Karadut....

Karadutun altında oturuyorum. Demincek naylonların üzerine silkelediğim yemişler leğenlere aktarılmayı bekliyorlar. Biraz mühlet istiyorum onlardan. Zihnimden bu yazıyı yazıyorum.

İçimde Pastoral Senfoni'yi yeniden besteliyor Ludwig, ve yeniden yazıyor o kitabı André. Hepsini susturup kendi türkümü dinliyorum. Karşı tepedeki öküzün bağırtısı çekirge seslerine karışıyor, karadutların üzerinde gezinen arıların, sineklerin kulak böceklerinin ve sâir böcekçiklerin seslerini dinlemeye çalışıyorum. Az evvel salladığım dallardaki yorgun dutların pıtırtısını dinliyorum. İyice düşürdüğümü hayal ediyorum duyma eşiğimi. Kaç desibel ses çıkarır bir fasulye Abidin? Derken maestro giriyor devreye. Rûz-i Gâr, gün ile esip geçen şey... "Sen biliyor musun fasulyelerin mısırları sırık olarak kullandıklarını? Bak ben 31 yaşındayım yeni öğrendim" diyorum. O fasulyeleri kim bağladı mısırlara kardeş" diyor. Gülüşüyoruz.

İçimde pekmez yapmayı bilen kızlar var. Bu bilgi içimde yüklü. Tüm kadim bilgileri yanıma çağırıyorum. Bulgaristan'dan Poyralı'ya muhacir gelmiş ninem pekmez yapabiliyordur bence. Pancar ve elma pekmezi. Üzümün dibini çokça kazıp beyaz toprak buluyordur. Tavına gelince onu katıyordur pekmeze. O tutuyordur meyvenin posasını aşağıda. Sonra yine kaynatıyordur tam kıvamına gelene dek. 16 yaşında İstanbul' gelen anneannem çok güzel reçeller yapardı. Ama pekmez yaptığını hatırlamıyorum. Babaannem Kabadüz'ün bir dağ köyünde, koca koca kayaları dereye yuvarlayıp fındık bahçesi oluşturmaya çalışırken sanırım pekmez yapmaya ayıracak vakti olmamıştır. Belki de olmuştur, bilene sorayım. Kadim bilgileri vermeye geliyor ninelerim sanki. "Minnettarım size, siz doğurduklarınızı doğurmasaydınız ben bugün burada olmazdım" diyorum. Kimi yaşmağının, kimi çemberinin, kimi tülbendinin, kimi peştemalinin ucuyla siliyor gözünün yaşını. Sağ olun" diyorum. Bu son lafıma birlikte gülüşüyoruz.

İçimde olgunlaşmamış bir karadut var. Dışı benim gibi simsiyah. Ama içi olmamış. Hâsılı dışı tam, içi ham. Benim gibi. Zamanını bekliyor. Olacak. Yağmur yağacak, rüzgar esecek, güneş kavurdukça kavuracak. Zamanı gelecek. Düşüverecek. Düştüğü yer durduğu yerden güzel olacak.

İçimde saçı başı dağınık, üstü yemek kokmuş, didişen çocuklarına bakarken aynı cümleleri zilyonuncu kez tekrar etmekten bıkmış bir kadın var. Yanına gidiyorum o kadının. Ellerinden tutuyorum. Doğrultuyorum. "Ay Allah aşkına kalk bu ne hal, kalk bacım seni senden başkası düşünmez. Aç çocuklara bir çizgi film, başlatma beyin gelişimlerine. Gir bi duş al, ver bebenin önüne suyu, oyalansın o arada. Bağla tülbentini tepende. Şöyle bir sil süpür mutfağını. Gerisini boşver. Çocuklar yatınca kafanı da evini de toplayıverirsin bir saatte. Pratiğinden bir yemek yap, uğraşma çok" Oturt yedir çocuklarını. Göz aydınlığı onlar. On sene sonra ara ki birini bulasın. Tadını çıkar bugünün. Hadi bacım, bak hâla yatıyor hadi kız" diyorum. Gülüşüyoruz.

İçimde kör, hırpani kılıklı, saçı başına karışmış, bitli bir kız var. İçimde bir Gertrude var. İçimde kocasının eve getirdiği bu hırpani kızıın bitlerini kıran bir kadın var. İçimde bir de Amelié var. Ve ben "bu kızı yeniden büyütmeliyim".

Hiç yorum yok: