Çocuklarıma manevi-dini eğitimi nasıl veriyorum?

Çocuklarıma manevi-dînî eğitimi nasıl veriyorum?

Bir kardeşim şöyle bir soru sormuş. Biraz uzun bir cevap yazdım. Baştan söyleyim. Sonunu bulamayabilirsiniz :)

"Hocam, çocuklarınızla geçirdiğiniz vakitleri onları nasıl büyüttüğünüzü - eğittiğinizi anlatıyorsunuz sıklıkla. Çocukların maneviyat ve din eğitimiyle ilgili neler yapıyorsunuz veya neler yapmak gerektiğini düşünüyorsunuz yani yazılarınızda bu konuyla ilgili bir şeyler var mı yoksa ben mi rastlamadım acaba?"

Yazarken ben çocuklarımın eğitiminden bahsetmiyorum aslında. Çocuklarımla neler yaptığımdan bahsediyorum. Çocuklarımla geçirdiğim zamana  eğitim olarak baktığımda gerildiğim, yapmacık olduğumu hissettim ve vazgeçtim. Ben çocuklarımla "yaşıyorum". Yaşarken birşeyler öğreniyoruz zaten. Şöyle ki;
...................................................
- Beş yumurta verir misin kızım?
- Beş nasıl parmaklarla yapınır anne?
- Böyle(elimle göstererek)
- Al anne iki yumurta. Şimdi kaç vercem.
- Üç
- Hmmm, iki üç daha beş eder o zaman.
- Hı,hı.
......................................................
- Anneee, babam ne zaman gelecek?
- Saat altıda oğlum.
- Saat kaç anne?
- Üç'ü on geçiyor.
- Göster anne göster.
- Bak şu üç gitmiş, şu da minik minik biiiir ikiiii üüüüç..... on gitmiş.
- Eeee eeee eeee babam ne zaman gelecek?
- Bu küçük pıttıdı pıttıdı pıttıdı buraya yürüyünce gelecek.
- O zaman saat kaç olacak.
- Altı olacak.
..........................................................
- Anne ananemlere ne zaman gidiceeez?
- Şurda gideceğiz kızçem. (Duvarda asılı bilim çocuk takvimini göstererek)
- Hmm, kaç kaldı.
- Sayayım. Biiiir, ikiii, üüüç, ...... oniki kaldı.
- On iki kaç anne.
- Böyle(elimle on yaparak) bi de böyle. (elimle iki yaparak)
...................................................
- Annnnneeeeah! (16 aylık oğlum)
- Efendim bebeğim.
- i yyuuu vu aaaa de uuuu huuuu.
- Yaaaa, eeee sonra.
- uuuu, yiii aaa.
- Bak sen, eeee.
- eh eh eh! (başını göstererek)
- Ayyy, kıyamam. Gel öpeyim.
..................................................
- Anne, x meyvesi hiç kalmamış, alabilir miyim?
- Alabilirsin oğlum.
- Kaç para gerekli?
- Tam bilemedim. Bu beş lira. Bu yeterli. Hatta artar.
- Artar ne demek anne? (bunu pepee gibi söylüyor bayılıyorum)
- Amca onun içinden biraz para alacak. Gerisini sana verecek.
(bakkala gidiyor, dönüyor)
- Anne amca bana iki para verdi.
- Hmm, bu bi lira, bu da yarım lira. Bir buçuk lira artmış. Demek meyve üçbuçuk liraymış.
- Üçbuçuk parayla bir buçuk para beş para mı yapar?
- Hı,hı.
...................................................
- Anne sen neden hep hep ağzına dal sokuyorsun? < misvakı kastediyor :) >
- Bak şurayı görüyor musun?
- Evet.
- Bu diş minesi.
- a haaaaa haaa. Çok komikmiş.
- Yemek yiyorum ya hani.
- Evet evet evet.
- Yemekler minicik minicik parçalanıyor dişlerimin arasında kalıyor.
- Hani hani hani göster.
- Gösteremem. Minicikler.
- Hmmm, aklıma bir fikir geldi. Mikroskopla görebiliriz.
- Evet haklı söyledin paşam.
- O minicikler dişlerimin üzerinde kalırsa dişlerim çürüyebilir. Ağzımız vücudumuzun kapısı gibi gibi gibidir. Temiz şeyler yersek, ağzımız temiz olursa vücudumuz da temiz olur.
- Heee heeee heee anladım. Sağlıklı şeyler gibi gibi.
- Gibi gibi :)
................................................

Bu konuşmalar gerçekleşirken çocukların odasında, üstü başı düzgün giyinmiş, şefkatle yavrularına bakan bir anne hayal etmeyin lütfen. Yemek yapıyor, yer siliyor, süpürge yapıyor, bahçede ot yoluyor, tırpan yapıyor, bilgisayarda yazı yazıyor, kitap okuyor ve sâir işler yapıyorken gelip soruyorlar söylüyorum. Ve olaylar gelişiyor zaten. Dişini fırçalamadan yatabilir, kılımı kıpırdatmam. Yani üzülürüm tabi. Yataklarındayken duyabilecekleri şekilde. "Ayyy, dişlerimi fırçalamamışım" derim. Fırçalarım. Kalkan kalkar, kalkmayan kalkmaz. Herkesin kendi sorumluluğunda dişleri. Sağlıksız şeyler yemekteki politikam da böyle. Söyler geri çekilirim.

Gelelim "çocukların maneviyatı ve dini eğitimi için neler yapıyorsunuz" sorusuna? Demin de dediğim gibi birlikte yaşıyoruz, büyüyoruz çocuklarla. Şimdi manevi eğitim, heh şimdi maddi eğitim, biraz da din sosu katalım demiyoruz.
Hata ettiğimde eşimden özür diliyorum çocukların önünde. Görüyorlar.
Yardım faaliyetlerine katılıyoruz. Görüyorlar. Yaşıyorlar.
Bambaşka dilleri konuşan, bambaşka yaşam şekilleri olan, toplumun her kesiminden insana otururuz, konuşuruz, ortak bir dil buluruz. Görüyorlar.
Bizim gibi yaşayan kardeşlerimizle olan muhabbetimizi, ülfetimizi hissediyorlar.
Bizim gibi giyinmeyen, konuştuğu konular farklı olan, okudukları farklı olanlarla da birbirine saygı duyduğun müddetçe davet prensibi gereği asgari müşterekte birleşilip, bir çay içilebileceğini görüyorlar.
Geziyoruz. Gezmelerimizi namaz vakitlerine denk getirip camilere giriyoruz. Camilerde çocuklar çoğalıyor artık. Oynuyorlar. Cemaat adabını öğreniyorlar. Ne zaman susulur ne zaman koşulur. Biliyorlar.
Geziyoruz. "Allah ne güzel yaratmış" diyoruz sürekli. Duyuyorlar.
Yemek pişiriyoruz. Çeşit çeşit sebzeyi meyveyi kesiyor doğruyorlar. Baharatları katıyorlar yemeklere. "Allah ne çok şey yaratmış bizim için" diyoruz. Duyuyorlar.
Okuyoruz. Evimizin her köşesinde bir kitap yığını. Bazen sesli, bazen sessiz. Bazen duygulanıyoruz okurken. Gelip soruyorlar. Anlatıyoruz. Görüyorlar.
Komşularımızla olan yardımlaşmamızı görüyorlar. Ortak oluyorlar.
Ekiyoruz, dikiyoruz. Yaratıldığımız nesne, toprak... Hissetmeye çalışıyoruz. Sirayet ediyor. Seviyorlar, hissediyorlar. Minik ürünlerimiz büyüdükçe sevinç çığlıkları atıyorlar.
Özellikle mutfakta iken veya yer silerken fonda hep bir sohbet sesi. Veya güzel kâri'lerin kıraetleri. Fem-i Muhsin'den duyuyorlar.
Yatarken bir namaz kılacak kadar sure ve duayı okuyoruz. Dinliyorlar.
Seviyoruz onları. Yaradan'dan ötürü seviyoruz. Çok seviyoruz. Hissediyorlar.

Bunları yapmak hiç zaman kaybettirmiyor bize. Çocuk yetiştirdiğimiz için kendimize kapana sıkılmış, gezemeyen, İman ve Kur'an hizmeti yapamayan, âtıl insanlar olarak hissetmiyoruz. Bilakis onlar bizi iyileştiriyorlar. Onlar yokken yapamadığımız iyilikleri onlarla daha rahat yapabiliyoruz.

Ay bana bir sor, bin dinle. Çok uzattım. İşe böyle kardeşim....

Çocuklar akıllı cihazları hiç kullanmamalı mı?

Bugün 12:30'dan 18:00'e dışarıdaydık çocuklarla. Akıllı telefonum yok artık Elhamdülillah. Hediye bir tablet var, bir gün çalışıyorsa on gün çalışmıyor. Eşim şarj etmiş onu. Çocuklar da görmüş, e mecbur aldık yanımıza.
On farklı çocukla muhatab oldular. kimiyle hiç konuşmadılar, kimiyle ise muhabbeti ilerlettiler. Tıpkı bizim gibi, büyükler gibi. Biz de öyle yapmaz mıyız? Kimine kanımız ısınır, kimiyle birkaç kelimeden öte geçemeyiz.
Evden çıkarken aklında Rafadan Tayfa'nın bir sahnesi dönüyordu badem oğlumun. Babası tablete indirdi. Boya kalemleri ve kağıtlarımızı alıp yola koyulduk. Ekran görüntüsü alınmış o sahneleri çizmek istedi, tableti açtım. Başka bir sahnenin de ekran görüntüsünü almak istediğinde wi-fi alanı aradım. İlk bulunduğumuz mekanda yoktu. "burada internet yok" dedim. İnternet ne demek diye sorar hep, yine sordu. Aynı soruyu sorar çocuklar aynı cevapları duymak için. Aynı cevabı verdim. "İnternet, çok uzaklarda veya çok yakınlarda olan birçok insanın içine resimler, yazılar, filmler koyduğu bir kutu gibidir. Hepimiz o kutudan istediğimizi izleyebilir, okuyabiliriz. O kutuyu açmak için bazı anahtarlar vardır, wi-fi kutusu smile ifade simgesi Şu anda o anahtardan burada yok dedim. Niye yok anne neden, resimimi çizemeyecek miyim" dedi. Üzülerek ve acısını yürekten paylaşarak kederle önüme baktım. "Ne yapabiliriz ki şimdi" dedim. "Dur dur dur, üzülme, şöyle bir fikir düşündüm, aklımızdan çizebiliriz!" dedi. "Ama ben çizemiyorum ki öyle" dedim. "Olsun, ben sana öğretirim" dedi. Ardından duruma üzülen bir arkadaşım ekran görüntüsünü buldu da muradına erdi yavrucağızım.
Karşılaştığımız on çocuğun yaşları 5 ila 13 idi. Yarısı onları gördüğüm tüm süre boyunca telefonla ilgilendi. Bence bu durumda hiçbir gariplik yok. Çünkü yaşları 20 ila 100 olan gördüğüm insanların da yarısı etrafına hiç bakmadan akıllı telefonları veya tabletleriyle ilgileniyor.
Sıkıntı akıllı cihazlarda değil. Onları faydalı kullanamamakta. Şeker kır kır nereye kadar smile ifade simgesi Bu cihazları faydamıza kullanabiliriz. Kızçem hiç ilgilenmez tabletle, telefonla. Tâ ki yeni bir çiçek çeşidi bulmayagörsün, "ayy ayyyy ayyy kıyamam ben sana, annecim fotoğrafını çekelim bu çiçeğin der" diye çığlıklar atar. Oğlumu ise anlattım işte, resim çizme hedefine bir araç olarak kullanıyor malum cihazları. Deniz oğlumun tek derdi ananesinin ve aaaadaaaa'arının(teyze ve halaları) sesini duymak telefondan.
Biz neysek, çocuklarımız da o. Mesela ben şimdi fazladan yarım saat geçirdim nette. Sanırım bebelere de sirayet edecek smile ifade simgesi

Yaz Kur'an Kursunda bir günümüz nasıl geçti?


Günler günleri, aylar ayları ve yıllar yılları kovalıyor. Her yeni gün vazifemi bihakkın yerine getirebilme adına okuyor, çiziyor, konuşuyor, paylaşıyorum. Gelen her gün mesleğimi daha da sevdirirken, geçen her yıl sekînemi artırıyor. Bir de "göreve yeni başlamış çiçeği burnunda öğretici heyecanı" diye bir şey var. Pek severim. Gözleri ışıl ışıldır ilk gün. Bir hafta sonra kaygılar başlar. "Yetiştiremiyorum"lar "susmuyorlar"a dönüşür. Bu yazı yeni göreve başlamış o heyecanlı ve kaygılı yüreklere yazıldı.

Bir yere yetişme kaygısı olmadan, velilerin müfredat baskılarına karşı dik ve kendinden emin durman için biraz zaman gerek sevgili kardeşim. Ve tabi seni destekleyen sen gibi birileri olmalı çevrende. Ümit veren birilerini bulmalısın, kırmadan dökmeden meram anlatan birilerini. Bana öyleleri pek iyi geliyor. Yenileniyorum. Öbür kıyıdan bahsetmeyeceğim. Öbür kıyı şevkimi kırıyor, hizmetimi tökezletiyor, takatten düşürüyor.

Bir günümüz nasıl geçti? Onu anlatayım sana. Belki bir kaç ipucu yakalarsın, belki soruların olur, belki fikir verirsin bana....

18 Oğlan çocuğu bir sınıfta. 10 ve 9 yaşlarında. Aman Yâ Rabbî dediğinizi duyar gibiyim.

Yorgun ve uykusuzlar, fırsattan istifade edip tüm talimleri yaptırıyorum. Haftanın her günü belli ta'limler yapıyoruz. Bugün Fatiha, İhlas Felak, Nas Sûreleri. <Küfüven-küfüfen> gibi, <gul huve - Gül füve> gibi galât-ı meşhurlar düzeltildi. Elif-Ba'daki 17-18. dersler tek tek ta'lim edildi ve mahraclar verildi. Her gün iki üç sayfa toplu Elif-Bâ talimi yapıyoruz. Kim hangi derste olursa olsun tümü katılıyor. Tâlimi hızlandırıp yavaşlatarak, sesimi yükseltip alçaltarak beni taklit etmelerini istiyorum. Bitince bahçeye çıkıyoruz. Bireysel Dönüt almaya başlıyorum. Ben sırayla isimlerini çağırırken diğerleri hangi oyunu oynayacaklarına karar veriyorlar. Onları izlemek bir keyif. İzlediğimin farkındalar. Konuşmama gerek yok. Güveniyorum, yapabilirler. Yakan top oynayacaklar. Birilerini oyuna almıyor güya diğerleri. H adında pek sakin sessiz bir kuzum var. Onu hakem tayin ediyorum. İşler çözülüyor.

Geri dönüt almaya devam ediyorum. Ve izlemeye tabi. Yanlış mahracları tek tek düzeltiyorum. Kavga edenleri çağırıp aynı takıma koyuyorum. H'e diyorum ki önüme gelince, "nasıl gidiyor işler". "hakem olunca işler düzeldi" diyor. Bana sesli olarak kurduğu ilk cümle. Mutluyum. Bu arada 1556 kez "gölgeye geçin paşam" "koçum evden yemek getirin, çöp bunlar yemeyin bunları" "gel sana ev yapımı dondurma tarifi yazayım" "aşkolsun yani, Kur'an çıkan ağza o söz yakıştı mı hiç" gibi cümleler kuruyorum :)

Eski bir elif-ba'daki kelimeleri ve duaları kestirip bir kutuya koydurmuştum. Yine çekingen ve mahracları iyi olan bir paşama o kutuyu veriyorum, Herkesi dolaş üçer kağıt birer sure okut diyorum.

Ve tabi oyun hala devam ediyor. Uzun eşek, istop, elim sende ve sâir oyunlar. Oyun devam eder de kavga olmaz mı. Biri öbürüne vurmuş, öbürü de bunu ittirmiş düşürmüş. Kaçarak uzaklaşan birini görüyorum. Peşinden H'yi yolluyorum. Hallediyor, dönüyor.

İman ve İman'ın Altı esası konusu işlenecek. Malum şarkı söyleniyor tabi. İlgili ayetleri koro halind çığlık çığlığa söylüyoruz. İnkarcı ne demek, vahiy demek. Konuşuyoruz.

Bitiyor dersler. Hiç mi yorulma emaresi olmaz çocuklarda. Yok. Akşama adar oynayabilirler. "Bu çocukları nasıl içeride tutabiliriz" sorusuna cevap aramayı bırakıp, "bu çocukları daha çok nasıl dışarıda tutarız" sorusunu sorduğumuz zaman değişecek sistem.

Karadut....

Karadutun altında oturuyorum. Demincek naylonların üzerine silkelediğim yemişler leğenlere aktarılmayı bekliyorlar. Biraz mühlet istiyorum onlardan. Zihnimden bu yazıyı yazıyorum.

İçimde Pastoral Senfoni'yi yeniden besteliyor Ludwig, ve yeniden yazıyor o kitabı André. Hepsini susturup kendi türkümü dinliyorum. Karşı tepedeki öküzün bağırtısı çekirge seslerine karışıyor, karadutların üzerinde gezinen arıların, sineklerin kulak böceklerinin ve sâir böcekçiklerin seslerini dinlemeye çalışıyorum. Az evvel salladığım dallardaki yorgun dutların pıtırtısını dinliyorum. İyice düşürdüğümü hayal ediyorum duyma eşiğimi. Kaç desibel ses çıkarır bir fasulye Abidin? Derken maestro giriyor devreye. Rûz-i Gâr, gün ile esip geçen şey... "Sen biliyor musun fasulyelerin mısırları sırık olarak kullandıklarını? Bak ben 31 yaşındayım yeni öğrendim" diyorum. O fasulyeleri kim bağladı mısırlara kardeş" diyor. Gülüşüyoruz.

İçimde pekmez yapmayı bilen kızlar var. Bu bilgi içimde yüklü. Tüm kadim bilgileri yanıma çağırıyorum. Bulgaristan'dan Poyralı'ya muhacir gelmiş ninem pekmez yapabiliyordur bence. Pancar ve elma pekmezi. Üzümün dibini çokça kazıp beyaz toprak buluyordur. Tavına gelince onu katıyordur pekmeze. O tutuyordur meyvenin posasını aşağıda. Sonra yine kaynatıyordur tam kıvamına gelene dek. 16 yaşında İstanbul' gelen anneannem çok güzel reçeller yapardı. Ama pekmez yaptığını hatırlamıyorum. Babaannem Kabadüz'ün bir dağ köyünde, koca koca kayaları dereye yuvarlayıp fındık bahçesi oluşturmaya çalışırken sanırım pekmez yapmaya ayıracak vakti olmamıştır. Belki de olmuştur, bilene sorayım. Kadim bilgileri vermeye geliyor ninelerim sanki. "Minnettarım size, siz doğurduklarınızı doğurmasaydınız ben bugün burada olmazdım" diyorum. Kimi yaşmağının, kimi çemberinin, kimi tülbendinin, kimi peştemalinin ucuyla siliyor gözünün yaşını. Sağ olun" diyorum. Bu son lafıma birlikte gülüşüyoruz.

İçimde olgunlaşmamış bir karadut var. Dışı benim gibi simsiyah. Ama içi olmamış. Hâsılı dışı tam, içi ham. Benim gibi. Zamanını bekliyor. Olacak. Yağmur yağacak, rüzgar esecek, güneş kavurdukça kavuracak. Zamanı gelecek. Düşüverecek. Düştüğü yer durduğu yerden güzel olacak.

İçimde saçı başı dağınık, üstü yemek kokmuş, didişen çocuklarına bakarken aynı cümleleri zilyonuncu kez tekrar etmekten bıkmış bir kadın var. Yanına gidiyorum o kadının. Ellerinden tutuyorum. Doğrultuyorum. "Ay Allah aşkına kalk bu ne hal, kalk bacım seni senden başkası düşünmez. Aç çocuklara bir çizgi film, başlatma beyin gelişimlerine. Gir bi duş al, ver bebenin önüne suyu, oyalansın o arada. Bağla tülbentini tepende. Şöyle bir sil süpür mutfağını. Gerisini boşver. Çocuklar yatınca kafanı da evini de toplayıverirsin bir saatte. Pratiğinden bir yemek yap, uğraşma çok" Oturt yedir çocuklarını. Göz aydınlığı onlar. On sene sonra ara ki birini bulasın. Tadını çıkar bugünün. Hadi bacım, bak hâla yatıyor hadi kız" diyorum. Gülüşüyoruz.

İçimde kör, hırpani kılıklı, saçı başına karışmış, bitli bir kız var. İçimde bir Gertrude var. İçimde kocasının eve getirdiği bu hırpani kızıın bitlerini kıran bir kadın var. İçimde bir de Amelié var. Ve ben "bu kızı yeniden büyütmeliyim".

Ölüm'e Gitmek....

İki günlüğüne Samsun'a geldik. Bir önceki gelişimizi hiç aratmayacak bir gelişle geldik. Ölüm riskine gitmek zordu, "ölüm"e gitmek daha zormuş. Döndüğümüz her kavşak, gördüğümüz her Samsun tabelası içimizi ayrı acıttı. Burada eniştem aramıştı, umut vermişti. Burada namaz kılmıştık, dua etmiştik. Artık hep böyle mi olacak? Eskiden şu yeşillikte durup kahvaltı ettiydik, şu sapaktan girip bir mera bulduyduk, şu parkta bebeleri oynattıydık derdik. Yine diyecek miyiz? Bu acı azalarak mı geçiyor? Peki biz neden ilk günkü gibi ağlıyoruz?

Kızım istemiyor ağlamamı. O uyuyunca doyasıya ağlayabiliyorum. Oğlum neden ağlıyorsun diye sordu. "Kalp hüzünlenir, göz yaşarır oğlum" dedim. Buna engel olamayız. Olmamalıyız da aslında. Cenazenin evden çıkacağı gün ekrabâdan bi hala, yemek yemek istemeyen görümcelerime "yeyun kizum, daha çok ağlayacasunuz" dedi. Künhüne varamamışım o sözün. Daha çok ağlayacağız.

Camiyi görüyoruz. Ezan okunmak üzere. Mezarlığa sürüyor ML. Nasıl gireceğiz kapıdan? ML girdi. Çocukların çıkmasını bekliyorum arabadan. Hayatımızın hiç bir aşamasından izole etmiyoruz kuzularımızı. Farklı hayatları ayın mekanlarda yaşayan insanlarız, o kadar. Biz büyüğüz biraz onlardan, o kadar. Oğlum ve kızım koşuverdiler babalarının ardından. 16 aylık bebeğimi kucağıma aldım. Yasin okuya okuya yürüyorum babamın kabrine doğru. Parmağını uzattı ve "ded de" dedi bebeğim. Babamın sağlıında hiç dede demedi. O da yetmezmiş gibi hem görümcemin kayınvalidesi, hem de eltisi olan nenenin mezarına dönüp "nen ne" demez mi? Derin bir bismillah çekip bebeklerin melâike tâifesinden olduğuna bir daha iman ettim. Bir kez götürmüştüm mezara. Belki de göstererek "ded de, nen ne" demiştim. Kim bilir, belki de onu hatırladı.

Kayınvalidem yandığını hiç göstermedi bize. İlk gün büyük görümcem fenalaşınca, "yapma kizum, beni de kayıbedersun" dedi sadece. Biraz da içerlemiştim sanırım bu acı göstermez haline. Oysa derdi bizmişiz. Üzülmememizi istiyormuş. 20 gündür yanında olan görümceme hep "hiç düşünmez idim o kitecek da pen kalacağum, ben ence elecektum" diyormuş. Ah Dünya ayrılığı ne yamanmışsın.

Yanıyoruz, bağa bahçeye bakıp ağlıyoruz. Eve bakıyoruz, ağlıyoruz. Öyle işte....

Herkesin kendi acısı çok büyük. Herkes kendince acı çekiyor. Peki sen nasıl dayandın?

Çöpsüz ev mümkün mü?

Uzun yıllardır geri dönüşüm biriktiriyorum. Pazar alışverişini günbegün çoğaltıp, paketli olarak aldığımız üsürnler tuvalet kağıdı ve bebek bezi olmak üzere ikiye düşünceye dek gitgide azaldı geri dönüşüm çöpümüz. Ama pazarda bile meyveleri derin dikdörtgen plastiklerde satıyorlar artık. Yağ kutusu, kedimize aldığımız süt kutusu. E bazen annemlere, kayınvalidemlere gidiyoruz. Pazarı kaçırıyoruz. O zaman mecbur birkaç paket daha giriyor eve. Bunları atmaya gönlüm elvermedi. Başladım ben de aşk ile her bulduğum plastiğe bir şeyler ekmeye. Yerli semiz otu, kaktüsümün minik yavruları, sokaktan topladığım çiçelerin tohumları, bahçemizde yer kalmadığı için ekemediğimiz son fasülyeler. Çoğaldıkça çoğalıyorlar. Onlara her baktığımda Dünya'yı kurtaran kadınmışım gibi hissediyorum. Misafirlerimi gönderirken veya komşularımla kapı önü muhabbeti yapıp ayrılırken kesik bir süt kutusunda kaktüs tutuşturuveriyorum ellerine. Şaşırıveriyorlar onlar da. Alemsin hocam diyorlar. Mırıldanıyorum zihnimden "kah çıkarım gökyüzüne, seyrederim alemi, kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni"

Bahçeli eve taşınmamızla mutfak çöpüne de taktım kafayı. Yerleşene dek kış geldi derken hayallerim bahara kaldı. O zamana dek sofra bezlerini hep toprağıma silkeledim. Camdan fırlatabildiğim kabukları, çekirdekleri fırlattım bahçeme. Bahar geldi. Başladım organik çöpümü biriktirmeye. Büyük bir leğenim var, her gün neredeyse yarısı doluyor. Dışarı çıkarken indiriveriyorum, saçıyorum toprağa. Önceleri hafif çapa yapıp üzerini toprakla örterdim. Meğer Rabbim minik solucanları benim kollarımı çapayla ağrıtmamam için görevlendirmiş. Gerek yokmuş hiç yorgunluğa. Ama öyle pek fena gözüktüler. Bu böyle olmaz derken malç diye bir şey duydum, pek sevdim. Toprağım suyunu vermeyecekmiş dışarı malç ile örtülünce. Bahçemi süpürürüm. Bahçeme azot yağdıran akasya ağacının yapraklarını, parke taşların arasından çıkıveren hüdâi nâbitleri, ekinlerimin dibindeki istenmeyen otları alır, malç yaparım ben de. Önce organik çöp, sonra malç, sonra gelsin güzel ekinler.

İşte böyle. Yeni Türkiye diyorduk değil mi? Bence Yeni Türkiye çöpsüz olmalı!