Çocuklara disiplin vermekle ilgili bilgilerimiz doğru mu?

Size bir sır vereyim.
Çocuklara disiplin vermekle ilgili bildiğimiz şeylerin çoğu, YANLIŞ.
Okuduğum bir makale aynen böyle diyor.
 (  http://www.egitimpedia.com/egitim-2/ya-cocuklara-disiplin-vermekle-ilgili-bildigimiz-sey-yanlissa )

Ben bir eğitimciyim. 31 yaşımdayım. Eğitimcilik hayatım tam 10 yaşında iken, kız kardeşime okuma-yazmayı öğrettiğim günlerde başladı. Öğretmeye hep bayıldım. Kız kardeşlerim, komşu çocukları, matematiği sevmeyen ama LES çalışmaya mahkum fakülte arkadaşlarım...

Eğitim aldığım süre boyunca hep ceza metodu ile karşılaştım. Küt kesilmiş saçları ve iyi notları ile sevimli, ceza almayan bir öğrenciydim. Ama ceza almamak ruhumun derin yaralar almasına engel olmuyordu. İlkokulda, Kur'an Kursunda, İmam-Hatip orta okulu ve lisesinde saçı çekilen, kulağı kıvrılan, kafasına vurulan arkadaşlarım beni daha suskun, daha düzene itaat eder hale getirmedi. Burada istidradi olarak bir şey söyleyeyim. Bunun en büyük etkeni babam ve annemdir diyebilirim. Babam kocaman kütüphanesiyle, evin her yerinde altı çizili satırları olan kitaplarıyla bana sorgulamayı öğretti. Bunu belki kendi de fark etmeden ve kimseyi ötekileştirmeden yaptı. Onlar öyle düşünüyor, biz böyle. Onlar öyle yaşıyor, biz böyle. Onlar öyle giyiniyor, biz böyle. Tabi sadece böyle söylemesi yeterli olmazdı. Lunapark mı, deniz mi, piknik mi? Helal daire keyfe kâfîdir düsturunca elinden geleni, bütçesinin izin verdiğini yaptı. Ve ben hayatımdan memnun bir çocuk olarak büyüdüm. Annemse her kültürden hatun ile bir dil kurmayı başararak bana iletişimi öğretti. Bilmediği yemek ve el işi tariflerini komşularına sorar, bilmezlikten gocunmazdı.

21 yaşımda üniversite eğitimimi tamamladım ve eğitimcilik profesyonel anlamda mesleğime dönüştü. 21, çok küçük bir yaştı. Ama pek sevimli idim. Durumu o şekilde kurtarıyordum. Umarım verebileceğim en az zararı vermişimdir. Yaz ve Kış eğitimi başlarında seminer alırız. Bilenler bilir, seminerlerde dersler kitap okumak için, çay ve yemek teneffüsleri ise gerçekten gündemimize dair konuşmak içindir. İşte o tenefüslerde hep şu konu konuşulurdu. Sınıfa nasıl hakim olunur? Sınıf nasıl susturulur? Aşırı çocuklar nasıl uzaklaştırılır? Uysal talebe nasıl ön plana alınır?

Rijit bir tipim. Bir ortamda herkes ne diyorsa önce ona bi gıcık olurum. Altında bi "niye" ararım. Bunu isteyerek, böyle olsun diye yapmıyorum. Fıtratım bu. Sanırım biraz da "aşırı hareketli" çocuklarda kendimi bulmamın etkisi var. Kız çocukluğundan genç kızlığa doğru yürürken herkes bana aynı şeyi söylerdi. "Koşma". Evet koşuyordum. Yürüyemiyordum. Yürürken birden kendimi koşar halde buluyordum. "Niye koşuyorsun" derlerdi ve ben o sırada koştuğumun farkında bile olmazdım. Televizyon izlerken annem kendini pare pare etse duymazdım. Gerçekten duymuyordum. Annem bilmemkaçıncıya çağırıyorum dediğinde ben henüz duymuş olurdum. Çok derin odaklanırdım. Basit şeyleri asla izleyemez, etrafımdaki herkesi kelime ve gramer hatalarını düzeltmek ve basit senaryolardaki eksiklikleri bulmak suretiyle çılgına çevirirdim. Ay, yazarken bunaldım. Bu sebeple aileme benimle 22 yıl aynı evi paylaştıkları için ayrıca teşekkür ederim. Tabi bunu yazarken bana neden çatı katındaki odayı verdiklerini de daha iyi anlamış bulunuyorum.

Yıllar geçtikçe gördüklerimin seyri de değişti. İlk senelerde daha çok "ceza" görürdüm. Ardından "ödül" görme oranım arttı. Davranış karşılığı ödül verme eğitimciler arasında çığ gibi büyüdü. Sticker'lar elden ele dolaşıyor, çikolataların biri geliyor biri gidiyordu. Dedim ya, ben tabi bu işe de bi gıcık oldum. Henüz bu konuya dair bir okuma yapmamıştım ama beklediğim davranışı sergileyen çocuğa ödül vermek hiç mantıklı gelmiyordu. Sesimi pek çıkarmadım. Ardından bu konuyu araştırmaya başladım. Derken ilk bebeğimin Dünya'ya geleceğini öğrendim ve çocuk eğitimi üzerine daha da yoğunlaştım. 7 yaştan başladığını zannettiğim çocuk eğitiminin, eş seçiminden başladığını öğrenmemle başladı süreç. Ardından hamilelikteki her duygusal hareketin bebeği etkilediğinden tutun da ana rahmindeki bebeğin konuşulanları duyduğuna dek başlangıç bilgileri öğrendim. Çocuk eğitiminde bildiklerimi temelden sarsan nokta ise "ödül ve ceza" sisteminin yanlışlığına dair araştırmalardı. "Ödül nedeniyle öğrenci, öğrenmenin içsel ödülleri yerine öğretmenin ne düşündüğüne odaklanıyor"du. "Ödül varsa davranış tekrar ediyor, ödül yoksa davranış sönüyor"du. "Ceza varsa davranış sönüyor, cezanın olmadığı yerde davranış canlanıyor"du. Bunların tümü bana çok mantıklı gelmişti. Çünkü ben de bir çocuk olmuştum ve tüm millenial generation, (daha yaygın isimle y kuşağı) ile birlikte tam olarak bunları yaşamıştım.

Ödül-Ceza okumalarımın tümü gayri müslimlere aitti. Ne yazık ki o dönemde Uzman Pedagog Mehmet Teber Hoca ile tanışmamıştım. Kendimden, zamanımdan birinin konuya bakışına ihtiyacım vardı ve orijinal bir bakış açısı bulamıyordum.

Hadisler, zamanlar üstüdür. Buna itimadım sonsuz. Ben de çocuk eğitimi ile ilgili birkaç hadisi dönüp dolaşıp okuyor, içselleştirmeye çalışıyordum. Elbette tam içselleştirdiğim söylenemez. Ama şunu daha net biliyorum artık. Çocuklara disiplin vermekle ilgili bildiğimiz her şey, YANLIŞ!

Görüşümü hadislerden ilki şu idi.

"Bilmez misin, kalem(sorumluluk) üç (kişi)den kaldırılmıştır: İfakat buluncaya kadar "mecnun"dan, idrak edinceye kadar "çocuk"tan, uyanıncaya kadar "uyuyan"dan. (Buhari, Talak, 11)

Adam öldürse Rabbimin sorgulamayacağı çocukların, hareketsiz durmadıkları için çıldıran büyükleriyiz. Hadi itiraf edelim. ÇOK YANLIŞ YAPIYORUZ.

Bi gevşesek şöyle. İçimizdeki parmak sallayan, düzelten, bastıran, bağıran o gıcık öğretmeni buruşturup atsak ya çöpe. Yapabiliriz ki bunu. Yani çocuk gibi hissetsek ya.

Çok mu zor? Ne dersin bacım?


(Yazı devam edecek)

Çocuğumu yetiştirirken kendimi yetersiz hissediyorum. Ne yapabilirim?

Reklamlar, diziler, filmler, şarkılar, şiirler, komşular, akrabalar, eşyalar.... Çevremizdeki her özne ve nesne bize yetersiz olduğumuz propagandası yapıyor.

Erkekler ailesine daha iyi bir araba alamadıkça yetersiz, kadınlar boyunlarında inci kolyeleri tertemiz bir mutfakta kurabiye yapamadıkça yetersiz, gençler sınavlarda yüksek puan alamadıkça yetersiz, çocuklar büyüklerin bile sabır göstermekte zorlanacağı, sonucu belli etkinlikleri yapamadıkları için yetersiz, nene ve dedeler torunlarıyla iyi iletişim kuramadıkları için yetersiz, komşular yeterince sessiz olamadıkları için yetersiz, arkadaşlar hep bizi aramadıkça yetersiz.....Yetersiz yetersiz yetersiz.

Erkeklerin daha iyi bir araba alması gerektiğini bize kim söyledi bize? Ne zaman buna inandık? Neden hep yükseltmek zorundayız o arabanın modelini? Kadınlar ne zaman eğitim-yemek-sağlıklı yaşam uzmanına dönüştü? Neden tüm gençlerimiz avukat-mühendis-doktor olmak zorunda? O aktiviteler çocukları sosyalleştirmek için mi yoksa bir yarış vesilesi mi? Nene ve dedelerin varlığı bile torunlarına fayda iken ne zaman "çocukla çocuk olmak" zorunda bırakıldılar? Komşular neden hiç dertleri yokmuşçasına anlayışlı ve güler yüzlü olmak zorunda? Neden hep arkadaşın seni aramak zorunda?

Özeellikle de anneler. Çocuklarına yetemedikleri için pır pır atıyor yürekleri. Peki onlara bu yetersizlikten ilk kim bahsetti? Sistem mi? Reklam şirketleri mi? Hepsinin arkasında ilk düşmanımız mı var? Şeytan mı?
Tüm gün sağdan sağdan üflüyor mu? " Bu çocuğu heba ediyorsun! Bambaşka şartlarda olsa cevher gibi parlar çocuk. Bugün yine tv izledi bak. Kadın olsan bi aktivite bulur o çocuğu oyalardın. Yapamadın. Yemeğin de güzel olmadı. Sosyal medya'ya da baktın. Tam cehennemliksin. Şimdi beyin gelir eve. Evin her yeri her yerde. Hemen savunma hazırla. Saçımı süpürge ediyorum falan dersin. Hem bütün gün ne yapıyor ki o işte. Sen burada çocuklarla....
Bir yandan beyin de eve geliş yolunda. Onu da hazırlıyor. Yine sağdan sağdan üfleyerek tabi. "Yine ev dağınıktır, yine sevdiğin yemeği yapmamıştır, yine çocuklar üstüne atlayacak, az biraz dinlenebilsen daha iyi baba olursun, senin işin de zor. Kafa yorgunluğu bambaşka. Tarlada çalışsan bu kadar yorulmazdın"

Bir ayet dizisi geliyor aklıma bu satırları yazarken. Hepsi de ayrı ayrı Derde deva, ruha şifa....

- Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim Nisa Suresi, 119
- (Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez. Nisa Suresi, 120
- Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. Araf Suresi, 200
- (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. Araf Suresi, 201
- Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır. İsra Suresi, 53
- Ve de ki: "Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım." Mü'minun Suresi, 97
- Şayet sana şeytandan bir kışkırtma gelecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. Fussilet Suresi, 36

Ve bir hadis geliyor aklıma yine.
- “Şeytan tahtını deniz üzerine koyar. Sonra çetelerini gönderir. Şeytanın katında ona derece itibariyle en yakın olanı, en büyük fitne çıkaranıdır.
Bunlardan birisi gelerek ‘Şöyle şöyle yaptım!’ der. Buna karşılık şeytan ‘Sen bir şey yapmamışsın.’ der. Sonra bir başkası gelip ‘Onu karısıyla birbirinden ayırmadan bırakmadım.’ der. Şeytan onu kendisine yaklaştırır ve ‘Sen en iyisin!’ karşılığını verir.” (Müslim: 2813)

Mühlet verilmiş bir şeytan ile baş başayız. Kendimiz yetersiz hissediyoruz, Bırakın Dünya'yı imar etme hissi ile dopdolu olmayı, evdeki çocuğumuza bile yetemediğimizi, onu iyi eğitemediğimizi, iyi besleyemediğimizi düşünüyoruz. İyi bir eş olamadığımızı düşünüyoruz. Eşimizin yetersiz olduğunu düşünüyoruz. Ailemizin bize yeterince destek olamadığını düşünüyoruz. Komşularımızın yeterince anlayışlı olamadığını düşünüyoruz.
Düşündürtüyor, vesvese veriyor, kışkırtıyor. Hayra doğru bir adım atıyorsun, çelme takıyor. İyi bir şey yapayım diyorsun, olmaz deyiveriyor. Olmazları olduran Rabbe isyan etti, bizim de isyan etmemizi istiyor.

Sustur, çok basit. Derin bir "Esta'îzü billah" çek. Bir daha çek, bir daha. Kalk bir abdest al. Yerini değiştir. Bunun çözümünün bu olduğuna inan. Eğer çözümün bu olduğuna inanmazsan, ne abdest fayda verir, ne istiaze.
Bir de yaz kardeşim. Bi kenara yaz. Ya da anlat. Suya anlat. Akıp gitsin. Sen yeterlisin. Sen Allah'ın yeryüzündeki halifesisin. Kalk ayağa, doğrul ve sevin....

Kadının siyah giyinmesi zorunlu mu?

- Hocam, siyah giyinmek istiyorum. fakat "çok dikkat çeker" diyorlar. Ne dersiniz?

- Fıkıh kitaplarımızın "setr-i avret" bölümlerinde anılan ölçüler arasında "ten rengini göstermeme, kıvrımları belli etmeme" gibi ölçüler bulunmakla birlikte, dikkat çekmeme gibi bir ölçü bulunmamaktadır.
"Dikkat çekme" her yere elastik bir söz öbeği. Ben bu örtümle Konya'da dolaşırken hiç dikkat çekmedim. Ama Marmaris sokaklarında dolaşırken, deniz kıyafetleri ile dolaşan bir hanımdan daha çok dikkat çektim.

Gelelim delillere. Siyah, Ayet-i Kerimeler'de geçen bir renk değildir. Lakin Sünen-i Ebu Davud'da(Müslümanların en güvenilir hadis kaynaklarından birinde) şöyle bir Hadîs-i Şerif bulunmaktadır.
" Ümmü Seleme (Radiyallahu Anha) şöyle dedi:
“Ey Nebi! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) cilbablarını üstlerine alsınlar! Onların tanınmamaları ve incitilmemesi için daha elverişli olan budur. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Ahzab,0059) ayeti inince Ensarın kadınları başlarının üzerinde sanki kargalar varmış gibi dışarı çıktılar. (Ebu Davud 4101)"

Hadisler, vazgeçilmezimizdir. Kimi vücub ifade eder, kimi tavsiye.... Buradaki "karga" lafzı ile siyah renk kinaye edilmiştir. Ümmetin kadın ve erkek alimleri de bunu hep böyle anlamıştır. Lakin ismi İslam Ülkesi olarak geçen bazı ülkelerin yaptığı gibi, İslam tarihimizin hiçbir devrinde hanımlar siyah giymek zorunda bırakılmamıştır. Bu bir tercih meselesidir.
( ve lâkin mâ ecmelu'l ihtiyâr! )

Mühim: Gözünüzü seveyim, siyah giyinmeye başladıktan az bir süre sonra, siyah propagandistliğine başlamayın. Alimlerin, hocaların, hacıların renkli giyinme hakkında söylemlerini, yazılarını, makalelerini paylaşmayın. Sıkıldınız mı?

Tesettür bir yolculuk. Kadının da erkeğin de yolculuğu. Siz kendi yolunuzu çizin. Sesinizi, görünümünüzü, hitabetinizi cinsiyetinizden sıyırmadığınız müddetçe, çarşaf değil, çadır giyseniz ne fayda!

Çocuklarıma manevi-dini eğitimi nasıl veriyorum?

Çocuklarıma manevi-dînî eğitimi nasıl veriyorum?

Bir kardeşim şöyle bir soru sormuş. Biraz uzun bir cevap yazdım. Baştan söyleyim. Sonunu bulamayabilirsiniz :)

"Hocam, çocuklarınızla geçirdiğiniz vakitleri onları nasıl büyüttüğünüzü - eğittiğinizi anlatıyorsunuz sıklıkla. Çocukların maneviyat ve din eğitimiyle ilgili neler yapıyorsunuz veya neler yapmak gerektiğini düşünüyorsunuz yani yazılarınızda bu konuyla ilgili bir şeyler var mı yoksa ben mi rastlamadım acaba?"

Yazarken ben çocuklarımın eğitiminden bahsetmiyorum aslında. Çocuklarımla neler yaptığımdan bahsediyorum. Çocuklarımla geçirdiğim zamana  eğitim olarak baktığımda gerildiğim, yapmacık olduğumu hissettim ve vazgeçtim. Ben çocuklarımla "yaşıyorum". Yaşarken birşeyler öğreniyoruz zaten. Şöyle ki;
...................................................
- Beş yumurta verir misin kızım?
- Beş nasıl parmaklarla yapınır anne?
- Böyle(elimle göstererek)
- Al anne iki yumurta. Şimdi kaç vercem.
- Üç
- Hmmm, iki üç daha beş eder o zaman.
- Hı,hı.
......................................................
- Anneee, babam ne zaman gelecek?
- Saat altıda oğlum.
- Saat kaç anne?
- Üç'ü on geçiyor.
- Göster anne göster.
- Bak şu üç gitmiş, şu da minik minik biiiir ikiiii üüüüç..... on gitmiş.
- Eeee eeee eeee babam ne zaman gelecek?
- Bu küçük pıttıdı pıttıdı pıttıdı buraya yürüyünce gelecek.
- O zaman saat kaç olacak.
- Altı olacak.
..........................................................
- Anne ananemlere ne zaman gidiceeez?
- Şurda gideceğiz kızçem. (Duvarda asılı bilim çocuk takvimini göstererek)
- Hmm, kaç kaldı.
- Sayayım. Biiiir, ikiii, üüüç, ...... oniki kaldı.
- On iki kaç anne.
- Böyle(elimle on yaparak) bi de böyle. (elimle iki yaparak)
...................................................
- Annnnneeeeah! (16 aylık oğlum)
- Efendim bebeğim.
- i yyuuu vu aaaa de uuuu huuuu.
- Yaaaa, eeee sonra.
- uuuu, yiii aaa.
- Bak sen, eeee.
- eh eh eh! (başını göstererek)
- Ayyy, kıyamam. Gel öpeyim.
..................................................
- Anne, x meyvesi hiç kalmamış, alabilir miyim?
- Alabilirsin oğlum.
- Kaç para gerekli?
- Tam bilemedim. Bu beş lira. Bu yeterli. Hatta artar.
- Artar ne demek anne? (bunu pepee gibi söylüyor bayılıyorum)
- Amca onun içinden biraz para alacak. Gerisini sana verecek.
(bakkala gidiyor, dönüyor)
- Anne amca bana iki para verdi.
- Hmm, bu bi lira, bu da yarım lira. Bir buçuk lira artmış. Demek meyve üçbuçuk liraymış.
- Üçbuçuk parayla bir buçuk para beş para mı yapar?
- Hı,hı.
...................................................
- Anne sen neden hep hep ağzına dal sokuyorsun? < misvakı kastediyor :) >
- Bak şurayı görüyor musun?
- Evet.
- Bu diş minesi.
- a haaaaa haaa. Çok komikmiş.
- Yemek yiyorum ya hani.
- Evet evet evet.
- Yemekler minicik minicik parçalanıyor dişlerimin arasında kalıyor.
- Hani hani hani göster.
- Gösteremem. Minicikler.
- Hmmm, aklıma bir fikir geldi. Mikroskopla görebiliriz.
- Evet haklı söyledin paşam.
- O minicikler dişlerimin üzerinde kalırsa dişlerim çürüyebilir. Ağzımız vücudumuzun kapısı gibi gibi gibidir. Temiz şeyler yersek, ağzımız temiz olursa vücudumuz da temiz olur.
- Heee heeee heee anladım. Sağlıklı şeyler gibi gibi.
- Gibi gibi :)
................................................

Bu konuşmalar gerçekleşirken çocukların odasında, üstü başı düzgün giyinmiş, şefkatle yavrularına bakan bir anne hayal etmeyin lütfen. Yemek yapıyor, yer siliyor, süpürge yapıyor, bahçede ot yoluyor, tırpan yapıyor, bilgisayarda yazı yazıyor, kitap okuyor ve sâir işler yapıyorken gelip soruyorlar söylüyorum. Ve olaylar gelişiyor zaten. Dişini fırçalamadan yatabilir, kılımı kıpırdatmam. Yani üzülürüm tabi. Yataklarındayken duyabilecekleri şekilde. "Ayyy, dişlerimi fırçalamamışım" derim. Fırçalarım. Kalkan kalkar, kalkmayan kalkmaz. Herkesin kendi sorumluluğunda dişleri. Sağlıksız şeyler yemekteki politikam da böyle. Söyler geri çekilirim.

Gelelim "çocukların maneviyatı ve dini eğitimi için neler yapıyorsunuz" sorusuna? Demin de dediğim gibi birlikte yaşıyoruz, büyüyoruz çocuklarla. Şimdi manevi eğitim, heh şimdi maddi eğitim, biraz da din sosu katalım demiyoruz.
Hata ettiğimde eşimden özür diliyorum çocukların önünde. Görüyorlar.
Yardım faaliyetlerine katılıyoruz. Görüyorlar. Yaşıyorlar.
Bambaşka dilleri konuşan, bambaşka yaşam şekilleri olan, toplumun her kesiminden insana otururuz, konuşuruz, ortak bir dil buluruz. Görüyorlar.
Bizim gibi yaşayan kardeşlerimizle olan muhabbetimizi, ülfetimizi hissediyorlar.
Bizim gibi giyinmeyen, konuştuğu konular farklı olan, okudukları farklı olanlarla da birbirine saygı duyduğun müddetçe davet prensibi gereği asgari müşterekte birleşilip, bir çay içilebileceğini görüyorlar.
Geziyoruz. Gezmelerimizi namaz vakitlerine denk getirip camilere giriyoruz. Camilerde çocuklar çoğalıyor artık. Oynuyorlar. Cemaat adabını öğreniyorlar. Ne zaman susulur ne zaman koşulur. Biliyorlar.
Geziyoruz. "Allah ne güzel yaratmış" diyoruz sürekli. Duyuyorlar.
Yemek pişiriyoruz. Çeşit çeşit sebzeyi meyveyi kesiyor doğruyorlar. Baharatları katıyorlar yemeklere. "Allah ne çok şey yaratmış bizim için" diyoruz. Duyuyorlar.
Okuyoruz. Evimizin her köşesinde bir kitap yığını. Bazen sesli, bazen sessiz. Bazen duygulanıyoruz okurken. Gelip soruyorlar. Anlatıyoruz. Görüyorlar.
Komşularımızla olan yardımlaşmamızı görüyorlar. Ortak oluyorlar.
Ekiyoruz, dikiyoruz. Yaratıldığımız nesne, toprak... Hissetmeye çalışıyoruz. Sirayet ediyor. Seviyorlar, hissediyorlar. Minik ürünlerimiz büyüdükçe sevinç çığlıkları atıyorlar.
Özellikle mutfakta iken veya yer silerken fonda hep bir sohbet sesi. Veya güzel kâri'lerin kıraetleri. Fem-i Muhsin'den duyuyorlar.
Yatarken bir namaz kılacak kadar sure ve duayı okuyoruz. Dinliyorlar.
Seviyoruz onları. Yaradan'dan ötürü seviyoruz. Çok seviyoruz. Hissediyorlar.

Bunları yapmak hiç zaman kaybettirmiyor bize. Çocuk yetiştirdiğimiz için kendimize kapana sıkılmış, gezemeyen, İman ve Kur'an hizmeti yapamayan, âtıl insanlar olarak hissetmiyoruz. Bilakis onlar bizi iyileştiriyorlar. Onlar yokken yapamadığımız iyilikleri onlarla daha rahat yapabiliyoruz.

Ay bana bir sor, bin dinle. Çok uzattım. İşe böyle kardeşim....

Çocuklar akıllı cihazları hiç kullanmamalı mı?

Bugün 12:30'dan 18:00'e dışarıdaydık çocuklarla. Akıllı telefonum yok artık Elhamdülillah. Hediye bir tablet var, bir gün çalışıyorsa on gün çalışmıyor. Eşim şarj etmiş onu. Çocuklar da görmüş, e mecbur aldık yanımıza.
On farklı çocukla muhatab oldular. kimiyle hiç konuşmadılar, kimiyle ise muhabbeti ilerlettiler. Tıpkı bizim gibi, büyükler gibi. Biz de öyle yapmaz mıyız? Kimine kanımız ısınır, kimiyle birkaç kelimeden öte geçemeyiz.
Evden çıkarken aklında Rafadan Tayfa'nın bir sahnesi dönüyordu badem oğlumun. Babası tablete indirdi. Boya kalemleri ve kağıtlarımızı alıp yola koyulduk. Ekran görüntüsü alınmış o sahneleri çizmek istedi, tableti açtım. Başka bir sahnenin de ekran görüntüsünü almak istediğinde wi-fi alanı aradım. İlk bulunduğumuz mekanda yoktu. "burada internet yok" dedim. İnternet ne demek diye sorar hep, yine sordu. Aynı soruyu sorar çocuklar aynı cevapları duymak için. Aynı cevabı verdim. "İnternet, çok uzaklarda veya çok yakınlarda olan birçok insanın içine resimler, yazılar, filmler koyduğu bir kutu gibidir. Hepimiz o kutudan istediğimizi izleyebilir, okuyabiliriz. O kutuyu açmak için bazı anahtarlar vardır, wi-fi kutusu smile ifade simgesi Şu anda o anahtardan burada yok dedim. Niye yok anne neden, resimimi çizemeyecek miyim" dedi. Üzülerek ve acısını yürekten paylaşarak kederle önüme baktım. "Ne yapabiliriz ki şimdi" dedim. "Dur dur dur, üzülme, şöyle bir fikir düşündüm, aklımızdan çizebiliriz!" dedi. "Ama ben çizemiyorum ki öyle" dedim. "Olsun, ben sana öğretirim" dedi. Ardından duruma üzülen bir arkadaşım ekran görüntüsünü buldu da muradına erdi yavrucağızım.
Karşılaştığımız on çocuğun yaşları 5 ila 13 idi. Yarısı onları gördüğüm tüm süre boyunca telefonla ilgilendi. Bence bu durumda hiçbir gariplik yok. Çünkü yaşları 20 ila 100 olan gördüğüm insanların da yarısı etrafına hiç bakmadan akıllı telefonları veya tabletleriyle ilgileniyor.
Sıkıntı akıllı cihazlarda değil. Onları faydalı kullanamamakta. Şeker kır kır nereye kadar smile ifade simgesi Bu cihazları faydamıza kullanabiliriz. Kızçem hiç ilgilenmez tabletle, telefonla. Tâ ki yeni bir çiçek çeşidi bulmayagörsün, "ayy ayyyy ayyy kıyamam ben sana, annecim fotoğrafını çekelim bu çiçeğin der" diye çığlıklar atar. Oğlumu ise anlattım işte, resim çizme hedefine bir araç olarak kullanıyor malum cihazları. Deniz oğlumun tek derdi ananesinin ve aaaadaaaa'arının(teyze ve halaları) sesini duymak telefondan.
Biz neysek, çocuklarımız da o. Mesela ben şimdi fazladan yarım saat geçirdim nette. Sanırım bebelere de sirayet edecek smile ifade simgesi

Yaz Kur'an Kursunda bir günümüz nasıl geçti?


Günler günleri, aylar ayları ve yıllar yılları kovalıyor. Her yeni gün vazifemi bihakkın yerine getirebilme adına okuyor, çiziyor, konuşuyor, paylaşıyorum. Gelen her gün mesleğimi daha da sevdirirken, geçen her yıl sekînemi artırıyor. Bir de "göreve yeni başlamış çiçeği burnunda öğretici heyecanı" diye bir şey var. Pek severim. Gözleri ışıl ışıldır ilk gün. Bir hafta sonra kaygılar başlar. "Yetiştiremiyorum"lar "susmuyorlar"a dönüşür. Bu yazı yeni göreve başlamış o heyecanlı ve kaygılı yüreklere yazıldı.

Bir yere yetişme kaygısı olmadan, velilerin müfredat baskılarına karşı dik ve kendinden emin durman için biraz zaman gerek sevgili kardeşim. Ve tabi seni destekleyen sen gibi birileri olmalı çevrende. Ümit veren birilerini bulmalısın, kırmadan dökmeden meram anlatan birilerini. Bana öyleleri pek iyi geliyor. Yenileniyorum. Öbür kıyıdan bahsetmeyeceğim. Öbür kıyı şevkimi kırıyor, hizmetimi tökezletiyor, takatten düşürüyor.

Bir günümüz nasıl geçti? Onu anlatayım sana. Belki bir kaç ipucu yakalarsın, belki soruların olur, belki fikir verirsin bana....

18 Oğlan çocuğu bir sınıfta. 10 ve 9 yaşlarında. Aman Yâ Rabbî dediğinizi duyar gibiyim.

Yorgun ve uykusuzlar, fırsattan istifade edip tüm talimleri yaptırıyorum. Haftanın her günü belli ta'limler yapıyoruz. Bugün Fatiha, İhlas Felak, Nas Sûreleri. <Küfüven-küfüfen> gibi, <gul huve - Gül füve> gibi galât-ı meşhurlar düzeltildi. Elif-Ba'daki 17-18. dersler tek tek ta'lim edildi ve mahraclar verildi. Her gün iki üç sayfa toplu Elif-Bâ talimi yapıyoruz. Kim hangi derste olursa olsun tümü katılıyor. Tâlimi hızlandırıp yavaşlatarak, sesimi yükseltip alçaltarak beni taklit etmelerini istiyorum. Bitince bahçeye çıkıyoruz. Bireysel Dönüt almaya başlıyorum. Ben sırayla isimlerini çağırırken diğerleri hangi oyunu oynayacaklarına karar veriyorlar. Onları izlemek bir keyif. İzlediğimin farkındalar. Konuşmama gerek yok. Güveniyorum, yapabilirler. Yakan top oynayacaklar. Birilerini oyuna almıyor güya diğerleri. H adında pek sakin sessiz bir kuzum var. Onu hakem tayin ediyorum. İşler çözülüyor.

Geri dönüt almaya devam ediyorum. Ve izlemeye tabi. Yanlış mahracları tek tek düzeltiyorum. Kavga edenleri çağırıp aynı takıma koyuyorum. H'e diyorum ki önüme gelince, "nasıl gidiyor işler". "hakem olunca işler düzeldi" diyor. Bana sesli olarak kurduğu ilk cümle. Mutluyum. Bu arada 1556 kez "gölgeye geçin paşam" "koçum evden yemek getirin, çöp bunlar yemeyin bunları" "gel sana ev yapımı dondurma tarifi yazayım" "aşkolsun yani, Kur'an çıkan ağza o söz yakıştı mı hiç" gibi cümleler kuruyorum :)

Eski bir elif-ba'daki kelimeleri ve duaları kestirip bir kutuya koydurmuştum. Yine çekingen ve mahracları iyi olan bir paşama o kutuyu veriyorum, Herkesi dolaş üçer kağıt birer sure okut diyorum.

Ve tabi oyun hala devam ediyor. Uzun eşek, istop, elim sende ve sâir oyunlar. Oyun devam eder de kavga olmaz mı. Biri öbürüne vurmuş, öbürü de bunu ittirmiş düşürmüş. Kaçarak uzaklaşan birini görüyorum. Peşinden H'yi yolluyorum. Hallediyor, dönüyor.

İman ve İman'ın Altı esası konusu işlenecek. Malum şarkı söyleniyor tabi. İlgili ayetleri koro halind çığlık çığlığa söylüyoruz. İnkarcı ne demek, vahiy demek. Konuşuyoruz.

Bitiyor dersler. Hiç mi yorulma emaresi olmaz çocuklarda. Yok. Akşama adar oynayabilirler. "Bu çocukları nasıl içeride tutabiliriz" sorusuna cevap aramayı bırakıp, "bu çocukları daha çok nasıl dışarıda tutarız" sorusunu sorduğumuz zaman değişecek sistem.

Karadut....

Karadutun altında oturuyorum. Demincek naylonların üzerine silkelediğim yemişler leğenlere aktarılmayı bekliyorlar. Biraz mühlet istiyorum onlardan. Zihnimden bu yazıyı yazıyorum.

İçimde Pastoral Senfoni'yi yeniden besteliyor Ludwig, ve yeniden yazıyor o kitabı André. Hepsini susturup kendi türkümü dinliyorum. Karşı tepedeki öküzün bağırtısı çekirge seslerine karışıyor, karadutların üzerinde gezinen arıların, sineklerin kulak böceklerinin ve sâir böcekçiklerin seslerini dinlemeye çalışıyorum. Az evvel salladığım dallardaki yorgun dutların pıtırtısını dinliyorum. İyice düşürdüğümü hayal ediyorum duyma eşiğimi. Kaç desibel ses çıkarır bir fasulye Abidin? Derken maestro giriyor devreye. Rûz-i Gâr, gün ile esip geçen şey... "Sen biliyor musun fasulyelerin mısırları sırık olarak kullandıklarını? Bak ben 31 yaşındayım yeni öğrendim" diyorum. O fasulyeleri kim bağladı mısırlara kardeş" diyor. Gülüşüyoruz.

İçimde pekmez yapmayı bilen kızlar var. Bu bilgi içimde yüklü. Tüm kadim bilgileri yanıma çağırıyorum. Bulgaristan'dan Poyralı'ya muhacir gelmiş ninem pekmez yapabiliyordur bence. Pancar ve elma pekmezi. Üzümün dibini çokça kazıp beyaz toprak buluyordur. Tavına gelince onu katıyordur pekmeze. O tutuyordur meyvenin posasını aşağıda. Sonra yine kaynatıyordur tam kıvamına gelene dek. 16 yaşında İstanbul' gelen anneannem çok güzel reçeller yapardı. Ama pekmez yaptığını hatırlamıyorum. Babaannem Kabadüz'ün bir dağ köyünde, koca koca kayaları dereye yuvarlayıp fındık bahçesi oluşturmaya çalışırken sanırım pekmez yapmaya ayıracak vakti olmamıştır. Belki de olmuştur, bilene sorayım. Kadim bilgileri vermeye geliyor ninelerim sanki. "Minnettarım size, siz doğurduklarınızı doğurmasaydınız ben bugün burada olmazdım" diyorum. Kimi yaşmağının, kimi çemberinin, kimi tülbendinin, kimi peştemalinin ucuyla siliyor gözünün yaşını. Sağ olun" diyorum. Bu son lafıma birlikte gülüşüyoruz.

İçimde olgunlaşmamış bir karadut var. Dışı benim gibi simsiyah. Ama içi olmamış. Hâsılı dışı tam, içi ham. Benim gibi. Zamanını bekliyor. Olacak. Yağmur yağacak, rüzgar esecek, güneş kavurdukça kavuracak. Zamanı gelecek. Düşüverecek. Düştüğü yer durduğu yerden güzel olacak.

İçimde saçı başı dağınık, üstü yemek kokmuş, didişen çocuklarına bakarken aynı cümleleri zilyonuncu kez tekrar etmekten bıkmış bir kadın var. Yanına gidiyorum o kadının. Ellerinden tutuyorum. Doğrultuyorum. "Ay Allah aşkına kalk bu ne hal, kalk bacım seni senden başkası düşünmez. Aç çocuklara bir çizgi film, başlatma beyin gelişimlerine. Gir bi duş al, ver bebenin önüne suyu, oyalansın o arada. Bağla tülbentini tepende. Şöyle bir sil süpür mutfağını. Gerisini boşver. Çocuklar yatınca kafanı da evini de toplayıverirsin bir saatte. Pratiğinden bir yemek yap, uğraşma çok" Oturt yedir çocuklarını. Göz aydınlığı onlar. On sene sonra ara ki birini bulasın. Tadını çıkar bugünün. Hadi bacım, bak hâla yatıyor hadi kız" diyorum. Gülüşüyoruz.

İçimde kör, hırpani kılıklı, saçı başına karışmış, bitli bir kız var. İçimde bir Gertrude var. İçimde kocasının eve getirdiği bu hırpani kızıın bitlerini kıran bir kadın var. İçimde bir de Amelié var. Ve ben "bu kızı yeniden büyütmeliyim".

Ölüm'e Gitmek....

İki günlüğüne Samsun'a geldik. Bir önceki gelişimizi hiç aratmayacak bir gelişle geldik. Ölüm riskine gitmek zordu, "ölüm"e gitmek daha zormuş. Döndüğümüz her kavşak, gördüğümüz her Samsun tabelası içimizi ayrı acıttı. Burada eniştem aramıştı, umut vermişti. Burada namaz kılmıştık, dua etmiştik. Artık hep böyle mi olacak? Eskiden şu yeşillikte durup kahvaltı ettiydik, şu sapaktan girip bir mera bulduyduk, şu parkta bebeleri oynattıydık derdik. Yine diyecek miyiz? Bu acı azalarak mı geçiyor? Peki biz neden ilk günkü gibi ağlıyoruz?

Kızım istemiyor ağlamamı. O uyuyunca doyasıya ağlayabiliyorum. Oğlum neden ağlıyorsun diye sordu. "Kalp hüzünlenir, göz yaşarır oğlum" dedim. Buna engel olamayız. Olmamalıyız da aslında. Cenazenin evden çıkacağı gün ekrabâdan bi hala, yemek yemek istemeyen görümcelerime "yeyun kizum, daha çok ağlayacasunuz" dedi. Künhüne varamamışım o sözün. Daha çok ağlayacağız.

Camiyi görüyoruz. Ezan okunmak üzere. Mezarlığa sürüyor ML. Nasıl gireceğiz kapıdan? ML girdi. Çocukların çıkmasını bekliyorum arabadan. Hayatımızın hiç bir aşamasından izole etmiyoruz kuzularımızı. Farklı hayatları ayın mekanlarda yaşayan insanlarız, o kadar. Biz büyüğüz biraz onlardan, o kadar. Oğlum ve kızım koşuverdiler babalarının ardından. 16 aylık bebeğimi kucağıma aldım. Yasin okuya okuya yürüyorum babamın kabrine doğru. Parmağını uzattı ve "ded de" dedi bebeğim. Babamın sağlıında hiç dede demedi. O da yetmezmiş gibi hem görümcemin kayınvalidesi, hem de eltisi olan nenenin mezarına dönüp "nen ne" demez mi? Derin bir bismillah çekip bebeklerin melâike tâifesinden olduğuna bir daha iman ettim. Bir kez götürmüştüm mezara. Belki de göstererek "ded de, nen ne" demiştim. Kim bilir, belki de onu hatırladı.

Kayınvalidem yandığını hiç göstermedi bize. İlk gün büyük görümcem fenalaşınca, "yapma kizum, beni de kayıbedersun" dedi sadece. Biraz da içerlemiştim sanırım bu acı göstermez haline. Oysa derdi bizmişiz. Üzülmememizi istiyormuş. 20 gündür yanında olan görümceme hep "hiç düşünmez idim o kitecek da pen kalacağum, ben ence elecektum" diyormuş. Ah Dünya ayrılığı ne yamanmışsın.

Yanıyoruz, bağa bahçeye bakıp ağlıyoruz. Eve bakıyoruz, ağlıyoruz. Öyle işte....

Herkesin kendi acısı çok büyük. Herkes kendince acı çekiyor. Peki sen nasıl dayandın?

Çöpsüz ev mümkün mü?

Uzun yıllardır geri dönüşüm biriktiriyorum. Pazar alışverişini günbegün çoğaltıp, paketli olarak aldığımız üsürnler tuvalet kağıdı ve bebek bezi olmak üzere ikiye düşünceye dek gitgide azaldı geri dönüşüm çöpümüz. Ama pazarda bile meyveleri derin dikdörtgen plastiklerde satıyorlar artık. Yağ kutusu, kedimize aldığımız süt kutusu. E bazen annemlere, kayınvalidemlere gidiyoruz. Pazarı kaçırıyoruz. O zaman mecbur birkaç paket daha giriyor eve. Bunları atmaya gönlüm elvermedi. Başladım ben de aşk ile her bulduğum plastiğe bir şeyler ekmeye. Yerli semiz otu, kaktüsümün minik yavruları, sokaktan topladığım çiçelerin tohumları, bahçemizde yer kalmadığı için ekemediğimiz son fasülyeler. Çoğaldıkça çoğalıyorlar. Onlara her baktığımda Dünya'yı kurtaran kadınmışım gibi hissediyorum. Misafirlerimi gönderirken veya komşularımla kapı önü muhabbeti yapıp ayrılırken kesik bir süt kutusunda kaktüs tutuşturuveriyorum ellerine. Şaşırıveriyorlar onlar da. Alemsin hocam diyorlar. Mırıldanıyorum zihnimden "kah çıkarım gökyüzüne, seyrederim alemi, kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni"

Bahçeli eve taşınmamızla mutfak çöpüne de taktım kafayı. Yerleşene dek kış geldi derken hayallerim bahara kaldı. O zamana dek sofra bezlerini hep toprağıma silkeledim. Camdan fırlatabildiğim kabukları, çekirdekleri fırlattım bahçeme. Bahar geldi. Başladım organik çöpümü biriktirmeye. Büyük bir leğenim var, her gün neredeyse yarısı doluyor. Dışarı çıkarken indiriveriyorum, saçıyorum toprağa. Önceleri hafif çapa yapıp üzerini toprakla örterdim. Meğer Rabbim minik solucanları benim kollarımı çapayla ağrıtmamam için görevlendirmiş. Gerek yokmuş hiç yorgunluğa. Ama öyle pek fena gözüktüler. Bu böyle olmaz derken malç diye bir şey duydum, pek sevdim. Toprağım suyunu vermeyecekmiş dışarı malç ile örtülünce. Bahçemi süpürürüm. Bahçeme azot yağdıran akasya ağacının yapraklarını, parke taşların arasından çıkıveren hüdâi nâbitleri, ekinlerimin dibindeki istenmeyen otları alır, malç yaparım ben de. Önce organik çöp, sonra malç, sonra gelsin güzel ekinler.

İşte böyle. Yeni Türkiye diyorduk değil mi? Bence Yeni Türkiye çöpsüz olmalı!