Şehirde ilk-el olmak mümkün mü?

Şehirde ilkel olmak mümkün mü?
Şehirdeyiz. Kimimiz buna mecburuz, kimimiz mecbur olduğumuzu düşünüyoruz. Bu ayrı bir bahis. Velâkin 10'umuzdan 9'umuz şehirde yaşıyoruz. "Şehir bizi yoruyor, nefes aldırmıyor, latîfelerimizi doyurmuyor" deyip duruyoruz. Acaba şehre biraz fazla mı yükleniyoruz? Yoksa şehirde ilkelleşmek mümkün mü? Tümünü elde edemediğimiz şeyin bir kısmını yapamaz mıyız? Hep tümden mi geleceğiz, belki tümevarırız. Peki neler yapabiliriz? Her geçen gün bir yenisini tanıdığışehirdeki "ilkel"lerin yaptıklarını ayıkladım, pişirdim, mis gibi aşure çorbası yaptım size. Afiyetle okuyunuz efendim.
1. Sirkemizi yapabiliriz. Belki sirkencubin hazırlayabilecek sirkeyi ilk seferde tutturamazsınız. Tabii "acemi şansı" deyişini de hatırda tutalım. Evde sirke yapmak için tek ihtiyacınız meyve , su ve cam kavanoz. Kimi bir kaşık bal ekler, kimi bir avuç nohut. Kimi azıcık bulgurdan medet umar, kimi ise der ki yarım kaşık tuz yeter de artar. Kimi ustalaşmıştır, sirke anası vardır elinin altında. Maya eder onu, bakmaz hiç sağa sola. Tarhun veya fesleğen katar kimi, çıkarır birkaç gün sonra. Lakin sen asılsın sevgili okur. Bu senin yolculuğun. Dene ve yanıl. Doğru böyle bulunur. Ve kadim bilgiyi horlama. Ananen, babanen, annen, kayınvalden çok mutlu olacaktır sirkeyi nasıl yaptıklarını sorsan onlara. Ve şaşıracaklardır muhtemelen. Sirke işte, meyve ve su diyeceklerdir belki. Belki de "işte biz okumuş cahiliz, sizin gibi değiliz" gibi birşey dersin onlara. Belki bir köprü kuruluverir nesiller arasında.
2. Yoğurdumuzu yapabiliriz. Yaşadığınız yörede gerçekten çiftlik olmadığından emin misiniz? Yoğunuz, bir çiftlik arayacak ne vaktimiz ne de gücümüz var. Sâhi, giyim-kuşam indirim sezonlarını kaçırmıyoruz değil mi? Algıda seçicilik mi dediniz? Kimbilir, belki. Hadi silkelenelim. Mahallemize süt getiren o arabanın nereden geldiğini ve ineklere süt yemi verip vermediğini soralım. Söylemiyorlarsa bir başka kapıda ararız nasîbi. Eğer buyur ediyorlarsa ve süt yemi vermiyorlarsa güzel ineklerine "Gelebilir miyiz" diyelim, sütünü içeceğimiz ineklerle tanışalım, izin isteme mahiyetinde bir selam verelim güzel ineklere, bebelerimiz inek sağmak ister belki, kutulardaki bol çamaşır sulu o beyaz suyun gerçekten süt olduğunu düşünmeden evvel bebelerimiz, bunu yapalım. Eve gelelim. Elimizde taze sağılmış sütler. Varsa nsîbimiz tereyağı, peynir ve mayalık yoğurt. Sütü tencereye dökelim. Bir taşım kaynatalım. Cam kavanozlara alalım. Hiç metal kaşık değmesin sütümüze. Üzerinden buhar çıkmaz olunca, kavanoz elimizi yakmaz olunca başlıyor iş. Dilimizde "bu nimeti ailemin birbirine olan ülfetini artır" duâsı oluversin meselâ. Kavanozlardan tahta kaşık yardımıyla aldığımız bir miktar süt ile mayalık yoğurdu bir kapta ezelim, açalım. Bu karışımı kavanozlara eşit bölüştürelim. Mutfağın sıcak bir köşesine dörde katlanmış sofra bezimizi serelim. Kavanozların ağzını kapatalım ve yeni uyumuşbebeği yatağına yatırır gibi dikkatlice sofra bezinin tam da ortasına dizelim. Besmeleyle, hamdeleyle, salveleyle, tehlillerle dört ucunu bohça gibi örtelim yoğurdun. Bırakalım bakteriler işini yapsın. Uyusun da büyüsün yoğurt taneleri. Sekiz saat sonra açalım bohçayı ve kapakları. Bir saat hem soğusun, hem nemi gitsin yoğurdumuzun. Sonra buzdolabımıza alalım. Nur olsun, şifa olsun ailemize.
3. Minik saksılarda bitki yetiştirebiliriz. Emekli olana dek veyâhut bahçeli bir ev nasibinize düşene dek beklemek zorunda değilsiniz. Umudu çoğaltabilir, emeğin tadına bakabilir, elinizin değdiğini yeşertebilirsiniz. Uyaralım, bu bir nevi bağımlılık olacak. Her gördüğünüz ufacık toprak parçasına bir tohum ekerken, az daha büyük bir alan bulduğunuzda ağaç dikerken bulabilirsiniz kendinizi. İlk yapmanız gereken atalık tohuma ve yerli meyve çekirdeğine ulaşmak. Organik değil, atalık.
Atalık tohum yüzyıllardır bu topraklarda ekilen, çiftçinin bu seneki hasattan önümüzdeki seneye ekilmek üzere ayırdığı tohumun adıdır. Ne acıdır ki bugün eldeki atalık tohum miktarı pek azdır. Hibrit tohum dediğimiz türler sadece bir sene ekin vermek üzere tasarlanmıştır. Yazarken bile dehşete düşüren bir kelime: ta-sar-lan-mak. Fakat maalesef durum bu. Pazarda satın aldığımız 10 üründen ancak 1 tanesi atalık tohumdan üretiliyor. Köylü pazarından alış-verişyapıyorum diyerek kendimi bilinçli müşteri addettiğim o günler permakültür ve yerli tarım ile ilgilenmeye başlayana dek sürdü. Şimdi daha da okumak, daha da araştırmak ve yereli yaygınlaştırmak için bulduğum her fırsatta konuşuyor, anlatıyorum.
Atalık tohum bulmak zor, ilaç değmemiş meyve çekirdeği bulmak da. Biz bulunduğumuz ilçede ve akraba çevremizde gördüğümüze söyleyip görmediğimize haber salmamıza rağmen yalnızca sekiz tür atalık tohuma ulaşabildik. Rakamla 8. O kadar. Büyük şehirlerde yaşayanlar için "tohum takas günleri" eşsiz bir fırsat olduğunu da not düşelim.
Atalık tohumunuza kavuştunuz. Ve tohumu aldığınız kişiden nasıl yetiştirileceğini de öğrendiniz. Velâkin işiniz bitmedi. Asıl iş şimdi başlıyor. Bakmayın siz tecrübenin yediğimiz nelerin bileşkesi olduğunu söyleyenlere. Tecrübe en iyi öğretmendir. Bu sizin okulsuz eğitiminiz olsun. Tecrübe ederek öğrenmenin tadına varın. Komşularımızla muhabbetimizin eksikliğinden dem vuruyoruz değil mi? Komşudan alınan bir dal saksı bitkisi iyileştirmez mi ilişkimizi? Kafamıza göre birilerini bulamadığımızdan şikayet edip duruyoruz. Ya şiddetinin zuhurundan göremiyorak o birilerini.
4. Geri dönüşüm atıklarımızı azaltabiliriz. Atıklarımız azaltmanın ilk yolu marketlerden pazarlara yönelmek. Peki ya pazardaki poşetler? Her yerde karşımıza çıkan doğa dostu geri dönüştürülebilir bir çanta almak zor olmasa gerek. Tabi tek çantaya doldurulan pazar alışverişinde de bir yol izlemek gerek. Öne patates ve soğan alışverişi, ardından sebzeler ve meyveler ezilme risklerine göre üstüste. Çok zor değil. Yaşadığını hissediyor insan pazarda. O sesler, o yankılar, o kokular... Bazen soğuk bazen sıcak... Ve yağmurlar, rüzgarlar. Pazara gidemeyecek bir tempomuz var ise, markette de geri dönüşüm çantamız emrimizde. Br market arabasını ağzına dek dolduracak kadar alışveriş yapanları bahis dışı tutuyoruz. Sözümüz kanaat ehline.
Aldığımız eşarp, eve girer girmez çıkarıp atacağımız o zarfvârî kutuya ve ardından kocaman kağıt çantaya girmek zorunda mı, çantamıza atıversek küsüyor mu bize eşarp? Ya o hırka, ille de o cafcaflı kutuda mı taşınmalı? Nenem dedikçe, gücü mü üzülür toplu taşınsa? Yalnızca bir saat sürecek bir program için a4 kağıdı kadar davetiye bastırmak biraz abes olmuyor mu? Eşimize aldığımız a markasının çorabı ile oğlumuza aldığımız b markasınışapkası aynı poşete girince yabancılık mı çeker? Neden ayrı poşetler, zarflar, kağıt çantalar? Geri dönüşüm toplamak güzel şey, peki geri dönüşüme dahî yol açmamak daha güzel değil mi?

Şehirde ilkel olma bahsi, üzerinde çokça durulası. Velâkin bize ayrılan sürenin sonuna geldik sevgili okur. İlkel olasın. İlk-el olasın.