Anneleri çıldırtan sorulara nasıl cevap vermeli?

“hâlâ mı emziriyorsun, bir deri bir kemik kaldın”
“çok zayıf bu annesi, hiçbir şey yedirmiyor musun buna”
“ay hiç durmuyor çok hareketli, bi çizgi film açsan da dursa”
“ay dilli düdük, hiç de susmuyor”
"biz de şeker yiyerek büyüdük, ne oldu, eksik mi kaldık"

Bunları ve çok daha fazlasını siz de duyuyorsunuz değil mi? Evet, hepimiz duyuyoruz. Ben de gazilyon kez duydum. Kendimce yazmaya çalıştım duyduğumda yaptıklarımı. İyi okumalar kardeşim.

1.      Gülümseyin bebeğinize o anda. Böyle kocaman. Hele de o an emziriyorsanız. Anneler henüz konuşamayan bebeklerle gözleriyle konuşur çünkü. Aslında konuşmaya başladığında da devam eder bu gözleriyle konuşma. Hatta iki yaşlı haline gelse bile anne ve evlat gözleriyle konuşabilirler zannımca. Bunu bilim söylüyor mu, gözümüzden çıkan hödelek dalgaları bebeğin beynindeki gımdırık lobunda hareketlenmeye neden oluyor e işbu yüzden de kastubak hormonu mu salgılanıyor bilmiyorum. Ama biliyorum ki bebekler her şeyi görür, her şeyi duyar ve dolayısıyla da her şeyi anlar. Bunu üç kez yaşadım. Tam üç kez kanımda can oluştu, canımdan can ayrıldı, ruhumdan ruh koptu. Üçü de beni bambaşka yaptı. Üç kez küçüldüm, sığlaştım, daraldım, eksildim. Üç kez büyüdüm, derinleştim, genişledim, fazlalaştım.(Rabbimden dileğim bunu okuyan bebesiz kardeşlerimin de duâlarına kavuşması, ben şu anda ağlıyorum, hadi birlikte ağlayarak Amîn diyelim)

2.     Bebeğiniz ortamdaki negatif elektrikten çok yüksek ihtimalle rahatsız olacaktır. Mümkünse bebeğinizi o ortamdan uzaklaştırın. Yalnız geçireceğiniz o beş dakika bile ikinize iyi gelecektir. Okumayı vird edindiğiniz bir dua varsa okuyun, çekmeyi vird edindiğiniz bir zikr varsa çekin. Dil kılıcı neyi keserse(S.Nursî), zihin onunla hemhal olur. (Ben İnşirah ve Hasbunallahu ve ni’mel vekîl okurum) Ya da kendi kendinizi rahatlatacak bir cümle olabilir. (Ben  “saaaakiiiiiin, saaakiiiin, saaaakiiiiin” derim)

3.     Herkesle konuşabiliriz. En son konuşacağımız şey, bu konuda konuşmak istemediğimizdir. Ama bunu en sona saklıyoruz. En son söyleyeceğimiz lafı başta söylersek, belki boşa kalp kırmış oluruz. Ben insanlardan yeni şeyler öğrenmeyi pek severim. Her insan öğretmenim benim. Hayatın içinde, yaşayarak öğrenirim. Bu ağacın adı ne, nenene sorsana bu ot neye iyi gelirmiş, bunun yanına bunu eksek iyi olur mu” hiç durmadan gıda, tarım, günlük yaşam bilgisi adına sorular sorarım. Diplomalı cahilim çünkü ben. “e canım markette her şey var” deme sevgili okur, eminim Halep ve Tiflis’in marketlerinde de her şey vardı 5 yıl önce. Bu yaşama dair bilgileri öğrenme isteğim güzel bir kılıfım oluyor bu tarz sorulara. Diyelim ki biri “çok zayıf bu annesi, hiçbir şey yedirmiyor musun buna”. Şimdi karşımdaki 50 yaşındaki bir teyze. Ben çocuğumun vücudunu dinlediğimden falan bahis açsam deli gözüyle bakacak kadın bana. Hayır ne gerek var komşumla aramı bozmaya, “ben susayım, hâlim konuşsun” diyorum içimden. Teyzeye de şöyle cevap veriyorum “ay evet az yiyor, çocukları Allah yediriyor dermiş eskiler ya, ya bir şey diyeceğim salamura nasıl yapılıyor onu anlatacaktın sen bana” sonra muhabbetin dibini buluyoruz zaten. Bir de gıybet söz konusu olduğunda bunu yapıyorum, bakıyorum laf uzamaya başladı, durum tesbîtini geçti şahıs eleştirisi başladı, hemen konuyu değiştiriyorum. Tavsiye ederim sevgili okur.

Eğer gençse, okuyabildiğim şeyleri okuyabilecekse, “şunları okuyabilirsin” diyorum. O kadar. Okumak istiyorsa, böyle bir tercihi varsa, okur. Yok eğer bildikleriyle mutluysa, emziği reçele banıp vermenin bi sakıncasının olmadığını söylüyorsa “e tabi öyle, herkesin bir fikri var” diyorum. Ama bunu manalı manalı söylemiyorum. Fikir çatışmasına girmiyorum. Çünkü ben bir fâniyim. Elimden geleni yapıyor, ve hayatım hakkında bir fikir yürütüyorum. “Bilgisiyle övünen insan, hücresinin taşlarıyla övünen müebbet mahpus gibidir” diye okumuştum bir yerde. Hâsıl-ı Kelâm bilmediklerimin yanında, bildiklerimle övünemem.

4.      Kimilerine göre çok ekstrem bir hayat yaşıyorum.  Ssvd yolculuğu, aşısızlık, okulsuzluk, şekersiz-kimyasalsız hayat… Bunlar dile kolay şeyler. Toplum, kabul ettiği şeylerin yadsınmasından hoşlanmaz, ani tepkiler verir. Bu çok normal. Eğer gerçekten istiyorsanız, toplumun çoğunluğunun ne düşündüğünü çok da umursamamanız gerekecek. Ama bu umursamazlık, karşımızdakini değersizleştirmeye götürmeyecek bizi. Bu çok önemli. Şöyle diyorum kendime.

“O aşı ile ilgili senin okuduklarını okumadı. Ssvd ile ilgili karşısına doğru kişiler çıkmadı, Şeker ile ilgili tarihi süreci bilmiyor, bilse farklı olurdu. Tüm bunları ona sözlerinle anlatman mümkün değil, yaşaman gerek, yaşamdan herkes etkilenir. Komşun sana 3.kutu antibiyotik bitirdik, hala iyileşmedi dediğinde ona oturup hayat dersi vermeye kalkma, senin hiç antibiyotik içmeyen çocuklarının hastalandığında daha çabuk iyileşmelerini görünce uyanmaya başlayacaktır zaten.”

5.      Bir de yaşadığın şeylere olan inancın tam olmalı. Fakat bu zaman istiyor. Ben iki sene önceki ben değilim. İnandığım şeylere olan inancım belki yüz kat daha arttı. Bunun sebebi de doğru kişilerle tanışmış ve hala tanışıyor olmam. Bir elektrik var sosyal medya’da. Bizim mahalleden, öteki mahalleden nerde bi deli varsa ya ben onu buluyorum, ya o beni buluyor. İkisi ile neredeyse saç baş birbirimize girerek tanıştık sosyal medya’da. Sonra can ciğer kuzu sarması olduk. Kimisine blog vesile oldu, kimisine Facebook,Twitter,İnstagram. Bu deliler benim inancımı artırıyor. Yani demem o ki, inandığınız şeye inanan insanları bulun ve bırakmayın onları. Çünkü sosyalleşemeyen her duygu ölmeye mahkumdur.

Hiç yorum yok: