günce.....

Her şey onlarla daha güzel. Hep bir güzellik gördürüyorlar insana. Zorla. Başını çeviriyorlar güzeli görmen için. Bilmiyorum romantik miyim neyim. Ama özellikle de birkaç saat ayrı kalıp da buluştuğumuzda daha da iyi anlıyorum kıymetlerini. Onlarla her şey daha mübarek sanki. Böyle hissediyorum. Aptal aptal gülüyorum falan. "Neden gülüyorsun anne" diyorlar.

Günler hep pür neşe geçmiyor. Sinileniyoruz birbirimize, bağırışıyoruz. Özür diliyorum ben. Tutamayıp kendimi bağırdığımda. Onlar da özür diliyorlar bağırınca. Özür dilenecek bir şey yok diyorum, "hayır, hayır özür dilenecek bir şey var" diyorlar. Yuvarlanıp gidiyoruz.

Yaprakları inceliyorum. Bu benim yolculuğum. İçlerine, dışlarına, damarlarına bakıyorum. Heer yaprak aynı iken her yaprak nasıl da farklı. Hele şimdi. Renkleri, tonları....

Çiğ beslenme hususunda bir şeyler okumamış olsam çocuklarıma tavrım ne olurdu bilmiyorum. Bazen kahvaltıları sadece meyve oluyor, bazen yumurta, bazen de tabi ki patates. Günün her saati meyve, yemiş yiyebilirler.

Şu aşağıdaki NARların hikayesi pek hoş. Minikleri ML Samsun'dan getirdi. Büyükleri ise ben pazardan aldım. Kızçem dedi ki yanyana dizip, bak anne aynı bizim gibi.

Öğretmenevi'nde Camiler ve Din Görevlileri Haftası münasebetiyle bir program vardı. 15 dakika durabildik. Salonda 10 çocuk yoktu. Üçü benimdi tabi :) Fotoğraf Makinesi yüzünden birbirlerine girdi Badem Oğlum ile Zeytin Kızım. Amanın hiç tanımıyor gibi yaptım. Sessiz salon, salonunu ortasında iki bebe. "Ver şunu dedim sana, ver şunu" diyen. Kucağımda da bir bebe daha. Salondan çıkarken bir gemi resmi gördük. Üzerine epeyce konuştuk. Ne olmuş burada, nereye gidiyolarmış, kürekler ne tarafa doğruymuş. Düşündük durduk. Bahçeye çıktık. Sarmaşık türü bir bitki, tüm çam ağacına sarılmıştı. Çok dikkatini çekti Badem oğlumun. Acaba nasıl oldu bu dedi durdu. Deniz Oğlum öyle açık ki öğrenmeye. Konuşulan her şeyi anlıyor neredeyse. "Seccadeleri serelim hadi" dediğimizde sandığa yöneliyor. Bayılıyoruz o haline. Arapça'yı anlıyorum ama konuşamıyorum diyen halimize benziyor hali.
Duvara oturmak istediler. Yeni yağmur yağdıydı, "duvar nemli"dedim. Nem üzerine konuştuk biraz. Anlamaya çalıştılar. Sahi nem kaçıncı sınıfın konusuydu? Benim oğlumun o anda 7.saat derste olması gerekiyordu. 7 saat. Öğle paydosu çilesini de say. Tam 8 saat. Aman ya Rabbî. Anneye çile, çocuğa çile, evdeki bebeye çile. Bildiğin çile ayol. Yeni atanan vaz beyin eşi ile tanıştık. Çok hoş bir hanım. Badem oğlum'dan 4 ay küçük oğlu var. Yurtdışına gidecekler. "Okumayı öğrenmeden gitmesin dedik. Ama tam bile çile çekiyoruz. Sabah bırakıyorum, geri dönüyorrum, öğlen gidip alıp eve getiriyorum, yediriyorum, tekrar okula götürüyorum. İki ders yapıyorlar tekrar almaya gidiyorum" diyor. Hangi mesai buna dayanır. Sanki annenin de çocuğun da pili bitsin, başbaşa hiç bir şey yapmaya hevesleri kalmasın diye kurgulanmış bir şey okul, böyle şey olur mu!

Öğretmenevi'nin hemen yanında Karabük Üniversitesi Ahşap Kültürünü Yaşatma ve Uygulama Merkezi vardı. Giriverdim. Şaka gibi. Kimse yok muuu dedik çocuklarla. Teknisyen/Akademisyener bir odada çay içiyorlardı. Şaşırdılar. Kimse gelmezmiş oraya. Talebeler diğer binada atelye yapıyormuş. Bu bina tadilattaymış. Konuşmasıdan Urfa'lı olduğunu sezdiğim teknisyen bey badem oğlum ile epeyce konuştu. Sen çok büyük adam olacaksın, ben biliyorum dedi. Oradaki materyalleri incelediler. Öbür binaya da gideyim diyorum. Şenlettiririz accık ortamı. Ne güzel olar. Atelye'nin arka tarafına kümes koyuvermişler. Ne iyi etmişler. Gezip duruyor tavuklar. Bi paçalı vardı ki pek komik. Bir durmadı çekemedik. Siyahıyla yetindik.

Son fotoğraf aile ve dini rehberlik bürosu nöbetimden. Gördüğünüz gibi "danışan"larım biraz hareketli :)














Hiç yorum yok: