günce...

Badem Oğlum (5 Yaş 10 Aylık) Zeytin Kızım (3 yaş 8 Aylık) Deniz Oğlum (14 Aylık)

Günler geçip gitmiyor. Günler değiştirip de geçiyor. Günler bizi delip geçiyor biraz da. Vakit tan vakti. Vakit seher vakti. 9 Mayıs. O yüzden dilim biraz farklı gelebilir sevgili okur. Hoşgör....

Çocuklar büyüyor. Büyütmüyoruz. Emanetçilik ediyoruz. Gölge etmemeye çalışıyoruz. Ediyoruz tabi. Öyleyiz, eksiğiz çünkü.

Kaplumbağa bulduk. Evimizin tam önüne geldi. Şaşırdık. Tospik verdiler ismini. Bahçeye koyduk. Bakakaldılar. Saatlerce girmediler eve. Nöbetleşe eve girip, yemeklerini tabağa koydurup gittiler. Bir hastayı bekler gibi başında durdular. Biz gördük ve hayatımıza devam ettik. Benim misafirim gelecekti, ML'nin telefon görüşmeleri vardı. Ama çocuklar için hayat o andan ibaret. Bunu her geçen gün daha iyi anlıyorum ki fıtrat mükemmel bir nimet. İyimle kötümle ben benim.
Kötü yanımla baş etmem gerekiyor ve beni bana bırakın. Bana kötümle baş edebilme fırsatı verin. Az öte çekilin ve içimden gelen o sesi duymama izin verin. Duyamıyorum, zorlanıyorum. İçimdeki o beyaz o duru sese de ihtiyacım var, o meş'um o kekremsi siyah sese de. Onu duymam, onunla baş etmem ve onu yenmem gerekiyor.

Resim çiziyor badem oğlum. Yeryüzünde yapılabilecek en kolay işi yapıyor gibi resim çiziyor. Durmadan dinlenmeden. Resim yapmak için resim yapmıyor. Sevdiği şeyi biraz daha yavaş biraz daha sakin yaşamak için resim çiziyor sanki. İnsan kendini oyalayacak bir şey istiyor. (Pinus nerdesin? Bunu okuyor musun? Son yazını kaç kere okudum ve düşündüm biliyor musun?) Düşünmemek için belki. Ama yok badem oğlumunki öyle değil. Tam bir terkîz hali. Onu öyle dakikalarca seyretmek "beni mi seyrediyordun anne" demesini duymak sanırım benim Dünya zenginliğim. Suratındaki o gülümseme. O bana benzer alık hâli. Gözlerini devirmesi yukarı yukarı. Sahi niye gözlerimizi yukarı deviririz. Ne var yukarılarda?
Yok kavramını anlamaya çalışıyor bu aralar. "Dünya'da böyle bir şey yok mu" dedi geçen gün. Halbuki hiç böyle bir cümle kurmamıştım. Evet dedim, içim acıyarak bakarken ona. Şu malum eski Türk askerlerinin oyuncağını istiyordu. "Üzülme anne ya, yapabiliriz böyle bir şey, bir fikrim geldi" dedi. Kendini mutlu etme kapasitesi çok yüksek bir çocuk. Hep böyleydi. Bir çıkış yolu bulurdu bebekken bile. Artık vakit geceyarısı. 10 Mayıs. Bir de bayılıyor dövüşmeye. Hemen kendi gibi birini buluyor gittiğimiz yerlerde. Azıcık gözümden uzaklaşsın hemen biri oğlumun dövüştüğünü haber veriyor. Bugün yine buldu kendi gibi birini. Hem de bir Afgan'lı. Çocuk şenliğindeydik. Sesleri duydum ve gittim yanına. Kontrolsüz güç uygulamışlar birbirlerine. Amanın benimki yenemedim diye ağlar, öbürü ne diyor zaten dilini anlamıyorum. Tuttum ikisinin de elinden. Annesine el kol hareketleri ile anlattım derdimi. Başladılar güzel güzel güreşmeye. Tabi arada saç çekme ısırma girişimleri oldu durdurduk. Arada hırsları azalsın diye ikisinin birden elini kaldırıyorum "ikisi de kazandııııı" diye. Baya bir attılar enerjilerini. Lakin giderayak ne oldu anlamadım. Yine daldılar birbirlerine. Ayır ayırabilirsen. Sert bir şekilde tutup çektim. Asla bırakmayacağım elini dedim ve mekan değiştirdim. Yüzünü korsan gibi boyamışlardı. Bir taraftan onu yıkıyorum bir taraftan ağlıyor "yenemedim anne, yenemedim". Yıkamam da bitince oturdum önüne. "Özür dilerim seni çekelediğim için. Ama mecburdum. Orda olmak seni üzüyordu. Ve ben senin daha fazla üzülmeni istemiyorum artık" dedim. Ve sarıldım. (Tabi bu sırada aklımın içinde "ya ya, her dakika yanında olabilecek misin bakalım, şimdi üzülmesini engelledin, peki sonra ne olacak, bırak gitsin daha faza dayak yesin" diyen sese sol kroşemi de çaktığımı söylemeliyim. Gıcık ayol, git başımdan) O da bana sıkı sıkı sarıldı. Anne seni, babamı, kardeşlerimi, kağıtlarımı ve boyalarımı çok seviyorum. Benim canım mutlu kocaman ailem" dedi. Bir kez daha anladım ki değiştiremediği şeylere bu şekilde katlanıyor, tolere ediyor, tesâmüh ediyor.

Kitapları aklına gelen sorulara cevap bulmak için kullanabileceğini öğrendi. Eskiden oturtur ve baştan aşağı okuturdu. Şimdi öyle değil. Misafirlikte hiç yemediğimiz gıdaları yemiş. Karışmıyorum artık. Söylüyorum, çekiliyorum. Bir karın ağrısı bir sıkıntı. Güya hiç de çaktırmıyor bana. Lavabodan beri gelmiyor. Anladım durumu ama ses etmiyorum. Yanıma geldi. Anne yemeklere içimizde neler oluyor dedi. Oturduk bir güzel araştırdık. Neleri yersek içimizde kalıntı yapar, neler yenmeli neler yenmemeli, üzerine epeyce konuştuk. Ben bilgiden ziyade hissiyat odaklıyım. Yani sadece bağırsaklarımda kalıntı bırakacak değil benim derdim. Yediklerimiz tam olarak biziz. Yediklerimizin ruhu var. Çok yiyoruz bir de. Bunları konuştuk. Tabi hafif hafif. Hayatın tüm gerçeklerini önüne serip ruhunu bunaltmaya gerek yok minnakların.

Zeytin kızım, süt kızım. Onu böyle sevecekmişim öyle diyor. Prensesimmm derdim. Ben prenses değilim dedi bir gün. E ne diye seveyim seni derdim. "Süt kızım de" dedi. Kütüphaneden Avcı Kral adlı bir kitap almışlardı. Orada şımarık bir prenses resmi vardı. Kitap aşırı aşırısı saçma idi. Yok efendim kral ceylan vurmuş da, orman perisi çocuklarını kaçırmış da falan fıstık. Bende resim okuması yaptım. O kitaptaki prenses bek abus çehreli idi. Zaten tek derdi uçurumdan düşen kolyesiydi. Haspam! Neyse efenim ondan mütevellit herhalde bu nîdâyı istemeyişi.

Ben hayvanlara pek dokunamam. Kemikleri içimi gıcıklar. Şeher çuucuğuyum efem. Ama kızçem bir kediyi burnundan öpecek, tüm böceklere otopsi yapacak, bir kaplumbağaya aşamadığı taşı atlatacak kadar içli dışlı hayvanlarla. Tabi abisi de öyle. Varlığın her boyutunu keşfetmeleri, ve bunu benim dahlim olmadan, sadece gözetimimle yapmaları kadar mükemmel bir izlence yok benim için.
- Kemiklerine bak anne kedinin, elime geliyor, ne hoş, hadi sen de dokun.
- seni izlemek daha güzel.

Rutinleri seviyorum, rutinleri seviyor süt kızım. Birlikte süt-yoğurt almaya gidiyoruz her cuma. Köyden getiriyor komşumuz. Hep aynı muhabbetleri yapıyoruz giderken ve gelirken. Tam seyirlik şimdi Keçiayakları. Kaplumbağaların yayılma zamanı tam da keçiayaklarının çoğaldığı zamana denk geliyor. Mükemmel düzen her türlü müdahalemize rağmen devam ediyor. Dönüşte ben içimin bir yerlerine gömdüğüm direktörü dışarı çıkarıp film çekmeye koyuldum aşırı az inç telefonumun aşırı kalitesiz kamerasıyla. O arada eve girmiş, sesi geliyor içeriden. Çığır çığır bana sesleniyor neredesin diye. İnattan girmedim hemen içeri. Biliyor bal gibi dışarıda olduğumu. Sakince yanına gittim. Bir konuda yardım istiyordu, yardım ettim. "Ben sana saygılı davranıyorum, meşgulken sana bu şekilde seslenmiyorum, senden de aynı davranışı bekliyorum" dedim ve uzatmadım. Trip atmadım. Ertesi gün "bazen kendime engel olamıyorum, senin dışarda olduğunu biliyorum ama yine de bağırıyorum" dedi kızçem. "Bazen olur öyle" dedim. Konuyu kapattık orada.

Deniz oğlum. Alemi keşfetmeye devam ediyor. Hiç durmadan. Onu alıyor atıyor, öbürünü alıyor vuruyor. Dolap içlerini keşfetmesi bitti yavaş yavaş. Sıra dolapları boşaltmakta. İş edinmiş gibi sanki. Büyük bir ciddiyetle yapıyor. Bir de sanırım sertlik yumuşaklık olayını çözmeye çalışıyor. Nesneleri alıp kafasına vuruyor. Eliyle oğuşluyor sonra acıyan yeri. Öylece izliyorum. Sonra daha yumuşak bir şeyi alıp yüzüne sürüyor. Sonra yünlü bir kumaş parçasını ağzına götürüyor. Tükürüyor tüyleri. Yahut burnu kaşınıyor. Toprağa bayılıyor, suya hayram, ateşe bakmayı çok seviyor. Deniz gözlerinde ateşin yansımasını görmek ise beni benden alıyor. Birlikte yalnız anlar oluşturmaya çalışıyorum tek tek hepsiyle. Günde beş dakika bile yeter. Çocukların çizgi filme dalıp gittiği anlarda alıp bebemi dışarı çıkıyorum. Ağaçlara dokunuyorum. Taklit ediyor beni. Karıncaların ağaçlara tırmanmasını izliyoruz birlikte. Fonda Safranbolu'nun meşhur saka kuşları. Arkasından yavaş yavaş yürüyüp hangi otları kopardığını izliyorum. Yaban otlarını ağzına götürüyor, çıkarıyor. Nane, maydanoz ve marulu seviyor. Biraz çiğnedikten sonra tükürse de seviyor. Sesleri taklit ediyor. Farklı kuşları farklı taklit ediyor. Kimini daha ince, kimini daha kalın. Bir kurt köpeği var arkadaki komşumuzun. Bir de bir kaç ev ötede minik bir köpek var. İkisine verdiği tepkiler farklı. Birine daha kalın sesleniyor. Kedilere şefkatle yaklaşıyor. Ben biraz çekiniyorum ya zarar verirse kediye diye. Severken öldüren cinsten. Giydirmek bir nümayiş. Gel de izle! Bacaklarını pat pat vuruyor kollarıma. Israrla, bir milyon kez söylemem gerekirse de, ajitasyon yapmadan, kolum acıyor, yapma lütfen diyorum. Henüz bir değişiklik yok. Oyun yaptı bu işi. O vuracak, ben kollarımı hızlıca çekeceğim. Oyununa karşılık vermedikçe vazgeçecek bu oyundan.






Güzel kız kardeşim. Buraya kadar geldin mi. E maşallah sende de iyi sabır varmış. En korktuğum şey ne biliyor musun? Vay be kadının çocukları neler yapıyor falan demen. Seninkiler de kimbilir neer yapıyordur. Sadece izlemek gerek biraz daha. Mayısın ilk on günü böyleydi. Belki yine güncellerim ay sonuna doğru.

Ve bir şiir sana okur. Bir hediye. Buraya kadar geldin diye.

iyi günler ilerde anneanne
iyi günler ilerde
bense yirmidört saatlik
günlerdeyim anneanne

rüyalarında senin ne kıyamet kopuyor
ne de bir gül düşüyor dalından
sen böyle istersin bilirim
gülümseyerek anneanne

oysa ne sarışın kızlar
göz kırpıyor esmer delikanlılara
ne de ortadoğu
bir gül bahçesi oluyor

yine de iyi günler
ilerde anneanne
esmerliğimiz
kıyamet herkese

halime bakıp üzülme anneanne
bir bakarsın dayımla beraber
ortak bir iş kurar
belki bir süpermarket açarız

ne dersin, kasada da
muzaffer durur, gülümseyerek
yok yok olur, dandy, pop-corn
ve kalve çorba satarız.

kahrolsun amerika deriz sonra
kahrolsun fransa çin ve mançurya
kahrolur biz böyle deyince
devr-i daim düzeniyle dönen dünya

mançurya da kahrolur
niye kahrolacaksa

anneanne, müzmin
başağrılarım artıyor
işte yaşamak bu deyip dostlar
müttefiklere gülümsediğinde

anneanne, ah anneanne
çıkış yok ve bu tereke
rahmetli dedemin yüreğinden
daha eski bir mesele

yüreğimiz bölüştürülemez
iyi günler ilerde

sade ekmeği bildiğimiz
günler geçmişte
ve güzeldi anneanne
şimdi ekmek dile gelse
boğazımızdan geçişine
utandığını söylerdi

iyi günler yok!
iyi günler yok anneanne

kıyamet bize
kıyamet bize
kıyamet bize

kıyam/et bize

Hiç yorum yok: