Yaz Kur'an Kursları'nda sınıf hakimiyeti nasıl sağlanır?

Çok konuşuyorlar değil mi? Bir de hiç oturmuyorlar. Evet kardeşim. Benimkiler de öyle. 10. seneyi çalışıyorum. Hep öyleydiler. 5 yaşından 25 yaşına dek öğrencim oldu yaz kurslarında, kış kurslarında bu yaş seviyesi 76'ye dek çıktı. Hep konuşurlar. Hep koparlar dersten. Bu, olur. Çünkü birşeyler eksik sınıfımızda, düzenimizde, belki de bizde.
Okudum, çok okudum bu konuyla ilgili. Okuduklarımın çoğu hoşuma gitmedi!
Konuştum, çok konuştum bu konuyla ilgili. Konuşulanların çoğu hoşuma gitmedi!
İzledim, çok kişiyi izledim bu konuyla ilgili. İzlediklerimin çoğu hoşuma gitmedi!

- Susmalarını iste!
- Oturmalarını iste!
- Teneffüse çıkarmama cezası ver!
- Konuşana para cezası ver!
- Tepeden inme kurallar koy!
- Birbirlerini gammazlamayı teşvik edici davran!
- İstemediğin tarzda davrananlara yokmuş gibi davran!

Tüylerimi diken diken etti böyle peş peşe(evet, ayrı yazılıyor) yazınca. Ama üzgünüm ki böyle tavsiye edilenler.

Okuduklarımın, konuşulanların, izlediklerimin az bir kısmı ise hoşuma gitti. Onları toparlayıp bir yazıvereyim dedim. Eksikleri tamamlamak sizden, gayret bizden, tevfik Allah celle celalahû'dan!

1. Öğrencileri izle, notlar al.

Ben yaşlı bir kadınım. Görevim dolayısıyla tanıştığım insanların haddi hesabı yok. O yüzden not alırım ben arkadaş. Çocuk o gün dalgınsa yazarım onun sayfasına. 25 Haziran, bugün biraz dalgın. Arkadaş çevresi değiştiyse yazarım kenara. Ayşe ve Ceren birlikte oturmaya başlayalı beri Ceren'in derse olan katılımı arttı. Bu notlar çok yardım eder bana. Yönlendirir beni. Ne yapmam gerektiğini söyler. Uyarır beni. Annesiyle görüştüysem yazıveririm hemen "Sanki anne biraz baskıcı gibi, olmayabilir de, biraz tedirgin". Bazen bu notlarım peşin hükümlülüğümü vurur yüzüme. Bazen 12'den vururum. Bazen unuturum yazmayı, aklıma geldikçe toplar yazarım. Ama yazarım. Üç cümle de olsa yazarım bir öğrenci hakkında.

2. Soruları değerli bul! Yanıtla!

Öyle önemli ki! Evet bazen konuyu işlettirmez hâle geliyorlar. Öyle çok zoru soruyorlar ki konuya dönemiyorsun. Bâzen de dersi kaynatmaya çalışıyorlar. Dersle ilgisiz gibi sorular soruyorlar. Bu yine bilgi birikiminle, tecrübenle, kıdemli hocaları takip etmenle çözülebilecek bir mesele sevgili kardeşim. Tasalanma. Mesleğini sevdikçe, mesleğinle ilgili okudukça bir bakacaksın ki, çocukların sordukları sorudan senin işlemek istediğin konuya doğru tatlı bir geçiş yapmayı öğrenivermişsin.

3. Konu yetiştirme telaşında olma!

Birbirimizi baskı altında tutuyoruz. Ayın branştaki iki eğitimci karşılaştı mı hemen soruyor birbirine sınıfın geldiği bilgi seviyesini. Kendimizi kandırıyoruz oysa ki. Çocukların geldiği sayfa onların bilgi seviyesini ölçmüyor ki! Bu, mümkün değil! Elimizde bazı veriler var elbet. Ama bunu birkaç sene izleğinde yapabiliyoruz. Ötesi zor. Bu çocuklar o bilgiyle ne yapacak, o bilginin işlerine yaraması için hangi duygular eşlik edecek onlara. Bunu takip etmemiz gerek. Bu pek kolay aslında, dingin bir eğitimci gerekiyor bunun için.
Aklı, fikri, vicdanı net bir eğitimci.
Öğrencilerinin geldiği bilgi seviyesini kimseye söylemek zorunda hissetmeyen bir eğitimci.
Onların başarılarını kendinden kaynaklı görmeyen bir eğitimci.

4. Göz teması kur!

Çok basit değil mi? Evet, çok basit ama çok etkili bir yöntem. Gönülden gönüle bir yol vardır görülmez ya hani. İşte o yol gözlerde gizli. Bir talebeyi okuturken size tatlı talı bakan diğerini gülümseyivermek gibi basit, sade, cici bir iletişim yolu var mı? Yok. E o zaman niye yapmayalım.

5. Ağır duruş!

Ben zannetmiştim ki yeni göreve başladığımda ne kadar arkadaş olursam o kadar beni severler. Meğer öyle değilmiş meğer çocuklar yönlendirici bir büyük isterlermiş başlarında. Talebesini seven, şefkati ile saran, rikkati ile yaklaşan, heybeti ile göz dolduran bir öğretmen isterlermiş. Arkadaşları çokmuş zaten. Anne babaları da varmış. Mesele gerçek bir yol gösterici olmaktaymış.

6. Toplu ders anlat, bireysel geri dönüt al!

Sınıf mevcudun 20'den fazla ise bu bir hayal. Ama 15-20 arası talebe candır. Tam kıvamdır. Toplu olarak dersi anlat, bir daha anlat, gerekirse bir daha. Sıraların arasında yürürken uyuyanın başını okşa, konuşanın omzuna elini koy, sorular sor, konuyu bir de onlardan dinle, tahtaya kaldır isteyeni, isteyen yerinde söylesin, camı açtır kapıyı açtır, çok enerjik iseler enerjilerini biraz tüketmeleri için, uyuyorlarsa canlanmaları için zıplat hoplat oldukları yerde. Ama o dersi anlayacak kıvama getir o talebeyi. Bu güç içinde var. İnan bana, yapabilirsin. Sonra başla bireysel geri dönüt almaya. E, tabi sen biriyle ilgilenirken diğerleri boş durmamalı. Hazırlıklı olmalısın. Bir kutunuz olsun. İçinde rengarenk kağıtlar, bantlar, makaslar olan. Ne yapalım bugün diye sor onlara. Bugün bu konuyla ilgili ne yapalım. Benimkiler bugün FIFA onaylı top çizip içlerine isimlerini yazdılar, imzalarını attılar. Sonra büyük bir fon kartonuna yapıştırdılar bunu gönüllerince. Kursta makas aradılar, top kesmek için bahçede yuvarlak nesne aradılar, kestiler, çizdiler, malzemelerini paylaştılar derken. Ben de tatlı tatlı geri dönüt aldım. Tabi gürültü olmadı değil. Ama ben sevmiyorum sus pus sadece hocanın sesinin olduğu sınıfları. Bilmiyorum belki benim kuruntum.

7. Kuralları sınıfça belirle!

Tepeden inme kurallar her zaman reddedilir sınıf ortamında. Zilyon kez de söyleseniz yok anam yok. O kuralları o-tur-ta-maz-sı-nııııız! Ama bir gün gözlerinin içine baka baka, yaşlarının sizden bilmem ne kadar küçük olduğunu tamamen unutarak, gerçekten bu yaptığınızın doğru olduğuna inanarak onlarla konuşun.
- Geri dönüt alırken, sınıfta fazlaca ses çıkıyor. Bundan hepimiz rahatsız oluyoruz. Dikkatimiz dağılıyor. Nasıl yapalım? Sessizliği nasıl ağlayabiliriz? diyebilirsiniz mesela.
En başta söylediğim yöntemleri söyleyecektir çocuklar. Konuşana para cezası, tahtaya yazma, ayakta durma, sınıftan çıkarma, konuşmama gibi tu kaka(evet, böyle yazılıyor) şeyler. Bunların çözüm olmadığını, işleri daha da karmaşıklaştıracağını söyleyin. Biz şöyle çözüm bulduk. Elimi havaya kaldırdığımda bu "arkadaşınızın veya benim dikkatim dağılıyor" demek. birkaç dakikalık bir sakinlik oluyor bu süre zarfında. Sonrası malum :) Ben hoş görüyorum açıkçası, cin gibi çocuklarımız maşallah. İki teneffüsümüz var, birinde gazoz içiyorlar - 50 kalori. Birinde dondurma yiyorlar 300 kalori. 40 kg bir çocuk bir saat yürüse sadece 24 kalori harcar düşünebiliyor musunuz? Anladınız mı şimdi çocukların niye duramadığını? Çok üzülüyorum yoğun şekerli beslenen bebelere. Kendilerine de velilerine de sürekli "şeker zehirdir" propagandası yapıyorum ama bir yere kadar tabi.

Bebelerim uyanmak üzere, bugünlük bu kadar. Gideyim de cüzümü okuyayım. Yarın devam ederim inşallah. Katkılarını beklerim kardeşim.


Öfkelendiğimizde nefsimize nasıl hâkim olabiliriz?

bu yazıyı çok zor yazdım, ama yazmalıydım.

sussun istiyorsun değil mi?
hep ağlıyor, ve sen sussun istiyorsun.
ben de istiyordum.

bu isteğimi gün geçtikçe söndürmeye çalıştım. çünkü susmasını istediğim zaman doğru davranmıyordum. panikliyordum, elim ayağım birbirine dolanıyordu ve tek hedefim onu susturmaya çalışmak oluyordu.

Çocuklarıma "-mış gibi" yapmamayı, büyük bir insandan tek farklarının boylarının küçük olduğunu öğrenmeye ve daha da güzeli hissetmeye başladıkça hedefimin yönü değişti.

Şu anda filan yemeği istiyor ama evde malzeme yok, ağlıyor.
Arkadaşını çağırmak için evlerine gitmek istiyor ama bugün pazar ve saat çok erken, çok kızgın.
Yaptığı resme su döküldü, bağırıyor.
Arkadaşı onun istediği oyunu oynamıyor, ağlıyor.
Babasının şu anda evde olmasını istiyor, sinirli davranıyor.

Üzgünüm, çok üzgünüm. Ama bunların müsebbibi benim, ve ML tabi. Çünkü öfkelendiğimizde doğru davranmadık. Bir çok ayet biliyorduk, hadis biliyorduk. Lâkin gereğini yerine getirmedik.

Örneğin "Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever." (Al-i İmran Suresi, 134) buyuruyordu Rabbim. İyi olan sınıftan bahsediyordu ve öfkelerini yenenlerden bahsediyordu. Oysa ben sevdiğim adama çocuklarımın yanında sesimi yükseltebiliyordum.

Peygamberim Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bir kulu yalnızca Allah’ın rızasını gözeterek öfkesini yenmesinden daha büyük bir ecir yoktur."(İbn-i Mace)" buyuruyordu. Lakin ben annemle telefonda konuşurken eteğime yapışan bebeme ve dahi anneme öfkemi belli edebiliyordum. Şiddet sadece maddi şiddetti bana göre. Çocuklarımı dövmediğim sürece sorun yoktu. Oysa gözbebeklerimin büyüyüşünden, dişlerimi sıkmamdan de etkileniyordu bebelerim. Farketmiyordum. Belki farkediyordum, ama ne yapacağımı bilmiyordum.

Yine bir sohbet sırasında Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem "sizce pehlivanlık nedir?"diye soruyordu. Ashab-ı Kirâm "yenilmeyen kimsedir" diye cevap veriyorlardı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem "Hayır, gerçek pehlivan öfkelendiğinde nefsine hakim olan insandır"(Ebu Davud) buyuruyordu. Biliyordum bunu, pehlivan olmak istiyordum. Ama başaramıyordum.

Tam olarak başardığım söylenemez elbet, bir insanım. Nisyan ile ma'lülüm. Ama uğraşıyorum. Bu benim yolculuğum. Günden güne iyileşmeye çalışıyorum.

Taşıdığı sürahi devrildiğinde, bebeğimin altını yıkamakla meşgulken diğer kuzumun yumurtaları elinden düşürdüğünde "bir pehlivan ol" diye fısıldıyorum kendime. Güzel Şule'nin öfke kontrolü yazılarını ( http://anneminkitapligi.tumblr.com/tagged/%C3%B6fkekontrol%C3%BC ) okumak çok iyi geldi. Bir de cânım Hilal'in ( http://annecafe.blogspot.com.tr/2012/06/sus.html ) yazısı hep iyi gelir. Açar açar okurum.

İki hadis daha var. Tüm Psikologlarının oturup "Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu işi bitirmiş, dağılabiliriz" diye toplu açıklama yapması gerekiyor bence bu iki hadîsi okuduktan sonra :)

"Gazap ve şiddet, kalpte yanan birer ateş parçası ve birer kıvılcımdır. Onun şah damarının şişmesini ve gözlerinin kızarmasını görmüyor musunuz? Sizden birinize bu hal geldiği vakit, ayakta dursun, oturuyorsa yatsın." (Tirmizi)

Resulullah Efendimiz nefsine yenilerek öfkelenenlere şöyle bir tavsiyede bulunmuştur: "Sizden biriniz öfkelendiği vakit su ile abdest alsın; zira hiddet şeytandandır. Şeytan ise ateşten yaratılmıştır" (Ebu Davud)

Benim öfkemi yenmeye çalışma hikayem bu. Demincek biricik kızçem arkadaşının babasından çekindi, ve arkadaşını evimize davet edemedi. Sonra evimize girdik ve neden böyle oldu diye bir ağlama nöbetine tutuldu. Sakin sakin durdum. "Sarılmamı ister misin" dedim, yok dedi. Sakince yanında oturdum. Az sonra, "bırak beni anne bırak" dedi. "Kalkayım mı yanından" dedim. "Hayır, gitme" dedi. Ağladı, ağladı. "Neden böyleyim ben neden, neden E.C.'in babasından korktum" diye söylenmeye başladı. "Sarılmamı ister misin" diye sordum yeniden. Kollarını açtı. "Kendimi boşu boşuna üzüyorum" dedi sarılırken. Ki bu benim cümlemdi. Böyle derim ben. Birebir kopyaladı resmen. Sustu sonra. Babasıyla gülüşmeye başladılar. İşbu yazının yazılma sebebi de buydu.

Rabbim ömür boyu sürdüreceğimiz bu pehlivanlık imtihanında hepimizi öfkesini iyi kündeye getirenlerden eylesin. O zaman daha iyi hissedeceğiz. O zaman daha iyi olacağız, bebelerimiz de daha iyi olacaklar inşallah(amîn)

Yaz Kur'an Kursuna Nasıl Hazırlanalım?


Bismillahirrahmanirrahim

Yine bir yaz geldi çattı. 3 senedir kışın da genç öğrencilerle hemhâl olduğum için, kışlarım da yazlarım da yoğun ve bereketli elhamdülillah. Ama genelde öğretici kardeşler kış boyu hanımlarla ilgilenir, yazları ise birdenbire bambaşka bir ruha bürünüp çocuklarımızla ilgilenirler. Rabbim işine gönlünü veren her hocahanımdan ve hocaefendiden râzı olsun. Öyle güzel örnekler gördüm ki şu on yıllık meslek hayatımda. Evet, çirkin şeyler de gördüm. Ama hep görmezlikten geldim, üstünü örttüm. İyi örnekleri anlatan öyle az kişiyiz ki, öyle kararıyor ki ruhlarımız her yerden gelen kötü haberlerden. Ruha gıdâ, sadra şifâ olmaktır niyetim. (Evet yazar iyi bir Barbarosoğlu okuyucusudur efenim. Çok hissediliyor değil mi?)

Bir yerde bahsetsek Yaz Kur’an Kursları’ndan hemen peşpeşe aynı şikayetler dile getirilir. Haksız değil bu kardeşler. Haklılar. Vallahi de haklılar, billahi de haklılar. Lâkin hadi bu gözlüğü çıkaralım. Bambaşka bir gözlük alalım ve onu takalım gözümüze. Bu krizleri nasıl fırsata çevirebiliriz onun peşine düşelim.  Elimden geldiğince sıkça dile getirilen şikayetleri ve çözüm önerilerimi yazdım. Yapacağınız yorumlar çerçevesinde yazıyı güncelleyeceğim inşallah.

1.       Maddi İmkanlarımız Sınırlı : Şartlar bu, elimize bu kadar imkan verildi ve bundan sorumlu tutulacağız. İnanın ki şartlar ne kadar iyi olursa olsun insanoğlu hep daha fazlasını isteyecektir. Hani yeni bir eve taşınırsınız, önceki evinizden pek güzeldir. Mutluluk içindesinizdir. Lakin 5-6 ay sonra o güzel ev gözünüzde normalleşir, bayağılaşır. Hatta kusur bile bulmaya başlarsınız. “Şurası da şöyle olabilirdi” derken bulursunuz kendinizi.  İşte maddi imkanlar da böyledir. “Elimdeki şartları sonuna dek değerlendirebiliyor muyum?” sorusunu her gün ciddi ciddi sormamız gerek kendimize. “Akıllı tahtam olaydı şöyle yapardım, bir sinevizyon olaydı böyle yapardım” demeyi bırakıp, “elimde gözümün içine bakan şu kadar bebe,  serbest oyun oynarken çocukları tanıyabileceğim koca bir cami bahçesi, rahatça ıslanabileceğimiz bir şadırvan, çocukların okulda kullanmak için aldığı zilyon tane materyal(boya,elişi kağıdı, eva kağıt, iplik, yapıştırıcı), çalışmalarımızı asmak için de kocaman kocaman duvarlarım var. E tabi en önemlisi kocaman gülen bir yüzüm var” demeliyiz. Ben zaten sevmiyorum o akıllı tahtaları, sinevizyonları bilmemneleri. Olsa da kullanmam herhalde. Ayol epi topu üç saat göreceğim çocuğu.  Onun da bir kısmını o aletleri kurmaya, açmaya, kapamaya harcayamam.  Ha, sesim yetmediği zaman bağlarım telefonumu ses topuna.  Telefonuma indirdiğim dua ve sureleri dinletirim bebelere. Benim teknolojiden aldığım destek bu kadardır.

2.       Not Korkusu ve Devamsızlık Sınırı olmadığı için verimli olamıyoruz.

Eeee, yiğidin iyisi savaşta belli olur.  Oh ne âlâ memleket.  Çocuk nottan korksun, sen de eğitim yaptığını zannet. Onun adı eğitim olmuyor efendim. Ne oluyor bilmiyorum, ama eğitim olmuyor. O yüzden pek bir memnunum ben bu not korkusunun olmayışına. Gelelim devamsızlığa… Bu noktada takip çok önemli. Memlekete gittiği için mi devamsızlık yapıyor, yoksa uyanamadığı için mi. Ben “memlekete kim ne zaman gidecek “ diye özellikle sorarım. Gideceği yeri öğrenir, orada kurs olup olmadığını sorarım. Hatta cüzünün veya mushafının arasına gideceği yerdeki hocahanıma/hocaefendiye verilmek üzere çocuğun gelişim sürecini gösterir bir not yazarım.  Böylece çocuk geri döndüğünde ciddi şekilde bocalamaktan kurtulur. Yeni ödeve geçmese, geldiği yeri korusa dahî yeter.

3.       Veliler ilgisiz. Okula her gün giden veliler, bir gün dahî kursa uğramıyor.

Peki biz onlara uğruyor muyuz? Ciddi söylüyorum kaç ev ziyareti yaptık. Evini ziyaret ettiğimiz çocukla kurduğumuz bağ inanın bambaşka olacaktır. Veli ile de kezâ öyle. Hatta hanım okutan hocahanım kardeşler, kış öğrencilerini bu şekilde kaydedebilirler. Bir de veli toplantısından ziyade birebir veli görüşmeleri çok önemli. Çocuğun yanında, onu geren görüşmeleri sevmiyorum. Bir de ben çocukların isimleri aklımda net tutamıyorum. O yüzden bolca not tutuyorum. Bir de çocukların yakalarına isimlerini asmalarını rica ediyorum. O önümde dersini verirken, ben de bolca not tutuyorum. Bu notlar veli görüşmelerinde çokça işe yarıyor. Çocuğu ile gerçekten ilgilenildiğini gören veli de çocuğu için gayrete geliyor.

4.       Çocuklarla etkinlik yapalım mı?

Yapın. Ama etkinliği siz yönetmeyin lütfen. Bırakın onlar yönlendirsin. Sınıfınız kalabalıksa birkaç grup yapabilirsiniz. Konuyu belirleyin, ve bu konuda ne yapmak istediklerini sorun. Bir müddet düşünmelerini isteyin ve sonra istişare etmeleri için süre verin. Kulağınız onlarda olsun. İletişim bozulmaya başladıkça hafifçe müdahale edin. “Birbirimize karşı daha saygılı oluyoruz, bu da onun fikri, düşünün, neden olmayacağını söyleyin” gibi cümleler kurarak grup çalışmasının rayında gitmesine rehberlik edin. Sonunda çıkardıkları iş mükemmel olmayacaktır. Ama mükemmeli de beklemeyin zaten. O mükemmel diye gördüğünüz etkinlikleri sergiden bir gün önce staj talebeleri sabaha kadar uyumayıp yapıyor. Çocuklar değil yani. O yüzden rahat olun. Çocukların el emeği olsun, nasıl olursa olsun.

5.       Çocuklar kıpır kıpır. Yerlerinde duramıyorlar. Ne yapalım?

Oyun oynayın efendim. Bol bol oyun oynayın. Meşhur “aliler aliler bizim aliler” oyunu vardır. Geçen sene duaları o oyunla öğrenmiştik biz. Cami bahçesindeki gölgelik yere geçiyor, bir yandan okuyor, bir yandan oynuyorduk. Bir de cami tabi. En güzel oyun yerimiz. Namaz Öğreniyorum dersini hep camide işledik. Ferah ferah oh, mis. Bir de yerde harf olmaca da caminin halılarında veya kursun geniş bir alanında pek güzel oynanıyor.  Tavsiye ederiz efendim.

6.       Baştan bir şevk ile başlıyoruz. Sonra hevesimiz kırılıyor. Ne yapalım?

Şevkini kırmayacak, sizi iştiyaka getirecek bir ekip kurun. Yaz Kursu Seminerinin olduğu gün, toplantı başlamadan önce bir duyuru yapın. “Biz bir grup arkadaş her hafta toplanıp, yaz kursu ile ilgili değerlendirme yapacağız, elimizdeki materyalleri paylaşacağız, arzu edenler çıkışta gelebilir” deyiverin. Sizi toparlayacak, sürekli konuya döndürecek biri olsun. Amanın yoksa hanım muhabbeti uzar gider. Birisi sürekli “evet arkadaşlar konuya dönelim”  desin. Eldekiler paylaşılsın, kurslar olarak birbirinize iftara gidin, Ramazan sonrası spor müsabakaları düzenleyin. Tek ağaçla orman olmaz. Ama koskoca bir orman önce tek bir ağacın tohumdan fidana dönüşmesiyle oluşur. O ilk tohum siz olun. Tohum saçın etrafa, bitirmezse toprak utansın.


Ve âhiru da’vahüm en’ilhamdülillahi rabbil alemin

Anneleri çıldırtan sorulara nasıl cevap vermeli?

“hâlâ mı emziriyorsun, bir deri bir kemik kaldın”
“çok zayıf bu annesi, hiçbir şey yedirmiyor musun buna”
“ay hiç durmuyor çok hareketli, bi çizgi film açsan da dursa”
“ay dilli düdük, hiç de susmuyor”
"biz de şeker yiyerek büyüdük, ne oldu, eksik mi kaldık"

Bunları ve çok daha fazlasını siz de duyuyorsunuz değil mi? Evet, hepimiz duyuyoruz. Ben de gazilyon kez duydum. Kendimce yazmaya çalıştım duyduğumda yaptıklarımı. İyi okumalar kardeşim.

1.      Gülümseyin bebeğinize o anda. Böyle kocaman. Hele de o an emziriyorsanız. Anneler henüz konuşamayan bebeklerle gözleriyle konuşur çünkü. Aslında konuşmaya başladığında da devam eder bu gözleriyle konuşma. Hatta iki yaşlı haline gelse bile anne ve evlat gözleriyle konuşabilirler zannımca. Bunu bilim söylüyor mu, gözümüzden çıkan hödelek dalgaları bebeğin beynindeki gımdırık lobunda hareketlenmeye neden oluyor e işbu yüzden de kastubak hormonu mu salgılanıyor bilmiyorum. Ama biliyorum ki bebekler her şeyi görür, her şeyi duyar ve dolayısıyla da her şeyi anlar. Bunu üç kez yaşadım. Tam üç kez kanımda can oluştu, canımdan can ayrıldı, ruhumdan ruh koptu. Üçü de beni bambaşka yaptı. Üç kez küçüldüm, sığlaştım, daraldım, eksildim. Üç kez büyüdüm, derinleştim, genişledim, fazlalaştım.(Rabbimden dileğim bunu okuyan bebesiz kardeşlerimin de duâlarına kavuşması, ben şu anda ağlıyorum, hadi birlikte ağlayarak Amîn diyelim)

2.     Bebeğiniz ortamdaki negatif elektrikten çok yüksek ihtimalle rahatsız olacaktır. Mümkünse bebeğinizi o ortamdan uzaklaştırın. Yalnız geçireceğiniz o beş dakika bile ikinize iyi gelecektir. Okumayı vird edindiğiniz bir dua varsa okuyun, çekmeyi vird edindiğiniz bir zikr varsa çekin. Dil kılıcı neyi keserse(S.Nursî), zihin onunla hemhal olur. (Ben İnşirah ve Hasbunallahu ve ni’mel vekîl okurum) Ya da kendi kendinizi rahatlatacak bir cümle olabilir. (Ben  “saaaakiiiiiin, saaakiiiin, saaaakiiiiin” derim)

3.     Herkesle konuşabiliriz. En son konuşacağımız şey, bu konuda konuşmak istemediğimizdir. Ama bunu en sona saklıyoruz. En son söyleyeceğimiz lafı başta söylersek, belki boşa kalp kırmış oluruz. Ben insanlardan yeni şeyler öğrenmeyi pek severim. Her insan öğretmenim benim. Hayatın içinde, yaşayarak öğrenirim. Bu ağacın adı ne, nenene sorsana bu ot neye iyi gelirmiş, bunun yanına bunu eksek iyi olur mu” hiç durmadan gıda, tarım, günlük yaşam bilgisi adına sorular sorarım. Diplomalı cahilim çünkü ben. “e canım markette her şey var” deme sevgili okur, eminim Halep ve Tiflis’in marketlerinde de her şey vardı 5 yıl önce. Bu yaşama dair bilgileri öğrenme isteğim güzel bir kılıfım oluyor bu tarz sorulara. Diyelim ki biri “çok zayıf bu annesi, hiçbir şey yedirmiyor musun buna”. Şimdi karşımdaki 50 yaşındaki bir teyze. Ben çocuğumun vücudunu dinlediğimden falan bahis açsam deli gözüyle bakacak kadın bana. Hayır ne gerek var komşumla aramı bozmaya, “ben susayım, hâlim konuşsun” diyorum içimden. Teyzeye de şöyle cevap veriyorum “ay evet az yiyor, çocukları Allah yediriyor dermiş eskiler ya, ya bir şey diyeceğim salamura nasıl yapılıyor onu anlatacaktın sen bana” sonra muhabbetin dibini buluyoruz zaten. Bir de gıybet söz konusu olduğunda bunu yapıyorum, bakıyorum laf uzamaya başladı, durum tesbîtini geçti şahıs eleştirisi başladı, hemen konuyu değiştiriyorum. Tavsiye ederim sevgili okur.

Eğer gençse, okuyabildiğim şeyleri okuyabilecekse, “şunları okuyabilirsin” diyorum. O kadar. Okumak istiyorsa, böyle bir tercihi varsa, okur. Yok eğer bildikleriyle mutluysa, emziği reçele banıp vermenin bi sakıncasının olmadığını söylüyorsa “e tabi öyle, herkesin bir fikri var” diyorum. Ama bunu manalı manalı söylemiyorum. Fikir çatışmasına girmiyorum. Çünkü ben bir fâniyim. Elimden geleni yapıyor, ve hayatım hakkında bir fikir yürütüyorum. “Bilgisiyle övünen insan, hücresinin taşlarıyla övünen müebbet mahpus gibidir” diye okumuştum bir yerde. Hâsıl-ı Kelâm bilmediklerimin yanında, bildiklerimle övünemem.

4.      Kimilerine göre çok ekstrem bir hayat yaşıyorum.  Ssvd yolculuğu, aşısızlık, okulsuzluk, şekersiz-kimyasalsız hayat… Bunlar dile kolay şeyler. Toplum, kabul ettiği şeylerin yadsınmasından hoşlanmaz, ani tepkiler verir. Bu çok normal. Eğer gerçekten istiyorsanız, toplumun çoğunluğunun ne düşündüğünü çok da umursamamanız gerekecek. Ama bu umursamazlık, karşımızdakini değersizleştirmeye götürmeyecek bizi. Bu çok önemli. Şöyle diyorum kendime.

“O aşı ile ilgili senin okuduklarını okumadı. Ssvd ile ilgili karşısına doğru kişiler çıkmadı, Şeker ile ilgili tarihi süreci bilmiyor, bilse farklı olurdu. Tüm bunları ona sözlerinle anlatman mümkün değil, yaşaman gerek, yaşamdan herkes etkilenir. Komşun sana 3.kutu antibiyotik bitirdik, hala iyileşmedi dediğinde ona oturup hayat dersi vermeye kalkma, senin hiç antibiyotik içmeyen çocuklarının hastalandığında daha çabuk iyileşmelerini görünce uyanmaya başlayacaktır zaten.”

5.      Bir de yaşadığın şeylere olan inancın tam olmalı. Fakat bu zaman istiyor. Ben iki sene önceki ben değilim. İnandığım şeylere olan inancım belki yüz kat daha arttı. Bunun sebebi de doğru kişilerle tanışmış ve hala tanışıyor olmam. Bir elektrik var sosyal medya’da. Bizim mahalleden, öteki mahalleden nerde bi deli varsa ya ben onu buluyorum, ya o beni buluyor. İkisi ile neredeyse saç baş birbirimize girerek tanıştık sosyal medya’da. Sonra can ciğer kuzu sarması olduk. Kimisine blog vesile oldu, kimisine Facebook,Twitter,İnstagram. Bu deliler benim inancımı artırıyor. Yani demem o ki, inandığınız şeye inanan insanları bulun ve bırakmayın onları. Çünkü sosyalleşemeyen her duygu ölmeye mahkumdur.

Çocuklu evde Ramazan'a nasıl hazırlanılır?

Şimdi sakinleş sevgili kardeşim. Ve elindeki o renkli kağıtları bir yere koy. Evin hiçbir yerine "Ramazan Geldi" falan yazmak zorunda değilsin.

Bu bir gösteri ayı değil. Bu bir sakinleşme ayı. İbadeti çoğalttığın bir ay. Başka hangi ay 30 teheccüd vakti ayakta olabiliriz ki? Aaa, de mi bak. Teheccüdde ayaktayız. E peki o zaman neden teheccüd kılmıyoruz.

Mesela bu ay bismillah diyelim Teheccüde. Ne güzel isim. Söylenişi bile tatlı. Fetehecced bihi nâfileten lek! Evet, ilk iş bu. Hiçbir teheccüd kaçırılmayacak. Hay Allah, ne ilgisi var bunun çocuklarla anlamadım diyen sevgili kardeşim. Sabır eyle, söylüyorum. Çocukların yattığı yerde kılacaksın sevgili kardeşim teheccüdü. Uykuda iken beynimiz çalışmaya devam ediyor biliyor musun. Pek tabi hafızamız da. Düşünsene, yavrunun hafızasına 30 gece peşpeşe fısır fısır namaz kılan bir anne fotoğrafı gönderiyorsun. Bu, hazırlayacağın her türlü elişi kağıdından izleteceğin her türlü çizgi filmden daha etkili bir yöntem. Lakin sonucu hemen öyle almayı bekleme. Dünya böyle bir yer değil. Gece teheccüde kalkacaksın, sabah çocuklar kavga etmeyecek. I,ıh. Burası orası değil. Burası ekim yeri. Hasat cennette inşallah. O çocuklar kavga edecek arkadaş, NET.

Ramazan sofraları. Çeşit azaltalım mı? Yani cacık-salata-meyve değil mesela. Sadece biri. Bir tane de yemek. Bir alıştınız mı zaten, gerisi gelecek, inanın bak. Gözü doymuyor ki insanın çok çeşit olunca. "Çorbadan az daha içse miydim ki, anam ben salatayı yerken millet karpuzu bitirivermiş"gibi cümleler geçmemesi için teravihten aklımızdan. E diyeceksiniz ki, "hocam ne yaptın, çocukların zihninde Ramazan sevdikleri yemeklerle, zengin sofralarla kalsın ki, daha güzel oruç tutsun". Hmmm, peki. Kurduğun cümleyi bir daha okuyabilir misin kardeşim. Hâlen mantıklı geliyor mu? Gelmiyor değil mi? Bolluk oldukça lezzetin azaldığını sen de biliyorsun. Çocukluğunda çok sevdiğin bir lezzet vardır. Bul onu, düşün. Neden aynı lezzeti alamıyorsun. Tamam GDO, tamam Hibrit tohum ama en müessir sebep o tada istediğin anda ulaşabilmen sevgili kardeşim. Emin ol, sonucuna inanarak kurarsan az çeşitli sofraları, en güzel hatıraları bırakmış olacaksın güzel bebelerine.

Teravih. (Hop-ki-üç-dört )veledaaaaaaallllllliiiiiin" Oldu da bitti maşallah. Heh, işte o camiye gitme sevgili kardeşim. Teravih 20 rekat evet. Ama 20 rekatı da çocuklu anneler camide bitirecek diye bir şey yok. Çocuklarının uyku düzenleri müsaade ediyorsa, gerçekten namaz kıldıran bir imamın arkasında namaz kıl onlarla. Uyku düzenleri müsaade ediyor ama sıkılıyorlar mı? Ezanla hemen sünneti kıl, farza kadar fısır fısır muhabbet et bebelerle. Sonrası kolay. Nereye kadar sabredebilirlerse dur. Baktın coştular. Çıkar dışarı az koştur. Mümkünse dışarıda kıl. Büyük çocukları örgütle, sen gelen geçenler tarafından "aaa, böyle namaz oluyo mu kiiii" denilerek rahatsız edilmeyecek bir yerde namazını kılarken bebelerinle oynasınlar. Seslerini duymay devam edeceğin için aklın onlarda kalmamış olur. Top götür, ip götür. "Ayyy, içim bayıldı, değer mi bu kadar çileye" deme. Cennet kapısı yetiştiriyoruz sevgili kardeşim. E tabi teravih kılan bir de çocukları yanına alıp göz kulak olan baba CANdır. Söylemeden geçmeyelim. Ama Dünya'nın binbir türlü hali var. Baba vefat etmiş olabilir, işte olabilir, namazsız olabilir. Bu vesileyle söyleyelim. Herhangi bir sebeple babasıyla teravihe gidemeyen erkek çocuğunu teravih'e götüren komşu amca, komşu dede ne güzel iş yapmış olur!

Muhâcirler. Sûriye'lisi, Îrak'lısı, Filistin'lisi, Afgânistan'lısı. Her yerdeler. Hiç mi yok etrafında. Bana de, ben sana bulurum. Muhacirlerin evine gidebilirsin çocuğunla birlikte sevgili kardeşim. Ellerinde poşetlerle muhacir kardeşlerinin evine girdiğin o an, çocuğunun zihninden silinmeyecektir. Yokluk kavramını anlatamıyoruz ya hani zamane bebelerine. Al sana anlatmanın en güzel yolu. "Neden onların eşyaları/oyuncakları/yemekleri yok diyecek çocukların. Gözünü seveyim suçu Allah'ın üzerine atma. Beben bunu anlayamaz. "Dünya böyle bir yer tatlım, bugün bizim var, onların yok. Biz onlara yardımcı olacağız" de. Cümleyi "yarın da biz fakir kalırsak onlar bize verir" şeklinde tamamlama. Çocuğun içine korku düşürme sevgili kardeşim.

Hâsıl-ı Kelam. Ramazan gösteri ayı değil sevgili kardeşim. İbadet ayı. Zühd ayı. Rabbim diğer aylarımız için bir başlangıç eylesin bize Ramazan-ı Şerîf'i....

Çocuklara ölüm kavramı nasıl anlatılmalı?

Yaşarken öğrenmek, işte benim hayatım. Belki bu yüzdendir fıkha bu denli yakın hissedişim. Çocuklara şu nasıl anlatılmalı, bu nasıl anlatılmalı gibi başlıklar atmayı sevmiyorum aslında, ilgilisini yönlendirmek için bu başlıklar. Yani durduk yere birdenbire, "gel yavrum sana biraz ölümden bahsedeyim" denmez ki çocuğa. Başına gelir insanın, yaşarken de çocuğa anlatıverir korkutmadan, ürkütmeden, doğrusuyla.

19 Mayıs Günü ikindi vakti telefonumuz acı acı çaldı. Bu tabire hep gülerdim. Şimdi gülemiyorum. Öne eniştem sonra kaynım peşpeşe arayınca içime sıkıntılar bastı, ML'nin surat ifadesinden anladım ki durum çok kötüydü. Babam hastaneye kaldırılmıştı. Ambulansta fenalaşmıştı. 3 kez geri döndürmüşlerdi. Fakülte'deydi şimdi. Bebeğim uyuyordu, çocuklar bahçedeydi. Doya doya ağladım. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dövünmeyi yasaklamış. Neden yasakladığını o anda anladım. İçimden delicesine dizlerime ve böğrüme vurmak, duvarları yumruklamak geliyordu. Zor tuttum kendimi. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun o anda değişik bir ferahlık veriyor. Kaç kere dedik bilmiyorum. Hemen toparlanmaya başladık. Annemi arayıp ağladım biraz. ML o sırada ayrntıları öğrenmeye çalışıyor. Duramadım, aşağı kızlara indim. Biraz da onlara ağladım. Kızlar çocuklarla ilgilendiler, çabucak toparlandık bizde.


  • Nereye Gidiyoruz Anne?


Düştük yollara. Normalde Samsun'a, Adapazarı'na veya Ankara'ya gitmeden günler evvelinden duvardaki takvimimize işaretler atarız. Geriye saymayı böyle öğrendiler. Valizleri görünce şaşırdılar. Nereye gidiyoruz dediler. "M. dedeniz hastalanmış annecim, onun yanına gidiyoruz" dedim. Nerdeymiş dediler, hastanede olduğunu söyledim.


  • Hastaneye Varıyoruz

Vardık. ML içeri girdi. Eltim hekimdir. Ankara'dan yetiştiler. ML'yi görünce çocuklarla geldiğimi bildiği için yanıma gelmiş. "Durum çok kötü" dedi. Bebeğim ve 3,5 yaşındaki kızım uyandılar. Yukarı çıkamadım. Çıkmak istiyorum, görmek istiyorum. ML'yi aradım.


  • Ölüm haberini alıyoruz. 

ML "babamı morga indiriyoruz" dedi. Hastane kapısına baktım. Kaynım iki arkadaşının kolunda dışarı çıkarıyordu. Eltim da çıktı. Sarıldık ağlamaya başladık. Kızım da ağlamaya başladı. "N'oluyor anne" dedi. "Kalbi durmuş dedenin kuzum" dedim. Arabanın penceresini açtım, bebeğimi sırtıma bağladım, "sen buradan bana bak annecim, babanı görmek istiyorum, kapıdan bakacağım, bir sana bakacağım, bir içeri, korkma" dedim. Hastane kapısına gittim. Babamı indirmişler. Yeğenimiz, eniştem, ML, sırayla çıkıyorlar. Kızım ağlamalarımızı görüyor. O da ağlıyor tabi. Sarılıyorum sıkı sıkı. Saat geceyarısı 2'ye geliyor. Eve geliyoruz. Görümcem, kayıvalidem evde. Bir daha ağlıyoruz. Önce oğlumu sonra kızımı öpe koklaya uyutuyorum. Yatsıyı kılıyoruz. Sabah vakti giriyor. Kılıyoruz. Birkaç saat sonra diğer 3 görümcem ve büyük kaynım İstanbul'dan geliyor. Yine ağlıyoruz. Çocuklar ağlamalarımıza şahit. Taşkınlık yapan yok. Büyük Kaynım, babamız artık. Sesi biraz yükseleni hemen toparlıyor.

  • Günlük Telaşlar
Kara haber tez yayılıyor. Komşular kahvaltı getiriyor. Kimsede yiyecek hal yok. Ben çocukları yediriyorum. Kendim yiyorum. Arazimizin üst kısmında kuyu vardır. Kurbağa doludur içi. 6 yaşını doldurmak üzere olan oğlum "kuyuya gidelim" diyor. Kendi gidemez. Tehlikeli. "Canım gitmek istemiyor annecim" diyorum. Sonradan "yemek yemekten vazgeçmedin, çocuğun dediğini yapmıyorsun" diyorum kendi kendime. Çok duygusaldır oğlum. Şaşırıyorum haline. Uyandı, dedesini sordu. "Vefat etti" dedik. Hayatına devam etti. Hiç tepki vermedi. Sonra anlayacakmışım meğerse.


  • Cenaze Yıkama Aracı Geliyor

Önce cenaze yıkama aracı geliyor. Kızım soruyor. Ne var anne o arabada. "Birazdan dedeni getirecekler bu arabada abdest aldıracaklar" diyorum. "Dedem kendisi mi alacak" diye soruyor. "Hayır, baban aldıracak" diyorum. Sonrasını sormuyor. Söylemiyorum. Abdest alıp namaz kılıyoruz. Babam geliyor sonra ambulansla. Bir bebek gibi yıkıyor babamı ML. Tekrar, tekrar, tekrar. Bir ağacın altına gizlenip, uçuşan perdenin arkasından izliyorum. Yıkama bitince annemi ablalarımı çağırıyorum. Babamı göreceğiz haydi. ML o arada oğluma ve kızıma dedelerinin yüzünü gösteriyor, öptürüyor bu Dünya için son kez. Ötelerde tekrar görüşmek duasıyla.


  • Defin, Mezarlık
İkindi vakti yaklaştı. Tüm köy, tanıdıklar toplanıyor. Annem ve babam geliyor. Çocukları annemle içeri yolluyorum. Helallik aldırıyor imam efendi kapımızın önünde. Erkekler babamı camiye götürüyor. Eltim ve ben namazları kılıp hanımları mezarlığa taşıyoruz. O sırada oğlum annanesine soruyor.
- Annane, benim M. dedemin kalbi durdu, öldü. A. dedem de mi öldü, o nerede?


  • Oğlumun Tepkisi
Mezarlıktan dönüyoruz, okumalar başlıyor. Çocukların uykusu geliyor. Yatırıyorum, akşamı kılıyorum. Kendim de odadan çıkmıyorum. Bir taraftan okuyorum. Oğlum gitgide artan bir şekilde ateşleniyor. Anlıyorum ki tepkisini böyle veriyor. O uykuda iken konuşuyorum onunla. Onu rahatlatacak şeyler söylüyorum. Onu çok sevdiğimi, yarının güzel bir gün olacağını, kuyuya gideceğimizi, M. dedesinin onu çok sevdiğini, M dedesine çok dua edeceğimizi söylüyorum. Ateşi inanılmaz şekilde yavaş yavaş düşüyor. Uykuda gülümsemeye başlıyor. Yoksa rüyasında dedesini mi görüyor?

  • Cennet Neresi?
Günler geçiyor. Birisi kızıma "deden cennette" demiş. Ben cennetten hiç bahsetmemiştim. Oğlum "dedem nerde" deyince kızım "o cennette, bilmiyo musun" diyor. "Cennet neresi" diye soruyorum. Dudaklarını büzüp, bilmediğini söylüyor kızım. "Cennet neresi anne" dye soruyorlar. Bilmem ki diyorum. Hayal güçlerini kısıtlamak istemiyorum. Hazır bir cevabım yok, üzerine düşünmeliyim. Öyle düşünmeliyim ki, öyle bir mesaj vermeliyim ki, "Kıyametin kopacağını bilseniz elinizdeki fidanı dikiniz" Hadis-i Şerif'i ile, "Dünya için ilgi duymak bana ne gerek. Çünkü ben dünyada bir ağacın gölgesinde biraz oturduktan sonra giden bir yolcu gibiyim" Hadis-i Şeriflerinin anlamlarının çizdiği dairenin içinde kalsın. Peki nasıl anlatıyorum. O da başka yazıya kalsın. 

Kayınbabam....

22 Mayıs

Oruçluymuş. İncir kurusunu çok severdi. Dörde bölmüş incirleri, iftariyelik hazırlamış. Eniştemi aramış, göğsüm ağrıyor demiş. Eniştem ambulans çağırmış. İkindinin sünnetini kılmış. Ambulans gelmiş. Kızmış, niye ambulans çağırdı diye enişteme. Sedyeyi hazırlamışlar, binmem demiş. Farzı kılmış. Yürüyerek ambulansa binmiş. Elif ve eniştem öne binmiş. Yolda kenara çekmiş ambulans. birşeyler anlamışlar ama konduramamışlar. Fakülte'ye gitmişler. Yol boyu kalp masajı yapmışlar. Ambulanstan inerken o son yumrukları vuruyorlarmış. O sırada eniştem aradı, Muhammed uyukluyordu. Eniştem aradı, yetişemedim, cevapsıza düştü. Abim arayınca hemen anladım. Hemen. ML telefonu açtı. Nerdesiniz şimdi dedi. Ayaklarımın bağı çözüldü. benden mi çıktığını anlamadığım bir sesle af dedim. O dakikadan sonra sürekli oy babam dedim. Kendi sesime yabancıydım. Seslenen ben değildim. Başka birinin babası ölmüştü. Başka biri yas tutuyordu. O ben olamazdım. Biz bir hafta sonra, kurs kapanınca Samsun'a gidecektik. Tarlayı sürdürmüş, onu anlatmıştı iki gün evvel. Biz yokuşu inerken bahçede birşeyle yapıyor olurdu. biz kornaya basa basa yokuşu inerdik. O dururdu. Çok heyacanlanınca öylece durur ve bakardı. Yavaş yavaş aşağı  inerdi sonra. Sarılırdık. "ya bak şunlaraaa" derdi. Babam, babacım.

Yandık. Oğulları, kızları, gelinleri, damatları, torunları. Ciğerimiz yandı.

Fakülte'ye vardık. Rüyam aşağı indi. Yanına girmiş. Merve durum kötü dedi. Ahmed ve Ayşe uyandı. Yukarı çıkamadım. Çıkmak istiyorum, görmek istiyorum. Muhammed'i aradım. Merve babamı morga indiriyoruz gibi birşeyler söyledi. Hastane kapısına baktım. İki arkadaşı Hüseyin abimi dışarı çıkarıyordu. Rüyam da çıktı. Sarıldık ağlamaya başladık. Ayşem de ağlamaya başladı. Noluyor anne dedi. Kalbi durmuş dedenin kuzum dedim. Ahmedi sırtıma bağladım hastane kapısına gittim. Babamı indirmişler. dışarı çıktılar. Eve gittik. O yolları nasıl heyecanla giderdik. Nasıl heyecanla. İçimiz kıpır kıpır. Nasıl gittik o yolu. O yokuşu nasıl indik. Nasıl. Emine ve annem eve varmışlar bizden evvel. Emine bütün ışıkları yakmış. Ok apıdan ansıl içeri gireceğiz, nasıl nasıl. Girdik. Kendi yok. İzi her yerde. Her yerde o. İş kıyafetlerini kaldırdım. Fesleri her yerde kaldırdım. Emine Elif fenalarda. Sarıldık. Doya doya ağladık. Gözlüklerini kaldırdım. Banyoluğa girdim. Terlikler ıslak. Acaba banyo mu yaomış. Kıyafetleri nemli, kokladım, kaldırdım. Lavaboları yıkadım. Birazdan Fadime, Neriman , Meryem Cevat gelecek.

Yatsı geçmek üzere, kıldık. Sabah vakti girdi, kıldık. Birkaç saat uyumuş muyum, bayılmış mıyım. Fatma’nın sesine uyanıyorum. Fatma’nın sesi kulaklarımdan gitmeyecek. Kızlarını çok sever babam, gelinlerini de kızları bilir. Önceki ameliyattan kızlarını anarak uyanmış. Bir de komuşlardan birine demiş ki, “yolları hiç çekecek halim yok, ama gelinlerim oğullarımı geçti, küçücük bir şey görsem gitmem evlerine, ama çok iyi gelinlerim”. Avunayım mı?
Cenaza yıkama aracı geldi. Sonra babam geldi. Muhammed, Hakkı hoca, bir de birisi daha. Bir ağacın altına gizlendim. Seyrettim. Perde uçuştukça. Ayaklarını görüyorum. Oraya çeviriyorlar oraya dönüyor, buraya çeviriyorlar buraya. Bebek gibi yıkadı babasını Muhammed. Bir bebeği yıkar gibi. Tekrar tekrar. Abdestini aldırdı sonra. Kefenledi.
Kızları, gelinleri ve kız torunları. Yanına girdik. Yüzünü açtı muhammed. Buz gibi. Soğuk. Çok soğuk. Babacım. Ah babacım. Sopsoğuk. Dokundum yüzüne. Sakallarını sevdim. Uyuyakalırdı. Ezanı duyunca kalkıverirdi, “eyyy,manam diyerek”. Kalkacak gibi sanki. Ey, manam diyecek ve kalkacak gibi. Kalkmadı.
Annemle babam geldi. Sordum onlara, nasıl dayandınız dedim. Nasıl verdiniz toprağa. Baba babam öldü ya dedim.
Mezarlığa gittik. Kimler gelmiş. Niye gelmiş. Her gördüğüme siz niye geldiniz demişim. Sonra sonra hatırlıyorum. Kabre koydular babamı. Herkes bir telaş üzerine toprak atıyor. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. Telkin verdi hoca. Ya fatıma oğlu mustafa, gul; eşhedü enla ilahe illallah. Üç kere söyledi. Başına gittik. Okuduk okuduk okuduk. Toprağını sevdik. Kalkmayacak mı şimdi. Yok kalkmayacak. Allahım babamızı kabir azabından koru. Binlerce kez mi dedim. Demişimdir herhalde.
Yemek yiyebilecek miyiz? Yedik. Çay içebilecek miyiz? İçtik. Uyuyabilecek miyiz? Uyuduk. Gülebilecek miyiz? Gülmedik. Tebessüm ettik. Hatıraları anlatıp duruyoruz. Telefonumu hastanede unutmuşum. Arayan soran kardeşlerime teşekkür eder, bir yasin rica ederim. Rabbim güzel sabredenlerden eylesin.