Yaz Kur'an Kursları'nda sınıf hakimiyeti nasıl sağlanır?

Çok konuşuyorlar değil mi? Bir de hiç oturmuyorlar. Evet kardeşim. Benimkiler de öyle. 10. seneyi çalışıyorum. Hep öyleydiler. 5 yaşından 25 yaşına dek öğrencim oldu yaz kurslarında, kış kurslarında bu yaş seviyesi 76'ye dek çıktı. Hep konuşurlar. Hep koparlar dersten. Bu, olur. Çünkü birşeyler eksik sınıfımızda, düzenimizde, belki de bizde.
Okudum, çok okudum bu konuyla ilgili. Okuduklarımın çoğu hoşuma gitmedi!
Konuştum, çok konuştum bu konuyla ilgili. Konuşulanların çoğu hoşuma gitmedi!
İzledim, çok kişiyi izledim bu konuyla ilgili. İzlediklerimin çoğu hoşuma gitmedi!

- Susmalarını iste!
- Oturmalarını iste!
- Teneffüse çıkarmama cezası ver!
- Konuşana para cezası ver!
- Tepeden inme kurallar koy!
- Birbirlerini gammazlamayı teşvik edici davran!
- İstemediğin tarzda davrananlara yokmuş gibi davran!

Tüylerimi diken diken etti böyle peş peşe(evet, ayrı yazılıyor) yazınca. Ama üzgünüm ki böyle tavsiye edilenler.

Okuduklarımın, konuşulanların, izlediklerimin az bir kısmı ise hoşuma gitti. Onları toparlayıp bir yazıvereyim dedim. Eksikleri tamamlamak sizden, gayret bizden, tevfik Allah celle celalahû'dan!

1. Öğrencileri izle, notlar al.

Ben yaşlı bir kadınım. Görevim dolayısıyla tanıştığım insanların haddi hesabı yok. O yüzden not alırım ben arkadaş. Çocuk o gün dalgınsa yazarım onun sayfasına. 25 Haziran, bugün biraz dalgın. Arkadaş çevresi değiştiyse yazarım kenara. Ayşe ve Ceren birlikte oturmaya başlayalı beri Ceren'in derse olan katılımı arttı. Bu notlar çok yardım eder bana. Yönlendirir beni. Ne yapmam gerektiğini söyler. Uyarır beni. Annesiyle görüştüysem yazıveririm hemen "Sanki anne biraz baskıcı gibi, olmayabilir de, biraz tedirgin". Bazen bu notlarım peşin hükümlülüğümü vurur yüzüme. Bazen 12'den vururum. Bazen unuturum yazmayı, aklıma geldikçe toplar yazarım. Ama yazarım. Üç cümle de olsa yazarım bir öğrenci hakkında.

2. Soruları değerli bul! Yanıtla!

Öyle önemli ki! Evet bazen konuyu işlettirmez hâle geliyorlar. Öyle çok zoru soruyorlar ki konuya dönemiyorsun. Bâzen de dersi kaynatmaya çalışıyorlar. Dersle ilgisiz gibi sorular soruyorlar. Bu yine bilgi birikiminle, tecrübenle, kıdemli hocaları takip etmenle çözülebilecek bir mesele sevgili kardeşim. Tasalanma. Mesleğini sevdikçe, mesleğinle ilgili okudukça bir bakacaksın ki, çocukların sordukları sorudan senin işlemek istediğin konuya doğru tatlı bir geçiş yapmayı öğrenivermişsin.

3. Konu yetiştirme telaşında olma!

Birbirimizi baskı altında tutuyoruz. Ayın branştaki iki eğitimci karşılaştı mı hemen soruyor birbirine sınıfın geldiği bilgi seviyesini. Kendimizi kandırıyoruz oysa ki. Çocukların geldiği sayfa onların bilgi seviyesini ölçmüyor ki! Bu, mümkün değil! Elimizde bazı veriler var elbet. Ama bunu birkaç sene izleğinde yapabiliyoruz. Ötesi zor. Bu çocuklar o bilgiyle ne yapacak, o bilginin işlerine yaraması için hangi duygular eşlik edecek onlara. Bunu takip etmemiz gerek. Bu pek kolay aslında, dingin bir eğitimci gerekiyor bunun için.
Aklı, fikri, vicdanı net bir eğitimci.
Öğrencilerinin geldiği bilgi seviyesini kimseye söylemek zorunda hissetmeyen bir eğitimci.
Onların başarılarını kendinden kaynaklı görmeyen bir eğitimci.

4. Göz teması kur!

Çok basit değil mi? Evet, çok basit ama çok etkili bir yöntem. Gönülden gönüle bir yol vardır görülmez ya hani. İşte o yol gözlerde gizli. Bir talebeyi okuturken size tatlı talı bakan diğerini gülümseyivermek gibi basit, sade, cici bir iletişim yolu var mı? Yok. E o zaman niye yapmayalım.

5. Ağır duruş!

Ben zannetmiştim ki yeni göreve başladığımda ne kadar arkadaş olursam o kadar beni severler. Meğer öyle değilmiş meğer çocuklar yönlendirici bir büyük isterlermiş başlarında. Talebesini seven, şefkati ile saran, rikkati ile yaklaşan, heybeti ile göz dolduran bir öğretmen isterlermiş. Arkadaşları çokmuş zaten. Anne babaları da varmış. Mesele gerçek bir yol gösterici olmaktaymış.

6. Toplu ders anlat, bireysel geri dönüt al!

Sınıf mevcudun 20'den fazla ise bu bir hayal. Ama 15-20 arası talebe candır. Tam kıvamdır. Toplu olarak dersi anlat, bir daha anlat, gerekirse bir daha. Sıraların arasında yürürken uyuyanın başını okşa, konuşanın omzuna elini koy, sorular sor, konuyu bir de onlardan dinle, tahtaya kaldır isteyeni, isteyen yerinde söylesin, camı açtır kapıyı açtır, çok enerjik iseler enerjilerini biraz tüketmeleri için, uyuyorlarsa canlanmaları için zıplat hoplat oldukları yerde. Ama o dersi anlayacak kıvama getir o talebeyi. Bu güç içinde var. İnan bana, yapabilirsin. Sonra başla bireysel geri dönüt almaya. E, tabi sen biriyle ilgilenirken diğerleri boş durmamalı. Hazırlıklı olmalısın. Bir kutunuz olsun. İçinde rengarenk kağıtlar, bantlar, makaslar olan. Ne yapalım bugün diye sor onlara. Bugün bu konuyla ilgili ne yapalım. Benimkiler bugün FIFA onaylı top çizip içlerine isimlerini yazdılar, imzalarını attılar. Sonra büyük bir fon kartonuna yapıştırdılar bunu gönüllerince. Kursta makas aradılar, top kesmek için bahçede yuvarlak nesne aradılar, kestiler, çizdiler, malzemelerini paylaştılar derken. Ben de tatlı tatlı geri dönüt aldım. Tabi gürültü olmadı değil. Ama ben sevmiyorum sus pus sadece hocanın sesinin olduğu sınıfları. Bilmiyorum belki benim kuruntum.

7. Kuralları sınıfça belirle!

Tepeden inme kurallar her zaman reddedilir sınıf ortamında. Zilyon kez de söyleseniz yok anam yok. O kuralları o-tur-ta-maz-sı-nııııız! Ama bir gün gözlerinin içine baka baka, yaşlarının sizden bilmem ne kadar küçük olduğunu tamamen unutarak, gerçekten bu yaptığınızın doğru olduğuna inanarak onlarla konuşun.
- Geri dönüt alırken, sınıfta fazlaca ses çıkıyor. Bundan hepimiz rahatsız oluyoruz. Dikkatimiz dağılıyor. Nasıl yapalım? Sessizliği nasıl ağlayabiliriz? diyebilirsiniz mesela.
En başta söylediğim yöntemleri söyleyecektir çocuklar. Konuşana para cezası, tahtaya yazma, ayakta durma, sınıftan çıkarma, konuşmama gibi tu kaka(evet, böyle yazılıyor) şeyler. Bunların çözüm olmadığını, işleri daha da karmaşıklaştıracağını söyleyin. Biz şöyle çözüm bulduk. Elimi havaya kaldırdığımda bu "arkadaşınızın veya benim dikkatim dağılıyor" demek. birkaç dakikalık bir sakinlik oluyor bu süre zarfında. Sonrası malum :) Ben hoş görüyorum açıkçası, cin gibi çocuklarımız maşallah. İki teneffüsümüz var, birinde gazoz içiyorlar - 50 kalori. Birinde dondurma yiyorlar 300 kalori. 40 kg bir çocuk bir saat yürüse sadece 24 kalori harcar düşünebiliyor musunuz? Anladınız mı şimdi çocukların niye duramadığını? Çok üzülüyorum yoğun şekerli beslenen bebelere. Kendilerine de velilerine de sürekli "şeker zehirdir" propagandası yapıyorum ama bir yere kadar tabi.

Bebelerim uyanmak üzere, bugünlük bu kadar. Gideyim de cüzümü okuyayım. Yarın devam ederim inşallah. Katkılarını beklerim kardeşim.


Öfkelendiğimizde nefsimize nasıl hâkim olabiliriz?

bu yazıyı çok zor yazdım, ama yazmalıydım.

sussun istiyorsun değil mi?
hep ağlıyor, ve sen sussun istiyorsun.
ben de istiyordum.

bu isteğimi gün geçtikçe söndürmeye çalıştım. çünkü susmasını istediğim zaman doğru davranmıyordum. panikliyordum, elim ayağım birbirine dolanıyordu ve tek hedefim onu susturmaya çalışmak oluyordu.

Çocuklarıma "-mış gibi" yapmamayı, büyük bir insandan tek farklarının boylarının küçük olduğunu öğrenmeye ve daha da güzeli hissetmeye başladıkça hedefimin yönü değişti.

Şu anda filan yemeği istiyor ama evde malzeme yok, ağlıyor.
Arkadaşını çağırmak için evlerine gitmek istiyor ama bugün pazar ve saat çok erken, çok kızgın.
Yaptığı resme su döküldü, bağırıyor.
Arkadaşı onun istediği oyunu oynamıyor, ağlıyor.
Babasının şu anda evde olmasını istiyor, sinirli davranıyor.

Üzgünüm, çok üzgünüm. Ama bunların müsebbibi benim, ve ML tabi. Çünkü öfkelendiğimizde doğru davranmadık. Bir çok ayet biliyorduk, hadis biliyorduk. Lâkin gereğini yerine getirmedik.

Örneğin "Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever." (Al-i İmran Suresi, 134) buyuruyordu Rabbim. İyi olan sınıftan bahsediyordu ve öfkelerini yenenlerden bahsediyordu. Oysa ben sevdiğim adama çocuklarımın yanında sesimi yükseltebiliyordum.

Peygamberim Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bir kulu yalnızca Allah’ın rızasını gözeterek öfkesini yenmesinden daha büyük bir ecir yoktur."(İbn-i Mace)" buyuruyordu. Lakin ben annemle telefonda konuşurken eteğime yapışan bebeme ve dahi anneme öfkemi belli edebiliyordum. Şiddet sadece maddi şiddetti bana göre. Çocuklarımı dövmediğim sürece sorun yoktu. Oysa gözbebeklerimin büyüyüşünden, dişlerimi sıkmamdan de etkileniyordu bebelerim. Farketmiyordum. Belki farkediyordum, ama ne yapacağımı bilmiyordum.

Yine bir sohbet sırasında Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem "sizce pehlivanlık nedir?"diye soruyordu. Ashab-ı Kirâm "yenilmeyen kimsedir" diye cevap veriyorlardı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem "Hayır, gerçek pehlivan öfkelendiğinde nefsine hakim olan insandır"(Ebu Davud) buyuruyordu. Biliyordum bunu, pehlivan olmak istiyordum. Ama başaramıyordum.

Tam olarak başardığım söylenemez elbet, bir insanım. Nisyan ile ma'lülüm. Ama uğraşıyorum. Bu benim yolculuğum. Günden güne iyileşmeye çalışıyorum.

Taşıdığı sürahi devrildiğinde, bebeğimin altını yıkamakla meşgulken diğer kuzumun yumurtaları elinden düşürdüğünde "bir pehlivan ol" diye fısıldıyorum kendime. Güzel Şule'nin öfke kontrolü yazılarını ( http://anneminkitapligi.tumblr.com/tagged/%C3%B6fkekontrol%C3%BC ) okumak çok iyi geldi. Bir de cânım Hilal'in ( http://annecafe.blogspot.com.tr/2012/06/sus.html ) yazısı hep iyi gelir. Açar açar okurum.

İki hadis daha var. Tüm Psikologlarının oturup "Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu işi bitirmiş, dağılabiliriz" diye toplu açıklama yapması gerekiyor bence bu iki hadîsi okuduktan sonra :)

"Gazap ve şiddet, kalpte yanan birer ateş parçası ve birer kıvılcımdır. Onun şah damarının şişmesini ve gözlerinin kızarmasını görmüyor musunuz? Sizden birinize bu hal geldiği vakit, ayakta dursun, oturuyorsa yatsın." (Tirmizi)

Resulullah Efendimiz nefsine yenilerek öfkelenenlere şöyle bir tavsiyede bulunmuştur: "Sizden biriniz öfkelendiği vakit su ile abdest alsın; zira hiddet şeytandandır. Şeytan ise ateşten yaratılmıştır" (Ebu Davud)

Benim öfkemi yenmeye çalışma hikayem bu. Demincek biricik kızçem arkadaşının babasından çekindi, ve arkadaşını evimize davet edemedi. Sonra evimize girdik ve neden böyle oldu diye bir ağlama nöbetine tutuldu. Sakin sakin durdum. "Sarılmamı ister misin" dedim, yok dedi. Sakince yanında oturdum. Az sonra, "bırak beni anne bırak" dedi. "Kalkayım mı yanından" dedim. "Hayır, gitme" dedi. Ağladı, ağladı. "Neden böyleyim ben neden, neden E.C.'in babasından korktum" diye söylenmeye başladı. "Sarılmamı ister misin" diye sordum yeniden. Kollarını açtı. "Kendimi boşu boşuna üzüyorum" dedi sarılırken. Ki bu benim cümlemdi. Böyle derim ben. Birebir kopyaladı resmen. Sustu sonra. Babasıyla gülüşmeye başladılar. İşbu yazının yazılma sebebi de buydu.

Rabbim ömür boyu sürdüreceğimiz bu pehlivanlık imtihanında hepimizi öfkesini iyi kündeye getirenlerden eylesin. O zaman daha iyi hissedeceğiz. O zaman daha iyi olacağız, bebelerimiz de daha iyi olacaklar inşallah(amîn)

Çocuklu evde Ramazan'a nasıl hazırlanılır?

Şimdi sakinleş sevgili kardeşim. Ve elindeki o renkli kağıtları bir yere koy. Evin hiçbir yerine "Ramazan Geldi" falan yazmak zorunda değilsin.

Bu bir gösteri ayı değil. Bu bir sakinleşme ayı. İbadeti çoğalttığın bir ay. Başka hangi ay 30 teheccüd vakti ayakta olabiliriz ki? Aaa, de mi bak. Teheccüdde ayaktayız. E peki o zaman neden teheccüd kılmıyoruz.

Mesela bu ay bismillah diyelim Teheccüde. Ne güzel isim. Söylenişi bile tatlı. Fetehecced bihi nâfileten lek! Evet, ilk iş bu. Hiçbir teheccüd kaçırılmayacak. Hay Allah, ne ilgisi var bunun çocuklarla anlamadım diyen sevgili kardeşim. Sabır eyle, söylüyorum. Çocukların yattığı yerde kılacaksın sevgili kardeşim teheccüdü. Uykuda iken beynimiz çalışmaya devam ediyor biliyor musun. Pek tabi hafızamız da. Düşünsene, yavrunun hafızasına 30 gece peşpeşe fısır fısır namaz kılan bir anne fotoğrafı gönderiyorsun. Bu, hazırlayacağın her türlü elişi kağıdından izleteceğin her türlü çizgi filmden daha etkili bir yöntem. Lakin sonucu hemen öyle almayı bekleme. Dünya böyle bir yer değil. Gece teheccüde kalkacaksın, sabah çocuklar kavga etmeyecek. I,ıh. Burası orası değil. Burası ekim yeri. Hasat cennette inşallah. O çocuklar kavga edecek arkadaş, NET.

Ramazan sofraları. Çeşit azaltalım mı? Yani cacık-salata-meyve değil mesela. Sadece biri. Bir tane de yemek. Bir alıştınız mı zaten, gerisi gelecek, inanın bak. Gözü doymuyor ki insanın çok çeşit olunca. "Çorbadan az daha içse miydim ki, anam ben salatayı yerken millet karpuzu bitirivermiş"gibi cümleler geçmemesi için teravihten aklımızdan. E diyeceksiniz ki, "hocam ne yaptın, çocukların zihninde Ramazan sevdikleri yemeklerle, zengin sofralarla kalsın ki, daha güzel oruç tutsun". Hmmm, peki. Kurduğun cümleyi bir daha okuyabilir misin kardeşim. Hâlen mantıklı geliyor mu? Gelmiyor değil mi? Bolluk oldukça lezzetin azaldığını sen de biliyorsun. Çocukluğunda çok sevdiğin bir lezzet vardır. Bul onu, düşün. Neden aynı lezzeti alamıyorsun. Tamam GDO, tamam Hibrit tohum ama en müessir sebep o tada istediğin anda ulaşabilmen sevgili kardeşim. Emin ol, sonucuna inanarak kurarsan az çeşitli sofraları, en güzel hatıraları bırakmış olacaksın güzel bebelerine.

Teravih. (Hop-ki-üç-dört )veledaaaaaaallllllliiiiiin" Oldu da bitti maşallah. Heh, işte o camiye gitme sevgili kardeşim. Teravih 20 rekat evet. Ama 20 rekatı da çocuklu anneler camide bitirecek diye bir şey yok. Çocuklarının uyku düzenleri müsaade ediyorsa, gerçekten namaz kıldıran bir imamın arkasında namaz kıl onlarla. Uyku düzenleri müsaade ediyor ama sıkılıyorlar mı? Ezanla hemen sünneti kıl, farza kadar fısır fısır muhabbet et bebelerle. Sonrası kolay. Nereye kadar sabredebilirlerse dur. Baktın coştular. Çıkar dışarı az koştur. Mümkünse dışarıda kıl. Büyük çocukları örgütle, sen gelen geçenler tarafından "aaa, böyle namaz oluyo mu kiiii" denilerek rahatsız edilmeyecek bir yerde namazını kılarken bebelerinle oynasınlar. Seslerini duymay devam edeceğin için aklın onlarda kalmamış olur. Top götür, ip götür. "Ayyy, içim bayıldı, değer mi bu kadar çileye" deme. Cennet kapısı yetiştiriyoruz sevgili kardeşim. E tabi teravih kılan bir de çocukları yanına alıp göz kulak olan baba CANdır. Söylemeden geçmeyelim. Ama Dünya'nın binbir türlü hali var. Baba vefat etmiş olabilir, işte olabilir, namazsız olabilir. Bu vesileyle söyleyelim. Herhangi bir sebeple babasıyla teravihe gidemeyen erkek çocuğunu teravih'e götüren komşu amca, komşu dede ne güzel iş yapmış olur!

Muhâcirler. Sûriye'lisi, Îrak'lısı, Filistin'lisi, Afgânistan'lısı. Her yerdeler. Hiç mi yok etrafında. Bana de, ben sana bulurum. Muhacirlerin evine gidebilirsin çocuğunla birlikte sevgili kardeşim. Ellerinde poşetlerle muhacir kardeşlerinin evine girdiğin o an, çocuğunun zihninden silinmeyecektir. Yokluk kavramını anlatamıyoruz ya hani zamane bebelerine. Al sana anlatmanın en güzel yolu. "Neden onların eşyaları/oyuncakları/yemekleri yok diyecek çocukların. Gözünü seveyim suçu Allah'ın üzerine atma. Beben bunu anlayamaz. "Dünya böyle bir yer tatlım, bugün bizim var, onların yok. Biz onlara yardımcı olacağız" de. Cümleyi "yarın da biz fakir kalırsak onlar bize verir" şeklinde tamamlama. Çocuğun içine korku düşürme sevgili kardeşim. 

Hâsıl-ı Kelam. Ramazan gösteri ayı değil sevgili kardeşim. İbadet ayı. Zühd ayı. Rabbim diğer aylarımız için bir başlangıç eylesin bize Ramazan-ı Şerîf'i....

Çocuklara ölüm kavramı nasıl anlatılmalı?

Yaşarken öğrenmek, işte benim hayatım. Belki bu yüzdendir fıkha bu denli yakın hissedişim. Çocuklara şu nasıl anlatılmalı, bu nasıl anlatılmalı gibi başlıklar atmayı sevmiyorum aslında, ilgilisini yönlendirmek için bu başlıklar. Yani durduk yere birdenbire, "gel yavrum sana biraz ölümden bahsedeyim" denmez ki çocuğa. Başına gelir insanın, yaşarken de çocuğa anlatıverir korkutmadan, ürkütmeden, doğrusuyla.

19 Mayıs Günü ikindi vakti telefonumuz acı acı çaldı. Bu tabire hep gülerdim. Şimdi gülemiyorum. Öne eniştem sonra kaynım peşpeşe arayınca içime sıkıntılar bastı, ML'nin surat ifadesinden anladım ki durum çok kötüydü. Babam hastaneye kaldırılmıştı. Ambulansta fenalaşmıştı. 3 kez geri döndürmüşlerdi. Fakülte'deydi şimdi. Bebeğim uyuyordu, çocuklar bahçedeydi. Doya doya ağladım. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dövünmeyi yasaklamış. Neden yasakladığını o anda anladım. İçimden delicesine dizlerime ve böğrüme vurmak, duvarları yumruklamak geliyordu. Zor tuttum kendimi. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun o anda değişik bir ferahlık veriyor. Kaç kere dedik bilmiyorum. Hemen toparlanmaya başladık. Annemi arayıp ağladım biraz. ML o sırada ayrntıları öğrenmeye çalışıyor. Duramadım, aşağı kızlara indim. Biraz da onlara ağladım. Kızlar çocuklarla ilgilendiler, çabucak toparlandık bizde.


  • Nereye Gidiyoruz Anne?


Düştük yollara. Normalde Samsun'a, Adapazarı'na veya Ankara'ya gitmeden günler evvelinden duvardaki takvimimize işaretler atarız. Geriye saymayı böyle öğrendiler. Valizleri görünce şaşırdılar. Nereye gidiyoruz dediler. "M. dedeniz hastalanmış annecim, onun yanına gidiyoruz" dedim. Nerdeymiş dediler, hastanede olduğunu söyledim.


  • Hastaneye Varıyoruz

Vardık. ML içeri girdi. Eltim hekimdir. Ankara'dan yetiştiler. ML'yi görünce çocuklarla geldiğimi bildiği için yanıma gelmiş. "Durum çok kötü" dedi. Bebeğim ve 3,5 yaşındaki kızım uyandılar. Yukarı çıkamadım. Çıkmak istiyorum, görmek istiyorum. ML'yi aradım.


  • Ölüm haberini alıyoruz. 

ML "babamı morga indiriyoruz" dedi. Hastane kapısına baktım. Kaynım iki arkadaşının kolunda dışarı çıkarıyordu. Eltim da çıktı. Sarıldık ağlamaya başladık. Kızım da ağlamaya başladı. "N'oluyor anne" dedi. "Kalbi durmuş dedenin kuzum" dedim. Arabanın penceresini açtım, bebeğimi sırtıma bağladım, "sen buradan bana bak annecim, babanı görmek istiyorum, kapıdan bakacağım, bir sana bakacağım, bir içeri, korkma" dedim. Hastane kapısına gittim. Babamı indirmişler. Yeğenimiz, eniştem, ML, sırayla çıkıyorlar. Kızım ağlamalarımızı görüyor. O da ağlıyor tabi. Sarılıyorum sıkı sıkı. Saat geceyarısı 2'ye geliyor. Eve geliyoruz. Görümcem, kayıvalidem evde. Bir daha ağlıyoruz. Önce oğlumu sonra kızımı öpe koklaya uyutuyorum. Yatsıyı kılıyoruz. Sabah vakti giriyor. Kılıyoruz. Birkaç saat sonra diğer 3 görümcem ve büyük kaynım İstanbul'dan geliyor. Yine ağlıyoruz. Çocuklar ağlamalarımıza şahit. Taşkınlık yapan yok. Büyük Kaynım, babamız artık. Sesi biraz yükseleni hemen toparlıyor.

  • Günlük Telaşlar
Kara haber tez yayılıyor. Komşular kahvaltı getiriyor. Kimsede yiyecek hal yok. Ben çocukları yediriyorum. Kendim yiyorum. Arazimizin üst kısmında kuyu vardır. Kurbağa doludur içi. 6 yaşını doldurmak üzere olan oğlum "kuyuya gidelim" diyor. Kendi gidemez. Tehlikeli. "Canım gitmek istemiyor annecim" diyorum. Sonradan "yemek yemekten vazgeçmedin, çocuğun dediğini yapmıyorsun" diyorum kendi kendime. Çok duygusaldır oğlum. Şaşırıyorum haline. Uyandı, dedesini sordu. "Vefat etti" dedik. Hayatına devam etti. Hiç tepki vermedi. Sonra anlayacakmışım meğerse.


  • Cenaze Yıkama Aracı Geliyor

Önce cenaze yıkama aracı geliyor. Kızım soruyor. Ne var anne o arabada. "Birazdan dedeni getirecekler bu arabada abdest aldıracaklar" diyorum. "Dedem kendisi mi alacak" diye soruyor. "Hayır, baban aldıracak" diyorum. Sonrasını sormuyor. Söylemiyorum. Abdest alıp namaz kılıyoruz. Babam geliyor sonra ambulansla. Bir bebek gibi yıkıyor babamı ML. Tekrar, tekrar, tekrar. Bir ağacın altına gizlenip, uçuşan perdenin arkasından izliyorum. Yıkama bitince annemi ablalarımı çağırıyorum. Babamı göreceğiz haydi. ML o arada oğluma ve kızıma dedelerinin yüzünü gösteriyor, öptürüyor bu Dünya için son kez. Ötelerde tekrar görüşmek duasıyla.


  • Defin, Mezarlık
İkindi vakti yaklaştı. Tüm köy, tanıdıklar toplanıyor. Annem ve babam geliyor. Çocukları annemle içeri yolluyorum. Helallik aldırıyor imam efendi kapımızın önünde. Erkekler babamı camiye götürüyor. Eltim ve ben namazları kılıp hanımları mezarlığa taşıyoruz. O sırada oğlum annanesine soruyor.
- Annane, benim M. dedemin kalbi durdu, öldü. A. dedem de mi öldü, o nerede?


  • Oğlumun Tepkisi
Mezarlıktan dönüyoruz, okumalar başlıyor. Çocukların uykusu geliyor. Yatırıyorum, akşamı kılıyorum. Kendim de odadan çıkmıyorum. Bir taraftan okuyorum. Oğlum gitgide artan bir şekilde ateşleniyor. Anlıyorum ki tepkisini böyle veriyor. O uykuda iken konuşuyorum onunla. Onu rahatlatacak şeyler söylüyorum. Onu çok sevdiğimi, yarının güzel bir gün olacağını, kuyuya gideceğimizi, M. dedesinin onu çok sevdiğini, M dedesine çok dua edeceğimizi söylüyorum. Ateşi inanılmaz şekilde yavaş yavaş düşüyor. Uykuda gülümsemeye başlıyor. Yoksa rüyasında dedesini mi görüyor?

  • Cennet Neresi?
Günler geçiyor. Birisi kızıma "deden cennette" demiş. Ben cennetten hiç bahsetmemiştim. Oğlum "dedem nerde" deyince kızım "o cennette, bilmiyo musun" diyor. "Cennet neresi" diye soruyorum. Dudaklarını büzüp, bilmediğini söylüyor kızım. "Cennet neresi anne" dye soruyorlar. Bilmem ki diyorum. Hayal güçlerini kısıtlamak istemiyorum. Hazır bir cevabım yok, üzerine düşünmeliyim. Öyle düşünmeliyim ki, öyle bir mesaj vermeliyim ki, "Kıyametin kopacağını bilseniz elinizdeki fidanı dikiniz" Hadis-i Şerif'i ile, "Dünya için ilgi duymak bana ne gerek. Çünkü ben dünyada bir ağacın gölgesinde biraz oturduktan sonra giden bir yolcu gibiyim" Hadis-i Şeriflerinin anlamlarının çizdiği dairenin içinde kalsın. Peki nasıl anlatıyorum. O da başka yazıya kalsın. 

Kayınbabam....

22 Mayıs

Oruçluymuş. İncir kurusunu çok severdi. Dörde bölmüş incirleri, iftariyelik hazırlamış. Eniştemi aramış, göğsüm ağrıyor demiş. Eniştem ambulans çağırmış. İkindinin sünnetini kılmış. Ambulans gelmiş. Kızmış, niye ambulans çağırdı diye enişteme. Sedyeyi hazırlamışlar, binmem demiş. Farzı kılmış. Yürüyerek ambulansa binmiş. Elif ve eniştem öne binmiş. Yolda kenara çekmiş ambulans. birşeyler anlamışlar ama konduramamışlar. Fakülte'ye gitmişler. Yol boyu kalp masajı yapmışlar. Ambulanstan inerken o son yumrukları vuruyorlarmış. O sırada eniştem aradı, Muhammed uyukluyordu. Eniştem aradı, yetişemedim, cevapsıza düştü. Abim arayınca hemen anladım. Hemen. ML telefonu açtı. Nerdesiniz şimdi dedi. Ayaklarımın bağı çözüldü. benden mi çıktığını anlamadığım bir sesle af dedim. O dakikadan sonra sürekli oy babam dedim. Kendi sesime yabancıydım. Seslenen ben değildim. Başka birinin babası ölmüştü. Başka biri yas tutuyordu. O ben olamazdım. Biz bir hafta sonra, kurs kapanınca Samsun'a gidecektik. Tarlayı sürdürmüş, onu anlatmıştı iki gün evvel. Biz yokuşu inerken bahçede birşeyle yapıyor olurdu. biz kornaya basa basa yokuşu inerdik. O dururdu. Çok heyacanlanınca öylece durur ve bakardı. Yavaş yavaş aşağı  inerdi sonra. Sarılırdık. "ya bak şunlaraaa" derdi. Babam, babacım.

Yandık. Oğulları, kızları, gelinleri, damatları, torunları. Ciğerimiz yandı.

Fakülte'ye vardık. Rüyam aşağı indi. Yanına girmiş. Merve durum kötü dedi. Ahmed ve Ayşe uyandı. Yukarı çıkamadım. Çıkmak istiyorum, görmek istiyorum. Muhammed'i aradım. Merve babamı morga indiriyoruz gibi birşeyler söyledi. Hastane kapısına baktım. İki arkadaşı Hüseyin abimi dışarı çıkarıyordu. Rüyam da çıktı. Sarıldık ağlamaya başladık. Ayşem de ağlamaya başladı. Noluyor anne dedi. Kalbi durmuş dedenin kuzum dedim. Ahmedi sırtıma bağladım hastane kapısına gittim. Babamı indirmişler. dışarı çıktılar. Eve gittik. O yolları nasıl heyecanla giderdik. Nasıl heyecanla. İçimiz kıpır kıpır. Nasıl gittik o yolu. O yokuşu nasıl indik. Nasıl. Emine ve annem eve varmışlar bizden evvel. Emine bütün ışıkları yakmış. Ok apıdan ansıl içeri gireceğiz, nasıl nasıl. Girdik. Kendi yok. İzi her yerde. Her yerde o. İş kıyafetlerini kaldırdım. Fesleri her yerde kaldırdım. Emine Elif fenalarda. Sarıldık. Doya doya ağladık. Gözlüklerini kaldırdım. Banyoluğa girdim. Terlikler ıslak. Acaba banyo mu yaomış. Kıyafetleri nemli, kokladım, kaldırdım. Lavaboları yıkadım. Birazdan Fadime, Neriman , Meryem Cevat gelecek.

Yatsı geçmek üzere, kıldık. Sabah vakti girdi, kıldık. Birkaç saat uyumuş muyum, bayılmış mıyım. Fatma’nın sesine uyanıyorum. Fatma’nın sesi kulaklarımdan gitmeyecek. Kızlarını çok sever babam, gelinlerini de kızları bilir. Önceki ameliyattan kızlarını anarak uyanmış. Bir de komuşlardan birine demiş ki, “yolları hiç çekecek halim yok, ama gelinlerim oğullarımı geçti, küçücük bir şey görsem gitmem evlerine, ama çok iyi gelinlerim”. Avunayım mı?
Cenaza yıkama aracı geldi. Sonra babam geldi. Muhammed, Hakkı hoca, bir de birisi daha. Bir ağacın altına gizlendim. Seyrettim. Perde uçuştukça. Ayaklarını görüyorum. Oraya çeviriyorlar oraya dönüyor, buraya çeviriyorlar buraya. Bebek gibi yıkadı babasını Muhammed. Bir bebeği yıkar gibi. Tekrar tekrar. Abdestini aldırdı sonra. Kefenledi.
Kızları, gelinleri ve kız torunları. Yanına girdik. Yüzünü açtı muhammed. Buz gibi. Soğuk. Çok soğuk. Babacım. Ah babacım. Sopsoğuk. Dokundum yüzüne. Sakallarını sevdim. Uyuyakalırdı. Ezanı duyunca kalkıverirdi, “eyyy,manam diyerek”. Kalkacak gibi sanki. Ey, manam diyecek ve kalkacak gibi. Kalkmadı.
Annemle babam geldi. Sordum onlara, nasıl dayandınız dedim. Nasıl verdiniz toprağa. Baba babam öldü ya dedim.
Mezarlığa gittik. Kimler gelmiş. Niye gelmiş. Her gördüğüme siz niye geldiniz demişim. Sonra sonra hatırlıyorum. Kabre koydular babamı. Herkes bir telaş üzerine toprak atıyor. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. Telkin verdi hoca. Ya fatıma oğlu mustafa, gul; eşhedü enla ilahe illallah. Üç kere söyledi. Başına gittik. Okuduk okuduk okuduk. Toprağını sevdik. Kalkmayacak mı şimdi. Yok kalkmayacak. Allahım babamızı kabir azabından koru. Binlerce kez mi dedim. Demişimdir herhalde.
Yemek yiyebilecek miyiz? Yedik. Çay içebilecek miyiz? İçtik. Uyuyabilecek miyiz? Uyuduk. Gülebilecek miyiz? Gülmedik. Tebessüm ettik. Hatıraları anlatıp duruyoruz. Telefonumu hastanede unutmuşum. Arayan soran kardeşlerime teşekkür eder, bir yasin rica ederim. Rabbim güzel sabredenlerden eylesin.