysa şimdi çocuğuma bakıyorum. Çocuk bazen oyununa dönmüyor da melek melek bir bana bir üçünü şahsa bakıyor. Üçüncü şahıs da bir süre sonra bu söylemin işe yaramadığını fark edip bundan vazgeçiyor. Çünkü çocukta herhangi bir karşılığı yok bu kullanılan dilin.

Bir şey daha. Bizde dört tane var ya şimdi. Çocuğun dediklerine, giydiklerine, yediklerine takma! olasılığımız epey düşük. Rahatlık oradan ileri geliyor da olabilir :)

süregiden....

eskiden günler vardı. günler başlardı ve günler biterdi. şimdi günler süregidiyor ve bu bir sıkıntı değil. sanki olağanı bu imiş de ben yeni kabullenmişim gibi. dördü de uyudu. gün içinde ne yaşadığımızı uyudukları zaman anlıyorum sanırım.

hayır hayır okuyucu. bu bir "herkeş çok çocuk yapsın" yazısı değil. sanırım bir süre öyle şeyler saçmalamış olabilirim. eğer sen de denk geldiysen hakkını helal et. cahillik işte, bilmiyordum.

öğrendim ki çocukları biz yapmıyoruz, buna îmânım her geçen gün daha da artıyor. onlar tam da zamanında geliyor. tam da zamanında derken pembe beyaz uçuş uçuş tüller gelmemeli akla. öyle değil. yani "ah canım bebeğim sen geldin ve bizi çok mutlu ettin" değil. bebek öyle bir şey değil çünkü. evet çok mutlu ediyor seni ama sadece o kadar değil. hikayenin tamamı o değil. endişe, kaygı, huzursuzluk, kendinden ödün verdiğini hissetmek, fedakarlık, yorgunluk, zahmet, uykusuzluk, ter kokmak. hikayenin tamamında bunlar da var. işte buna kusurlu güzellik diyoruz. bu tam da olması gerektiği gibi bir hissiyat veriyor insana. "hayat bu yâ hû" demiştim ben çok ama çok ama çok sıkıştığım bir gün. işte hayat bu. köşeye sıkış, çare ara, acizliğini hisset, Yaradan'dan ve kullarından yardım iste ve o yardımın gelmesini bekle. hayat bu işte.

sığınmak....

insanın ne olduğu üzerine düşünüyorum. karşımda istediği olmadığı için kendini yere atmış yaşı küçük bir insan var ve ben boş gözlerle ona bakıp insanın ne olduğunu düşünüyorum. 

insan hırsına düşkündür, insan zayıf yaratılmıştır, insan acizdir diye tekrar ediyorum içimden. karşımdaki, ayaklarımın dibindeki, kucağımdaki, sırtımdaki o küçük canlıya bakıp bunları tekrar ediyorum. sonra gözlerimi göğe kaldırıp aynı sözleri tekrar ediyorum.

sığınıyorum yâ Rabbî.
zayıfım, acizim, yardım et.
beni sebep-sonuçlardan, beni kendimi suçlamaktan,
beni hassas duyargalarımın hep başkaları için çalışmasından ve tam da o sırada beni kendime yontmaktan
beni boş laflardan, beni çok laflardan,
beni pedagojiden, beni içeriklerden ve ve beni zamana sövmekten
koru.
(amin)

melekeler ve zaaflar....

henüz çocuğum yokken en çok merak ettiğim şey çocuğumun neye ihtiyacı olduğunu nasıl anlayacağımdı. ilk bebeğimde anladım ki bir bebek neye ihtiyacı olduğunu etrafına bir şekilde duyuruyor. fakat kaygılarım, endişelerim ve korkularım bu sesleri bastırmama sebep oldu. başkalarının hikayelerinden kendi hikayeme dönebilmem epey zaman aldı. 

evimize bir bebek daha gelince merak ettiğim konu ise ikisine birden nasıl yeteceğimdi. "biriyle ilgilenirken diğeri ne yapacak"diyordu bir ses. bu ses benim içimden gelmiyordu. dış güdümlü idi. benim böyle bir korkum yoktu aslında. korkmadığım gibi de oldu. ikiz büyütür gibiydim. ikisi de bezliydi. ikisi de döke saça yiyordu. ikisi de güvenlik sınırlarını tam bilmiyordu. bu dezavantaj gibi gözüküyor. benimse çok kolayıma geliyordu bu iş. nasıl olsa çocuk büyütüyorum ve hep başındayım. ha bir ha iki diyordum. 

üçüncü ve dördüncü bebeğimde de durum değişmedi. dört çocukla evde yalnız olduğum zamanlarda en fazla sıkıştığım nokta ortanca oğlumun tuvalete oturmasına ve temizliğine yardım ederken bebeğimin ağlaması. o da bir-iki dakikalık mevzu. 
tabii bu rahatlığı eşime borçluyum. eve geldiğinde evi olduğu haliyle kabul eder. onun sevdiği bir yemek yoksa "hallederiz" der. bu yüzden de onun gelişi neşemiz olur. tabii ikimiz de bazen içinde bulunduğumiz yoğunluğa pes deriz. pes denilmeyecek gibi olmuyor çünkü :) aynı anda bahçe dahil evin her yeri dağınık olabiliyor. o durumda birbirimizi görmeye çalışıyoruz. ben "bittin sen bi çık şu evden" diyorum. o çocukları alıp bahçeye iniyor. bi yolunu buluyoruz. 
dört çocuğun ihtiyaçlarını da karşılayabiliyor muyuz peki? fiziksel manada evet. yemeklerini severek yiyorlar, kişisel bakımları vaktinde yapılıyor, hareket etmeleri ve arkadaşları ile oynayabilmeleri için uygun ortama sahipler. 
Bizi düşündüren kısım ise melekelerini ve zaaflarını hakkıyla keşf edip edemeyeceğimiz? izliyoruz, konuşuyoruz, aramızda istişare ediyoruz, büyüklerimizle istişare ediyoruz, yaşıt çocuk sahibi olan ebeveynlerle istişare ediyoruz. çabalıyoruz. niyetlerimizi diri tutmayı nasib etsin Rabbim....

maksimalizm....

minimalizm falan bize gelmez âbisi. evimizdeki her dolap ıncık cıncık dolu. yaşamak seviyoruz çünkü. böyle dibine kadar yaşamak.

o yüzden de evimiz dağınık. bildiğin dağınık. her şeyin bir yeri var çok şükür. önceden o düzeni de kuramamıştık. şimdi her şeyin bir yeri var ve o şeyler o yerlerde değiller.

ev sahibimiz merdiven altına bir sürü raf yapmış bir de kapak çakmış güzelce. Allah razı olsun. orada yok yok. büyük çocuğa olmayan bir küçük tarafından giyilmeyi bekleyen ayakkabı ve terlikler, kavanozlar, turşu, salça ve soslar, marangoz malzemeleri, tamir malzemeleri, pazarcılara vermek üzere biriktirdiğim plastikler ve poşetler, çuvallar....

salondaki uzun dolapta, nâmı diğer konsol, bir tarafta seccade, tülbent, takke, tesbih, dantel ve kadife masa örtüsü, ve annemin verdiği gümüşler. bir tarafta ipler, tığlar, iğneler, şişler, sökükler, yırtıklar, yarım işler, örnekler.

mutfakla ilgili her şey mutfaktadır. ama her şey. iş yapmaya başladım mı her şey elimin altında olacak. oraya buraya gittim mi kafam dağılıyor benim. ve eşyalar öyle çok üst üste durmayacak. çocuklara şunu ver annecim dediğimde bilecekler ki şu orada. ikide bir yeri değişmeyecek. ve rahatça alabilecekler. tezgah ve yer sofrasının üzeri toplu olacak. bi köşeyi sarma, doğrama, soyma köşesi ilan ederim her mutfağımda. elimi kolumu rahat hareket ettireceğim, musluktan su sıçramayacak bir köşe. bıçak mühim. etrafı çelik kaplı sağlam bir süzgeç. bu çok işe yarar. mutfakta öyle çok şey süzülüyor ki. bir tane bıçağın olsun güzel olsun yeter. plastik hiç olmasa da olur. büyük cam kasede yeşillik yıkamak diye bir şey var mesela. yıkarsın koyarsın kâseye. o görüntü. hey maşallah. hayattan daha ne beklentisi olabilir yani insanın. tabaklar ucuz yollu olsun porselen veya cam olsun. benim bulaşık makinemde en çok kaseler yer kaplar. yoğurtçu benim bebeler. dökülmesin diye minik minik kaselerle koyuveririm önlerine. bol bol tahta kaşık. tahta kepçe bile var arayınca bulunuyor. on tane var galiba bizde. cilâsız tabii. kırılınca hiç üzülmüyorum. çıra niyetine kullanıyorum. tencerenin fazlası ruh darlığı. ne gerek var efendim. bu yemekler bitmeden neden yeniden yemek pişiyor bir kere. böyle diye diye evdeki dünden kalan yemeği yememe olayını bitirmeyi planlıyorum :) ama daha güzeli az pişirmek. yemekten bıktırmamak. ay ne güzel pişirmişsin annecim yine pişir dedirtmek :) kiler dolabı rahatladıkça ben de rahatlıyorum. ML ne lazım dediğinde şöyle derim. Barbunya var kuru gıda alma onu bitirelim. Kuru üzüm var kuru meyve alma onu bitirelim. Fıstık var kuru yemiş alma onu bitirelim. Yani önce var olanları sayıyorum alışveriş listesi yaparken. Çünkü olmayanları almakla bitirmek mümkün değil. Birkaç kalem var mutfak alışverişinde. Bakliyat, pilavlık ürünler, unlu mamüller, et ve ısıl işlem görmemiş sucuk, süt ve süt ürünleri, sebzeler ve meyveler, kavanozlanmış ürünler(bal, pekmez, tahin, turşu, sirke, sos) alışveriş listesi yaparken bunları aklımdan geçiriyor, buzdolabına ve kilere bakıp ML'ye söylüyorum. Bol bol yer örtüsü. Yer örtüsü temiz olunca ferahlıyorum ben.

Hela ve hamamın önündeki dolaplarda bol bol bol bol tahta bezi. bir kıyafet yırtılana kadar giyeriz biz. yırtıldı mı da tahta bezine dönüşür. karbonat, sirke, arap sabunu ve kese. evet evet kese süngerden iyi bir ovucu. eskimiş bir kese ile ovarken farkettim. hem bildiğin kumaş. toprakta eriyip gidiyor. belki on tane ayak havlusu. hani şu üzerlerinde ayak resmi olan muhteşem icat. o süslü püslü takımlarım kenarda bekliyor havlular rahat rahat kullanılıyor. zeytinyağlı sabun ve gül suyu. hem ağızda çekmek için hem de nemlendirici olarak bir kasede zeytinyağı.nemlendirici olarak kahve ve kına. dişler için karbonat ve bal.

üç çocuğumuzun eşyası 165×165 ebatında bir dolapta. bir de evlenirken aldığımız üç sürme kapılı 210×310 dolap var. sürme kapı büyük kolaylık. bu dolabı yaptırdığımız abi çekmece de yapalım demişti. biz gönülsüzdük ama iyi ki de yaptırmışız. bir dörtlü bir üçlü iki de çekmeceli dolabımız var. bu çekmecelerden biri bebeğimizin. fazlası hem giyilmiyor hem göz yoruyor hem de kirli çamaşır fazlalığı yapıyor. az kıyafet olunca yıkanan bazen dolaba girmeden sepetten giyiliyor ki en sevdiğim :) elim hep elbise dolaplarının üzerindedir. ama dağılmasına da müsaade ederim ki ne çok iş yaptığım belli olsun :) büyük elbise dolabının üzeri koli koli oyuncak doludur. arada indirtip birkaç oyuncak alırlar.  oynamaz olduklarını oraya kaldırırım. çünkü yaşam döngüsü 💚
 bu çekmecelerden üçlü olanda benim zerzevat dediğim şeyler durur. hatıralar, kızımın incik boncukları, piller, kalemler, bir müddet saklanması gereken resmi belgeler, el ve ayak bakım seti, taraklar, iğne iplik, çaputlar, el feneri ve bilumum zerzevat :)

kitaplıkta e tabii bol bol kitap. kitaplığın altındaki kapaklı raflarda teknolojik malzemeler, dergiler, fotoğraflar, ders notlarımız ve ajandalarımız.

koltuk altlarında nevresim takımları.
baza altında yatak örtüleri ve pikeler, hediyelik tülbent, havlu ve tesbihler, hatıralar.

bir odada üç küçük masa, iki kitaplık, bir müsvedde kağıt kutusu, bir çöp kutusu bir kağıt artık poşeti, ve duvarlarda yüze yakın bitmiş çalışma (resim, matematik, kolaj). az ve öz kitap. binbir çeşit kırtasiye malzemesi.

bir halının üzerinde serili bir çarşaf. üzerinde bine yakın minik minik minik yap-boz oyuncak. haftalık keyiflerimden biri de o ıncık cıncık şeyleri renklerine göre ayırmak. çünkü annelik 💚

arada sırada çekmeceleri dolapları açar "bak bu eşyaların yeri burası annecim" derim. arada sırada onun yeri şurası annecim, yerine koyar mısın derim. sinirli isem söylememeye çalışırım  söylemeyeceğim söylenecegim o anda biliyorum.

bir gün benim evim de lamba anahtarları, kapı kolları, duvarları, koltukları lekesiz bir ev olacak biliyorum. hatta her daim kenarda kurabiyem kekim hazır olacak. ama şimdiki gibi cıvıl cıvıl çınlamayacak duvarlarda sesleri. ve şimdiki gibi yapar yapmaz bitmeyecek keklerim, kurabiyelerim. e o halde ben bugünlerin kıymetini bileyim.

medresetül beyt....

önce yatak istirahati, peşinden nekahet dönemi ve ahirinde annemin yanından eve dönüş ile ML'nin en yoğun zamanı olan mübarek Ramazan ayının birleşmesi.... hasılı son 5 ayda sayılıdır ev medresesinden çıkışım.
neredeyse her gün evden çıkardık biz. ya kıra giderdik ya bir ders dinlemeye. ya çaya ya kahveye. Ya anlatmaya ya söyleşmeye. bu işe en sevinen evi çok seven ve her evden çıkışta yarım saat dil döktüren büyük oğlum oldu elbette. kızım ve küçük oğlum ise arkadaşlarına gitme derdinde.
benimse ruhum evlere sığmıyor. hep göklerle dağlarla işim. baktıkça ferahlıyor muyum, bilmiyorum. ama bakmadan da duramıyorum. aradığımı bulmuş gibiyim. fakat bu bulduğum şey şifa mı yoksa daha büyük bir dert mi açıyorum başıma, bilemiyorum.
her fırsat bulduğumda,bazen bir dakikacık sürse bile şu fotoğraftaki kareye bakıyorum. beyaz, gri ve lacivert bulutlar bana kendilerini gösterme yarışı içinde gibi geliyor bazen. havanın ılık olduğu bir gece bu kareye ne kadar baktım bilmiyorum. onlarca yıldız geçti. ML'ye bak dün bu saatlerde şu yıldız daha doğmamıştı dedim de "yıldızların yeri değişmez Merve" dedi. Bayılıyorum bu adamdaki imana. Bir gün zamanın göreceliği ile ilgili bir flood okumuştum da "şüphen artıyor böyle, iman et kurtul" dediydi :)
Ne diyordu şair
"Aranıza giremem zannımca, dönemem de geri.
 Ya ben nereye aidim, ey benlerin ey nerelerin sahibi!"

katsayılar....

bir sosyal bilim olarak psikoloji, varlık sebebinin insan merkezli oluşundan mıdır, bana aktarılış dilinin bütüncül bakışa uzaklığından mıdır bilinmez, insan davranışlarının sebep-sonuç ilişkisi içerisinde gerçekleştirdiğine inandırmış beni.

çocuğumun ayağına diken batmasından dolayı ağlamasını dahî bağlanma problemine iliştirmek gibi bir manyaklığa tutulduktan az sonra silkelenip kendime geldim. olan olmuştu ve olmakta olan halen olmakta idi. değil mi ki zamanın Rabbine inanıyordum. o halde geçmişe vahlanmak veya sünger çekmek değil tevbe etmek olmalıydı tarîkim.

bilmiyordum başka bir yolu olduğunu, sezaryene "he" dedim. bilmiyordum başka bir yolu olduğunu, emzik verdim bebeğime. bilmiyordum başka bir yolu olduğunu, bebeğimi ayrı yatakta uyutmak için boşa çaba gösterdim.

öğrendim, her gün de öğreniyorum. tevbe ediyorum tüm yanlışlarıma. helallik diledim bedenimden ve çocuklarımdan da. ama mesele mahzâ bu değil. mesele başka.

kendi sebep sonuç ilişkilerimi düşündüm düşündüm yetmedi de bir de başkalarını düşünmeye başladım. kendi hikayem ile başkalarının hikayelerini kıyasladım.

•bak onun doğumu pek ferah geçti  demek ondan bebeği mutlu
•onun ailesi pek yanında demek ki o  yüzden ferah
•onun eşi pek yardımcı demek ondan rahat

fakat tüm bu cümlelerimi yalanlayan onlarca olay da gördüm sonra.

• aaa, onun doğumu çok iyi geçmişti, neden şimdi böyle mutsuz ki?
• aaa, onun ailesi pek yanında idi, ayrı mı düşmüşler?
• aaa, onun eşi çok yardımcı idi, hastalıklarla mı uğraşıyorlar şimdi?

yukarıya yazdığım cümlelerin hepsi kurgu. çünkü unuttum bu cümleleri. kimse hakkında "O'nun şusu şöyle olduğu için" diye başlayan cümle kurmuyorum artık. çünkü 'O'nun hikayesinin tamamını asla bilemem. evinize haberli misafir geldiğini düşünün. evinizi ne halde görür. işte onun gibi birbirimize hayatlarımız.

Rabbim hepimize bir imtihan ölçeği belirlemiş. bu imtihan ölçeğinde çocukluk, gençlik, evlilik, ebeveynlik, meslek, yaşlılık, sağlık katsayıları farklı. ama hepimizin imtihan olduğu gerçeği aynı. biri evlilik ile imtihanda öbürü sağlık ile. biri çocuğu ile biri akrabası ile. ama herkes imtihanda. ve en büyük imtihanlar Rabbimin en sevdiklerini sınayacak.

bahçem....

bahçemi temizlerim.
evvelâ elime bir kova alır oradan buradan uçmuş ambalaj çöplerini toplar, atarım. içinde tohum büyütülebilecek bir parça naylon varsa kenardaki koliye koyarım.
bir kovaya yakılacak şeyleri doldururum. sobayı yakacaksak evin girişine koyarım kovayı. yok değilse bir kenara denk yaparım.
gıda artıklarını toprağa yayarım. uzamış otları koparır üzerine sererim.
otları ve yaprakları incelerim. fideleri, fidanları tanımaya çalışırım.
türlü çeşit börtü böcek görürüm, izlerim.
minik çukurlar açar içine tohum atarım, gider gelir bakarım.
gül toplar gül suyu yaparım. naneleri kuruturum. patates gömerim, soğan ekerim. domates ve fasulye sırıklarım.

  • yorulup uzun uzun toprağa bakarım. topraktan nasıl yaratıldığımı düşünür, toprağa nasıl karışacağımı kurarım.

tefviz....

bebek hepimizi uyandırıyor. deli bir hal var hepimizde ya da bilmiyorum belki bana öyle geliyordur. evet pek normal olduğumuz söylenemez ama bu dördüncü bebekten sonra iyice garipleşti işler. dağınıklık dağınıklıkmış gibi değil. yemekler daha lezzetli. bir bardak sıcak çay içmek bile daha keyifli. iki kolum boşken çamaşır katlamaktan keyif alıyorum mesela. günlük keyiflerimden biri de tezgahı sirkeyle, karbonatla şöyle ova ova yıkamak. yani hayattan başka ne beklentisi olabilir ki insanın :)
hayal kuruyorumo sırada. davetçi olmak Şule Yüksel hanım gibi. oğullarım ve kızım büyümüş. her gittiğim yere bir oğlum götürüyor. bu hayali kura kura doyuruyorum bebeğimi. bu hayali kura kura soğan doğruyorum. bu sakinlik günlerini nasip ettiği için tekrar tekrar şükrediyorum Rabbime. 
misafir odasını oturma odası yaptık. hem manzarası daha ferah. perdeler sonuna dek açık. Safranbolu'nun son dağı, Kastamonu'nun ilk dağı görünüyor açık havalarda. Gün boyu bazen hiç ekrana bakmadığım oluyor. öyle çok bakıyorum ki pencereden. sanki bu zamana dek ekranda birşey arıyormuşum da artık aradığım şeyin orada olmadığını bulmuşum gibi. izlemeye ihtiyacım var evet. seyretmeye. seyr ediyorum. bulutların yürüyüşünü, güneş ışıklarının oyunlarını, yaprakların kıpırdanışını, komşuların teravihe gidişini, çocukların okuldan çıkışını, akşam namazına yakın vakitte eve dönen babaları, arazilerden şehre dönen traktörleri, pide sırasından dönen çocukları.... Ben sokakta olmazsam hayat yürümez sanıyormuşum. Şimdi biliyorum ki ben ölsem de hayat yürür çünkü bir biçim. Alemi yüreğinde taşıyan bir hiç. Kalbine Allah sığabilecek bir hiç. Halife olabilecek bir hiç. Ve dilimde bir şiir eve döndüğümüzden beri. 
sen Hakka tevekkül kıl 
tefviz et ve rahat bul
sabr eyle ve razı ol
Mevla görelim neyler
neylerse güzel eyler