Şehirde ilk-el olmak mümkün mü?

Şehirde ilkel olmak mümkün mü?
Şehirdeyiz. Kimimiz buna mecburuz, kimimiz mecbur olduğumuzu düşünüyoruz. Bu ayrı bir bahis. Velâkin 10'umuzdan 9'umuz şehirde yaşıyoruz. "Şehir bizi yoruyor, nefes aldırmıyor, latîfelerimizi doyurmuyor" deyip duruyoruz. Acaba şehre biraz fazla mı yükleniyoruz? Yoksa şehirde ilkelleşmek mümkün mü? Tümünü elde edemediğimiz şeyin bir kısmını yapamaz mıyız? Hep tümden mi geleceğiz, belki tümevarırız. Peki neler yapabiliriz? Her geçen gün bir yenisini tanıdığışehirdeki "ilkel"lerin yaptıklarını ayıkladım, pişirdim, mis gibi aşure çorbası yaptım size. Afiyetle okuyunuz efendim.
1. Sirkemizi yapabiliriz. Belki sirkencubin hazırlayabilecek sirkeyi ilk seferde tutturamazsınız. Tabii "acemi şansı" deyişini de hatırda tutalım. Evde sirke yapmak için tek ihtiyacınız meyve , su ve cam kavanoz. Kimi bir kaşık bal ekler, kimi bir avuç nohut. Kimi azıcık bulgurdan medet umar, kimi ise der ki yarım kaşık tuz yeter de artar. Kimi ustalaşmıştır, sirke anası vardır elinin altında. Maya eder onu, bakmaz hiç sağa sola. Tarhun veya fesleğen katar kimi, çıkarır birkaç gün sonra. Lakin sen asılsın sevgili okur. Bu senin yolculuğun. Dene ve yanıl. Doğru böyle bulunur. Ve kadim bilgiyi horlama. Ananen, babanen, annen, kayınvalden çok mutlu olacaktır sirkeyi nasıl yaptıklarını sorsan onlara. Ve şaşıracaklardır muhtemelen. Sirke işte, meyve ve su diyeceklerdir belki. Belki de "işte biz okumuş cahiliz, sizin gibi değiliz" gibi birşey dersin onlara. Belki bir köprü kuruluverir nesiller arasında.
2. Yoğurdumuzu yapabiliriz. Yaşadığınız yörede gerçekten çiftlik olmadığından emin misiniz? Yoğunuz, bir çiftlik arayacak ne vaktimiz ne de gücümüz var. Sâhi, giyim-kuşam indirim sezonlarını kaçırmıyoruz değil mi? Algıda seçicilik mi dediniz? Kimbilir, belki. Hadi silkelenelim. Mahallemize süt getiren o arabanın nereden geldiğini ve ineklere süt yemi verip vermediğini soralım. Söylemiyorlarsa bir başka kapıda ararız nasîbi. Eğer buyur ediyorlarsa ve süt yemi vermiyorlarsa güzel ineklerine "Gelebilir miyiz" diyelim, sütünü içeceğimiz ineklerle tanışalım, izin isteme mahiyetinde bir selam verelim güzel ineklere, bebelerimiz inek sağmak ister belki, kutulardaki bol çamaşır sulu o beyaz suyun gerçekten süt olduğunu düşünmeden evvel bebelerimiz, bunu yapalım. Eve gelelim. Elimizde taze sağılmış sütler. Varsa nsîbimiz tereyağı, peynir ve mayalık yoğurt. Sütü tencereye dökelim. Bir taşım kaynatalım. Cam kavanozlara alalım. Hiç metal kaşık değmesin sütümüze. Üzerinden buhar çıkmaz olunca, kavanoz elimizi yakmaz olunca başlıyor iş. Dilimizde "bu nimeti ailemin birbirine olan ülfetini artır" duâsı oluversin meselâ. Kavanozlardan tahta kaşık yardımıyla aldığımız bir miktar süt ile mayalık yoğurdu bir kapta ezelim, açalım. Bu karışımı kavanozlara eşit bölüştürelim. Mutfağın sıcak bir köşesine dörde katlanmış sofra bezimizi serelim. Kavanozların ağzını kapatalım ve yeni uyumuşbebeği yatağına yatırır gibi dikkatlice sofra bezinin tam da ortasına dizelim. Besmeleyle, hamdeleyle, salveleyle, tehlillerle dört ucunu bohça gibi örtelim yoğurdun. Bırakalım bakteriler işini yapsın. Uyusun da büyüsün yoğurt taneleri. Sekiz saat sonra açalım bohçayı ve kapakları. Bir saat hem soğusun, hem nemi gitsin yoğurdumuzun. Sonra buzdolabımıza alalım. Nur olsun, şifa olsun ailemize.
3. Minik saksılarda bitki yetiştirebiliriz. Emekli olana dek veyâhut bahçeli bir ev nasibinize düşene dek beklemek zorunda değilsiniz. Umudu çoğaltabilir, emeğin tadına bakabilir, elinizin değdiğini yeşertebilirsiniz. Uyaralım, bu bir nevi bağımlılık olacak. Her gördüğünüz ufacık toprak parçasına bir tohum ekerken, az daha büyük bir alan bulduğunuzda ağaç dikerken bulabilirsiniz kendinizi. İlk yapmanız gereken atalık tohuma ve yerli meyve çekirdeğine ulaşmak. Organik değil, atalık.
Atalık tohum yüzyıllardır bu topraklarda ekilen, çiftçinin bu seneki hasattan önümüzdeki seneye ekilmek üzere ayırdığı tohumun adıdır. Ne acıdır ki bugün eldeki atalık tohum miktarı pek azdır. Hibrit tohum dediğimiz türler sadece bir sene ekin vermek üzere tasarlanmıştır. Yazarken bile dehşete düşüren bir kelime: ta-sar-lan-mak. Fakat maalesef durum bu. Pazarda satın aldığımız 10 üründen ancak 1 tanesi atalık tohumdan üretiliyor. Köylü pazarından alış-verişyapıyorum diyerek kendimi bilinçli müşteri addettiğim o günler permakültür ve yerli tarım ile ilgilenmeye başlayana dek sürdü. Şimdi daha da okumak, daha da araştırmak ve yereli yaygınlaştırmak için bulduğum her fırsatta konuşuyor, anlatıyorum.
Atalık tohum bulmak zor, ilaç değmemiş meyve çekirdeği bulmak da. Biz bulunduğumuz ilçede ve akraba çevremizde gördüğümüze söyleyip görmediğimize haber salmamıza rağmen yalnızca sekiz tür atalık tohuma ulaşabildik. Rakamla 8. O kadar. Büyük şehirlerde yaşayanlar için "tohum takas günleri" eşsiz bir fırsat olduğunu da not düşelim.
Atalık tohumunuza kavuştunuz. Ve tohumu aldığınız kişiden nasıl yetiştirileceğini de öğrendiniz. Velâkin işiniz bitmedi. Asıl iş şimdi başlıyor. Bakmayın siz tecrübenin yediğimiz nelerin bileşkesi olduğunu söyleyenlere. Tecrübe en iyi öğretmendir. Bu sizin okulsuz eğitiminiz olsun. Tecrübe ederek öğrenmenin tadına varın. Komşularımızla muhabbetimizin eksikliğinden dem vuruyoruz değil mi? Komşudan alınan bir dal saksı bitkisi iyileştirmez mi ilişkimizi? Kafamıza göre birilerini bulamadığımızdan şikayet edip duruyoruz. Ya şiddetinin zuhurundan göremiyorak o birilerini.
4. Geri dönüşüm atıklarımızı azaltabiliriz. Atıklarımız azaltmanın ilk yolu marketlerden pazarlara yönelmek. Peki ya pazardaki poşetler? Her yerde karşımıza çıkan doğa dostu geri dönüştürülebilir bir çanta almak zor olmasa gerek. Tabi tek çantaya doldurulan pazar alışverişinde de bir yol izlemek gerek. Öne patates ve soğan alışverişi, ardından sebzeler ve meyveler ezilme risklerine göre üstüste. Çok zor değil. Yaşadığını hissediyor insan pazarda. O sesler, o yankılar, o kokular... Bazen soğuk bazen sıcak... Ve yağmurlar, rüzgarlar. Pazara gidemeyecek bir tempomuz var ise, markette de geri dönüşüm çantamız emrimizde. Br market arabasını ağzına dek dolduracak kadar alışveriş yapanları bahis dışı tutuyoruz. Sözümüz kanaat ehline.
Aldığımız eşarp, eve girer girmez çıkarıp atacağımız o zarfvârî kutuya ve ardından kocaman kağıt çantaya girmek zorunda mı, çantamıza atıversek küsüyor mu bize eşarp? Ya o hırka, ille de o cafcaflı kutuda mı taşınmalı? Nenem dedikçe, gücü mü üzülür toplu taşınsa? Yalnızca bir saat sürecek bir program için a4 kağıdı kadar davetiye bastırmak biraz abes olmuyor mu? Eşimize aldığımız a markasının çorabı ile oğlumuza aldığımız b markasınışapkası aynı poşete girince yabancılık mı çeker? Neden ayrı poşetler, zarflar, kağıt çantalar? Geri dönüşüm toplamak güzel şey, peki geri dönüşüme dahî yol açmamak daha güzel değil mi?

Şehirde ilkel olma bahsi, üzerinde çokça durulası. Velâkin bize ayrılan sürenin sonuna geldik sevgili okur. İlkel olasın. İlk-el olasın.

Yardım Faaliyetleri

Bu burada bir dursun.
Kim yardım faaliyetlerine katkıda bulunmak istiyorum derse, buraya yönlendirelim inşallah.
Paylaşabilirsiniz.
 
 
1. Karabük Üniversitesi'ndeki yüzlerce gençle birebir veya dolaylı olarak irtibat haindeyim. Perşembe Fıkıh halkamız 70'e çıktı bugün. Cuma Namazında üniversiteli gençlerle buluşuyoruz yine. Bir ders de bu pazar başlıyor. 120 kişiye haber verdik şimdilik. Yani derdini dinlediğim, gözüne baktığım çok öğrenci var kardeşler. Babası vefat edip yurt taksidi veremeyen de oluyor, elektrik-elektronik okurken beş parasız günler geçiren, faturaları biriken de. Hasıl-ı Kelam bir öğrenciye aylarca burs verme yoluyla da olur, bir seferlik yüklü bir yardım da olur. Onu siz belirleyin. Ama ihtiyaç sahibi çok öğrenci var. Unutmayın.
 
               hocaanne@gmail.com
 
Yağmur Derneği Hesap NO:
ALBARAKA KARABÜK ŞUBESİ
TR 92 0020 3000 0222 7027 0000 01
Zehra SÖYLEMEZ adına yatırılacak.
Açıklama kısmına verilmesini istediğiniz yeri yazabilirsiniz, takip ediliyor.
Bana mail atarsanız takibini yapıyorum.
 
2. Karabük'te yüzlerce muhacir aile var. Yüzlerce... 4 kişilik aile de var 14 kişilik de. Tek başına yaşayan da var, 3 aile bir arada kalan da. Fakat şunu net olarak söyleyebilirim, bu yazıyı okuyanların çoğusunu bağlasam o ailelerin oturdukları evde oturmazlar. Ben de durmam. Eşim öyle bir evde oturmayı teklif etse olay çıkarırım herhalde. Onlar oturmadığımız evlerde oturuyor, giymediklerimizi giyiyor, yemediklerimizi yiyorlar. Af Allahım, nasıl hesab vereceğiz. Hasıl-ı Kelam bir muhacir aileye her ay yardım etmek mi istersiniz, bir sefer para göndermek mi? Siz belirleyin. Çok zor durumdalar ve gelmeye devam ediyorlar, unutmayın.
 
               hocaanne@gmail.com
 
Yağmur Derneği Hesap NO:
ALBARAKA KARABÜK ŞUBESİ
TR 92 0020 3000 0222 7027 0000 01
Zehra SÖYLEMEZ adına yatırılacak.
Açıklama kısmına verilmesini istediğiniz yeri yazabilirsiniz, takip ediliyor.
Bana mail atarsanız takibini yapıyorum.
 
3. Maddi gücüm yok, ama bedeni gücüm var. Para veremesem de eşya taşırım, ütü yaparım, gider bir çay içer dert dinlerim diyorsanız ve Karabük'te iseniz beni bulun. Yok değilseniz bana mail atın. Olduğunuz yerde birilerini buluruz evvelAllah.
 
4. Bir de şöyle bir güzellik var.





Burkina Faso neresi yahu? Biz şimdi cami yaptırabilir miyiz oraya yani? İnsanların bir nefes alacak camisi yok mu yani? Çocuklarına Kur'an öğretecekleri, ilahiler okuyacakları bir camileri yok mu? Eman Yâ Rabbî! Hadi bir el atalım kardeşler.

 
 
 
Fî Emanillah

şiir

taze kozalakların şifâlı selamını götürmek isterdim
Dünya'daki tüm astımlı çocuklara 
ve taze yaban fındıklarının selamını dedemin mezarına
ve böğürtlen ve kuşburnu ve likarba
ve tüm çalılık bitkilerinin gücü adına
altınçilek gibi havalı bir ismi yoktur 
bunu Evren bilir diye topladım,
ve yaban elması ve yaban eriği ve yaban yanlarım
yemiş toplarken neyi düşünürüm neye ağlarım
bunu bilen yalnız çok yakın dostlarım
yaşamayı bileli yazdım ben bir şiir
umarım şiir beğenilmez, 
zira daha ilk denemede
şiir yazmaktan vazgeçilmez

Islak Mendil, Peçete ve Kağıt Havlu olmada yaşamak mümkün mü?

Mümkün. Ben bunların hiçbirini evime sokmuyorum. Belirteyim. En büyüğü altı yaşında üç çocuğum var 
smile ifade simgesi
Evde çocuğumun burnu aktığında : "Peçete almaya git, çocuğun yanına dön, çocuğun burnunu sil, peçeteyi atmaya git" yapacağıma, "lavaboya git, çocuğun burnunu yıka, havluyla sil" yapıyorum.
Çocuğum yemek yerken, boya yaparken ellerini kirlettiğinde ellerini ağzını güzelce yıkıyorum. Kendim de keza ve keza.
Sinüzitimi kendim kendime, ilaçsız, doktorsuz "mendili terketmekle" yendim. Herkeşlere tavsiye ederim.
Sesinizi duyar gibiyim. Eeee, peki dışarıda? Uzun yolculuk veya pikniklerde arabanın arkasına galon galon su alıyorum smile ifade simgesi Çocuk kirlendikçe uzun yolculukta arabayı durdurup piknikte bagajın üstüne oturtup miss gibi elini ağzını ayaklarını yıkıyorum.
Cami : hih, hih, hih. Şadırvan var.
Tarihi Gezinti Yerleri : Lavabo var, çeşme var.
Doğa Yürüyüşü : Yanımıza su alıyorum.
Bebeğin altını temizlerken : Her seferinde yıkıyorum. Hayır, hasta olmuyor. Soğuk hasta yapmaz, mikrop hasta yapar smile ifade simgesi
Mutfakta: Annem sağ olsun her gelişinde bir paket sarı bez getirir. Ben onları hiç atmam. Kirlenir bir leğene koyarım. Bir makinelik biriktiğinde 60 derecede zeytinyağlı sabunla yıkarım.
Yer temizliğinde: Klasik Türk kadınıyım. Bi havlu lekelenmeyegörsün, bi atlet eprimeyegörsün. Hop, yer bezi yaparım. Aynen onları da bi makine kadar kirlenince 60 derecede zeytinyağlı sabunla yıkarım.
Öyle işte. Çok mu zor? Yooo, bence kolay.
Görüntüleri izlemedim ama örüntüleri izledim. Ve zihnimin kenarına tek tek not ettim, ucunu kıvırdım, aradığımda bulacağım. Kuzularım "ne oldu o zamanlar" diye sorarsa bana yaşadıklarımızın oluşturduğu hisleri anlatacağım.
Yakın tarihimizi okuyorum. Hep mi desise, hep mi hile! Hayme Ana dedi ki "Ekmeği pişiren de ateş, yakan da". Pişecek miyiz milletçe yanacak mıyız bilmem ki!

Olaylar süre giderken bebelerimle delicesine oyun oynuyor oluyorum hep. Enerjimden çalıyor elbet, ama buna izin vermemeye çalışıyorum. Olayları geriden takip etmek işe yarıyor.. Ama twitter tam bi belâ. Anlık haber paylaşma öylesine sardı ki bünyelerimizi! Babamın okuduğu bir twit'e "e o çok eski" dedim, iki haftalık çıktı. İki hafta nasıl eski olabilir. Halbuki Dünya tarihnde 100 yıl dün gibi sayılır.

Buraya taşınalı tam 14 ay oldu. Her gün ama her gün bir arkadaşları geliyor eve. Geçen gün aynı anda benimkilerle birlikte tam 8 çocuk saydım. Anneleri oldu mu pek güzel oynayamıyorlar, nazlanıyorlar annelerine. Ama anneler çekiliverdi mi, oyun başlıyor. Delicesine oyun. Saklan, tırman, kay. Koş, yakala, ebele. Taş topla, toprağa bulan, su dök. Boya, çiz, yaz. Hiç mi durmaz insan. Hiç durmuyorlar. "Aaaaa, bulutlara bakın" diyorum. Konuşuyoruz bulutlar üstüne, dağlar üstüne, hepsinin üstüne, hep SENİN(celle celaluhu) üstüne.

Benim adım Hıdır. Yetiştiğim veya yetişemediğim şeyler var. Yetişemediğim şeyleri gündem olmaktan çıkarınca sorun kalmıyor. O yazlıklar öyle düzensizce duruversin birkaç gün daha. Havalandırılmayıversin o yorganlar. Bir gün daha.

Her gün yaparsam işlerimin yolunda gittiği şeyler de var. Her gün bir posta çamaşır atarsam, dünkü çamaşırları da katlarsam benden iyisi yok. 17 çift çorap aldı bebelere. 17 çift. 5 Badem'e 5 Zeytin'e 7 Deniz'e. Kasiyer gençlere hep dua ederim. Allah yardımcınız olsun derim ta içimden gelerek. Zor çünkü. Tek tek insanlarla uğraşmak. Allah yardımcıları olsun.

Her gün saat 10 civarında çöp kamyonu geliyor. Her gün çıkıyor benim bebeler balkona. Amcalara kolay gelsin demeye. Maazallah onlar kolay gelsin demezse kolay gelmez amcalara :) Çocuklarıma hiç "hadi teşekkür et, hadi hoş geldin de, hadi kolay gelsin de" demedim. Demem. Kızım baştan utangaç yaklaşır misafirlere. Benim pek hoşuma gider açıkçası o mahcûb hali, pek yakıştırırım. Ben derim hoş geldin, ben derim kolay gelsin, ben derim teşekkür ederim. Onlar da öğreniveririr nerede ne denir. Gitgide oturur yerine kavramlar. O zaman bir şey demene gerek kalmadan bebeler kelimeleri sıralar.

Elif Ba Şarkısı söylüyoruz bütün gün evde. Badem oğlum'a defalarca teklif etmişimdir Kur'an Elif-Bâ'sı öğrenmeyi. Gel gör ki Zeytin Kızım abişinden daha hevesli. Velhasıl iki haftadır badem oğlum da heves etti. Biri tepemde, biri kucağımda biri yanımda.
Başlıyoruz hep birlikte saymaya.
Elif bâ tâ sâ cîm hâ hâ,
dâl zel râ zâ sîn şîn sâd dâd
tâ zâ ayn gayn fâ gâf kef lâm
min nun vâv hâ lamelif yâ

Hemen arka sayfaya geçmek istiyorlar. Hih hih hih. Yok anam yok geçirmem. Hazır değiller ki. Hele kızım, dili dönmüyor daha. Henüz 4 yaşında. Sayfayı çevirseler de diyorum ki hadi o zaman bulmaca. Nerede elif, "aaa burda". Nerede cîm, "işte şurdaaa" 5 dakika ya sürüyor ya sürmüyor bu fasıl. Yeter de artar bile. Az gidelim öz gidelim. Herkeslere yavaşlık tavsiye ederim.

Deniz oğlum eliyle koluyla az buçuk kelimeleriyle her merâmını anlatıyor artık. E biz de bu sebepten epeyce rahatladık. Derdini anlayana kadar bebe ağlarken annenin telâşı pek zorlayıcı bir süreç. İşte onu da geride bıraktık.

Bundan altı yıl önce bugünlerde, 3 aylık bebem vardı elimde. Daha hiçbir şey okumamıştım doğru dürüst. Daha çok önemli tavsiyelerde bulunmamıştı çoğu kimse. İçimde bir ses vardı fısıl fısıl fısıldayan. Diyordu ki bana "bebeğin sana doğruyu söyleyecek, ona bak, onun badem gözlerine, doğruyu orada bulacaksın, bir de kalbinin tâ derinlerinde"

Bundan tam yedi yıl önce bugün ben. Anne olacağımı öğrenmiştim desem. Ne kutlu gün!

orman

Ormana gideriz. Arabanın motoru durduğu anda içimdeki "e buraya gelene kadar da lpg tükettin ama" sesi de dahil olmak üzere tüm sesleri sustururum. O kuş sesleri, çürüyen veya yeşeren meyveler, yemişler. Her gün bir yenisini tanıdığım ağaçlar ve onların yaprakları, dalları, filizleri. İçimdeki seslerin her birini bir başka şey susturur. Bir hışırtı, bir kıpırtı, bir koku, bir tat.

Anne Café bir yerlerde okuduğu bir sözü paylaşmıştı. (anne cafe olmasa biz blogger'ların hali ne olurdu acep :) "Bugün yazacağım dediğim hiç bir şeyi yarın yazamadım" tadında bir söz. Niye bilmiyorum. Bugün zihnimde hiç farketmeden bir çok yazmış oluyorum ve yarın o cümlelere ulaşamıyorum. Emzirmekten midir, nedir? Bilmiyorum. Ama bugün ile ilgili bir şeyler çızıktırmak iyi. Gençlerle bir arada olmak da iyi. Mescid'de sohbet yapmak da iyi. Bu zamanda genç olmayı konuşmak da iyi. Elhamdülillah.


gökkuşağını gördünüz mü?

bugün şöyle geçsin kayıtlara, KBÜ İLH, ilk ders






ML yedirmedi bunu :)

keçi kızım.

dereye iniyor, kendi yaptığı oltası ile balık tutmaya

iniyor, çıkıyor, keşfediyor. evet o deniz oğlan ve evet çok büyüdü

bunu da yedirmedi :)

şuraya doğru ilerlersek, balık bulabilirmişiz.

sarıçiçek dağına bakarkene....

tazecik ağaç, boyuna bakmadan bir de palamut vermiş

yolda bir kemik bulup Karabaş'a veririz diye almıştık. bu hayvancağızın nasibiymiş. benim bebeleri gören hayvanlar bir uysallaşıyor, bir duruluyor.

karşıdan karşıya geçti, sevdiği ekmeklerden seçti, para verdi, para üstü aldı, kolay gelsin dedi, karşıdan karşıya geçti yine. hiç karışmadık, abartmadık. yapılabilir şeyleri çok büyütüyoruz sanki ne bileyim. altı üstü ekmek almak. ben kendimi bildim bileli kaç sokak geçip giderdim.


ve bugünün hasılatı.


Buraya kadar geldin mi okur? E maşallah sana.

Çocuklarıma manevi-dini eğitimi nasıl veriyorum?

Çocuklarıma manevi-dînî eğitimi nasıl veriyorum?

Bir kardeşim şöyle bir soru sormuş. Biraz uzun bir cevap yazdım. Baştan söyleyim. Sonunu bulamayabilirsiniz :)

"Hocam, çocuklarınızla geçirdiğiniz vakitleri onları nasıl büyüttüğünüzü - eğittiğinizi anlatıyorsunuz sıklıkla. Çocukların maneviyat ve din eğitimiyle ilgili neler yapıyorsunuz veya neler yapmak gerektiğini düşünüyorsunuz yani yazılarınızda bu konuyla ilgili bir şeyler var mı yoksa ben mi rastlamadım acaba?"

Yazarken ben çocuklarımın eğitiminden bahsetmiyorum aslında. Çocuklarımla neler yaptığımdan bahsediyorum. Çocuklarımla geçirdiğim zamana  eğitim olarak baktığımda gerildiğim, yapmacık olduğumu hissettim ve vazgeçtim. Ben çocuklarımla "yaşıyorum". Yaşarken birşeyler öğreniyoruz zaten. Şöyle ki;
...................................................
- Beş yumurta verir misin kızım?
- Beş nasıl parmaklarla yapınır anne?
- Böyle(elimle göstererek)
- Al anne iki yumurta. Şimdi kaç vercem.
- Üç
- Hmmm, iki üç daha beş eder o zaman.
- Hı,hı.
......................................................
- Anneee, babam ne zaman gelecek?
- Saat altıda oğlum.
- Saat kaç anne?
- Üç'ü on geçiyor.
- Göster anne göster.
- Bak şu üç gitmiş, şu da minik minik biiiir ikiiii üüüüç..... on gitmiş.
- Eeee eeee eeee babam ne zaman gelecek?
- Bu küçük pıttıdı pıttıdı pıttıdı buraya yürüyünce gelecek.
- O zaman saat kaç olacak.
- Altı olacak.
..........................................................
- Anne ananemlere ne zaman gidiceeez?
- Şurda gideceğiz kızçem. (Duvarda asılı bilim çocuk takvimini göstererek)
- Hmm, kaç kaldı.
- Sayayım. Biiiir, ikiii, üüüç, ...... oniki kaldı.
- On iki kaç anne.
- Böyle(elimle on yaparak) bi de böyle. (elimle iki yaparak)
...................................................
- Annnnneeeeah! (16 aylık oğlum)
- Efendim bebeğim.
- i yyuuu vu aaaa de uuuu huuuu.
- Yaaaa, eeee sonra.
- uuuu, yiii aaa.
- Bak sen, eeee.
- eh eh eh! (başını göstererek)
- Ayyy, kıyamam. Gel öpeyim.
..................................................
- Anne, x meyvesi hiç kalmamış, alabilir miyim?
- Alabilirsin oğlum.
- Kaç para gerekli?
- Tam bilemedim. Bu beş lira. Bu yeterli. Hatta artar.
- Artar ne demek anne? (bunu pepee gibi söylüyor bayılıyorum)
- Amca onun içinden biraz para alacak. Gerisini sana verecek.
(bakkala gidiyor, dönüyor)
- Anne amca bana iki para verdi.
- Hmm, bu bi lira, bu da yarım lira. Bir buçuk lira artmış. Demek meyve üçbuçuk liraymış.
- Üçbuçuk parayla bir buçuk para beş para mı yapar?
- Hı,hı.
...................................................
- Anne sen neden hep hep ağzına dal sokuyorsun? < misvakı kastediyor :) >
- Bak şurayı görüyor musun?
- Evet.
- Bu diş minesi.
- a haaaaa haaa. Çok komikmiş.
- Yemek yiyorum ya hani.
- Evet evet evet.
- Yemekler minicik minicik parçalanıyor dişlerimin arasında kalıyor.
- Hani hani hani göster.
- Gösteremem. Minicikler.
- Hmmm, aklıma bir fikir geldi. Mikroskopla görebiliriz.
- Evet haklı söyledin paşam.
- O minicikler dişlerimin üzerinde kalırsa dişlerim çürüyebilir. Ağzımız vücudumuzun kapısı gibi gibi gibidir. Temiz şeyler yersek, ağzımız temiz olursa vücudumuz da temiz olur.
- Heee heeee heee anladım. Sağlıklı şeyler gibi gibi.
- Gibi gibi :)
................................................

Bu konuşmalar gerçekleşirken çocukların odasında, üstü başı düzgün giyinmiş, şefkatle yavrularına bakan bir anne hayal etmeyin lütfen. Yemek yapıyor, yer siliyor, süpürge yapıyor, bahçede ot yoluyor, tırpan yapıyor, bilgisayarda yazı yazıyor, kitap okuyor ve sâir işler yapıyorken gelip soruyorlar söylüyorum. Ve olaylar gelişiyor zaten. Dişini fırçalamadan yatabilir, kılımı kıpırdatmam. Yani üzülürüm tabi. Yataklarındayken duyabilecekleri şekilde. "Ayyy, dişlerimi fırçalamamışım" derim. Fırçalarım. Kalkan kalkar, kalkmayan kalkmaz. Herkesin kendi sorumluluğunda dişleri. Sağlıksız şeyler yemekteki politikam da böyle. Söyler geri çekilirim.

Gelelim "çocukların maneviyatı ve dini eğitimi için neler yapıyorsunuz" sorusuna? Demin de dediğim gibi birlikte yaşıyoruz, büyüyoruz çocuklarla. Şimdi manevi eğitim, heh şimdi maddi eğitim, biraz da din sosu katalım demiyoruz.
Hata ettiğimde eşimden özür diliyorum çocukların önünde. Görüyorlar.
Yardım faaliyetlerine katılıyoruz. Görüyorlar. Yaşıyorlar.
Bambaşka dilleri konuşan, bambaşka yaşam şekilleri olan, toplumun her kesiminden insana otururuz, konuşuruz, ortak bir dil buluruz. Görüyorlar.
Bizim gibi yaşayan kardeşlerimizle olan muhabbetimizi, ülfetimizi hissediyorlar.
Bizim gibi giyinmeyen, konuştuğu konular farklı olan, okudukları farklı olanlarla da birbirine saygı duyduğun müddetçe davet prensibi gereği asgari müşterekte birleşilip, bir çay içilebileceğini görüyorlar.
Geziyoruz. Gezmelerimizi namaz vakitlerine denk getirip camilere giriyoruz. Camilerde çocuklar çoğalıyor artık. Oynuyorlar. Cemaat adabını öğreniyorlar. Ne zaman susulur ne zaman koşulur. Biliyorlar.
Geziyoruz. "Allah ne güzel yaratmış" diyoruz sürekli. Duyuyorlar.
Yemek pişiriyoruz. Çeşit çeşit sebzeyi meyveyi kesiyor doğruyorlar. Baharatları katıyorlar yemeklere. "Allah ne çok şey yaratmış bizim için" diyoruz. Duyuyorlar.
Okuyoruz. Evimizin her köşesinde bir kitap yığını. Bazen sesli, bazen sessiz. Bazen duygulanıyoruz okurken. Gelip soruyorlar. Anlatıyoruz. Görüyorlar.
Komşularımızla olan yardımlaşmamızı görüyorlar. Ortak oluyorlar.
Ekiyoruz, dikiyoruz. Yaratıldığımız nesne, toprak... Hissetmeye çalışıyoruz. Sirayet ediyor. Seviyorlar, hissediyorlar. Minik ürünlerimiz büyüdükçe sevinç çığlıkları atıyorlar.
Özellikle mutfakta iken veya yer silerken fonda hep bir sohbet sesi. Veya güzel kâri'lerin kıraetleri. Fem-i Muhsin'den duyuyorlar.
Yatarken bir namaz kılacak kadar sure ve duayı okuyoruz. Dinliyorlar.
Seviyoruz onları. Yaradan'dan ötürü seviyoruz. Çok seviyoruz. Hissediyorlar.

Bunları yapmak hiç zaman kaybettirmiyor bize. Çocuk yetiştirdiğimiz için kendimize kapana sıkılmış, gezemeyen, İman ve Kur'an hizmeti yapamayan, âtıl insanlar olarak hissetmiyoruz. Bilakis onlar bizi iyileştiriyorlar. Onlar yokken yapamadığımız iyilikleri onlarla daha rahat yapabiliyoruz.

Ay bana bir sor, bin dinle. Çok uzattım. İşe böyle kardeşim....