şehirdeki 'ilkel'ler

Bir yuva düşler çoğu kız. Benim düşüm sade, nezih, az renkli, az eşyalı, bol misafirli, bol kitaplı bir evdi. Hep ailemin yanında okuduğumdan, öğrenci evi hatıralarım olmadı. Belki de ondandır evlendikten sonra hâlen duvarlarımda afişler, gazete küpürleri, güzel sözler olması. Hayallerim böyle süregiderken bir köy evine gelin olacağımı bilmiyordum. Baba tarafından köy, evvela fındık demekti benim için. Çokça emmi kızı bolca oyun bir de. Anne tarafından köy ise ayçiçeği tarlası, koca kazanlarda kaynayan pekmez, bir de köy festivalini çağrıştırırdı. Babam 10 yaşında ayrılmıştı okumak için köyden. Annem hiç köy görmemişti. Köy, yoksunluk demekti çocuk gözümde. Biraz öteki idi.

O zamanlar nişanlım olan eşim, "Din Görevlisi" olarak evvela bir dağ köyüne atandı. Ardından eğitim sebebiyle şehre 20 km mesafede bir köye geldi tayini. Ve ben o eve gelin olduğumda köy ile ilgili fikirlerim değişiverdi. Köyde bakkal olur muydu, ama vardı. Hem köy denilmiyordu artık, falancı mahalleydi orası. Hafta içi her sabah vazifeme gitmek için yola koyulduğumda yürüdüğüm yolun iki sırası boyunca uçuşan paketlerin görüntüsü mü, kemre kokusu mu derseniz kemre kokusunu tercih ederdim. Çünkü kemre bir süre sonra kokmaz olur insana. Algı eşiğiniz yükselir. 3 çuval kemrenin yanından geçersiniz de duymazsınız kokusunu. Lakin o çöpler, ah o çöpler!

İlginç bir köy gelini idim. Köyde geri dönüşüm kutusu olmadığından elimde geri dönüşüm poşetiyle köy arabasına biniyor, çöpümü şehre taşıyordum. Gıda atıklarını bitkisel gübre olması için bahçeye savuruyor, köyde yetişmiş Almanya gurbetçisi ev sahibimi şaşkınlığa sürüklüyordum. Zihnim henüz oturmamıştı o zamanlar. Net açıklamalar yapamıyordum. Bir de içimde meş'um bir ses, "Dünya'yı kurtaramayacağımı, 6 milyar insan olduğunu, deodorantların zaten ozonu deldiğini, bireysel çabaların işe yaramayacağını" fısıldayıp duruyordu.

Günler günleri kovaladı. Köyden şehre göç ettik. Ardından başka bir şehre. İlk ve ikinci yavrularım Dünya'ya geldiler. Bu sırada sürekli tarım - hayvancılık - ürün işleme üzerine okuyordum. Rahmetli kayınpederime sürekli soruyordum. Aklımın bir köşesinde deli hayaller yatıyordu. Bir sosyal medya uygulamasını kullanmıştım bir süre. Ekip dikiyor, ev veya ahır inşa ediyordunuz. Çok keyif alıyordum. Lakin bağımlılığa dönüştüğünü hissedince uygulamayı geri dönüşsüz şekilde sildim. Orada yaptığım bahçenin aynını gerçek hayatta da yapmak istiyordum. O sıralarda "Köylerin Çöpü" yazı dizisini* okumuştum ve zihnim daha da toparlanmıştı. Bu işte bir terslik vardı evet. Ben garip değildim.

Üçüncü yavrumun Dünya'ya geldiği günlerin akabinde yine şehir değiştirme vaktimiz geldi. Şehir merkezlerini yahut orta ölçekli ilçeleri tercih edebiliyorduk. Kararımızı çoktan vermiştik. Küçük ölçekli tarım yapabileceğimiz, etimizi direk yetiştiricisinden, sütümüzü ve yumurtamızı direk üreticisinden alabileceğimiz, bahçemizde sokak hayvanları için su ve süt kapları bulundurabileceğimiz bir yere yerleşmek istiyorduk. Elhamdülillah Rabbim nasip etti.

Annesi de kendi de İstanbul'un göbeğinde yetişmiş olan ben şimdi şehirde köyü yaşıyor hatta yaşatıyorum. Permakültür okumaları yapıyor, minik bahçeme komşularımın köylerinden tek tek topladığım atalık tohumları ekiyorum. Geri dönüşüm toplamaya bir yandan devam ederken, tüm bitkisel artıkları bahçeme yayıyor, gerisini minik solucanlara bırakıyorum. Karşımızdaki metruk evin bahçesindeki otları, bahçeme malç yapmak için tırpanlıyorum. Gözüme kestirdiğim boş bir toprak parçasını taşlardan arındırarak, gıda atıklarını üzerine yayarak kış için şimdiden hazırlıyorum.

Ekşi mayamı yapma peşindeyim. Dokunabildiğim taş değirmenden öğütülmüş, içinden ruşeym ve kepeği alınmamış unumu, direk üreticisinden alırken duyduğum mutluluk nasıl tarif edilemez ise, Hububat zengini ülkemin 1960 sonrası genetiği bozulan buğday tanelerine duyduğum hüzün de tarif edilemez.

Köylü pazarına giderim. Tezgahı olmayan, çok parası olmadığını büyük paraları bozamadığından anladığım, yeni poşete bütçe ayıramadığı için aldığım ürünleri kullanılmış poşetlere koyan, bazen oturup dakikalarca sohbet ettiğim köylü teyzelerim, amcalarım... Ya çocuk okutuyorlardır, ya da oğulları kredi çekmiştir. Dertleşiriz. "Sirkeyi nasıl yaparsın? Bu bal nereden geldi? Maniye fidesi ile oynamamışlardır değil mi? Bu peynirin mayası nereden? Domateslerin yanına ne eksem böcek basmaz? Benim pekmezim köpük köpük oldu neden?" gibi sorularıma bıkmadan usanmadan yanıt verirler.

Sosyalleşemeyen her duygu ölmeye mahkumdur, bilirim. Önce etrafıma bakındım. Yapmak istediklerimi yapmak isteyeni göremedim. Sürekli şikayet ettiğimiz sosyal medya vesile oldu. Aynı şeklide düşünen onlarca kadınla tanıştım. Akademi'yi bırakıp Ege'ye yerleşen, kendi çapında tarım yapan bir hukukçu, yaptığı işi vicdanen reddedip ilkel tarım yapmak için çaba sarfeden bir kimya mühendisi, bibi(hamilelik ve doğum sürecinde gebeye rûhi destek veren kadın)'liği tercih ederek mesleki geçmişini silen bir pazarlama araştırmacısı, Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden birini bitirmesine rağmen huzurlu olamadığı için beyaz yakalı olmayı reddeden bir işletmeci.... Ve daha niceleri.

Anneleri ve kendileri şehirde yetişmiş kızlar "İlk-el"e dönme çabası içindeler. Nenelerinin, onların da nenelerinin DNA'larına yüklediği kadim bilgileri keşfetmeye çalışıyorlar. Yolculukları hayr olsun.


* Fatma Barbarosoğlu'nun 2012 Haziran-Temmuz aylarında Yenişafak Gazetesi'nde yayınlanmış üç yazısı

üç ayların ışığında dindarlık tipleri

Allahım, Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl. Ve bizleri Ramazan’a kavuştur.
(Hadis-i Şerif)

Receb, Şaban ve Ramazan aylarının faziletinden, bu aylara ibadetler olup olmadığından, bu aylardaki mübarek gün ve gecelerden, mukabele okumanın keyfiyetinden bahseden bir yazı yazılabilirdi elbette. Talep edenin bu bilgiye kolayca ulaşabilirliğini öngörüyor ve Hadis-i Şerif’te bir yıldız gibi parlayan “bizlere mübarek kıl” ve “bizleri kavuştur” bahsini açmak istiyoruz.
Akaid bahsini, yani iman konularını okuduktan sonra bir genellikle bir tablo belirir zihinlerde. Yaşantısını “İslam dini” üzerinden şekillendirdiğini hal veya kâl diliyle ifade eden insanların ikiye ayrıldığı bir tablo: Taklidi ve Tahkiki iman sahipleri. Rahle-i Tedristen geçmemiş olanların imanı taklidî, ötekinin ise tahkiki iman sahibi olduğunu düşünür talebe ilkin. Ve bu ayrım gitgide zihinlerde bir bakış açısı geliştirir. Dinin o toplumda sürdürülebilirliğine katkıda bulunan öğelere yönelik şüpheci bir bakış açısıdır bu. Taklidi İman’ın ilk adım olduğu, Tahkiki İman’ın ise taklîd yolundan geçilerek varılan bir süreç olduğu gözden kaçırılır çoğu kez. Receb ayını haber veren yöresel etkinlikler, özel kabul edilen günlerde komşular arası ikramlaşmalar ve mahalle içi törenlerin toptancı bir bakış açısıyla bid’at sayılarak reddedilmesi zihinlerde gitgide yer etmiş ve elimizde törensiz, renksiz, sıkıcı bir dindarlık tavrı kalakalmıştır. Böyle sıkıcı ve asosyal bir dini yaşamaktansa merhum cumhurreisimizin hediyesi olan bayram iznini sayfiye ve mesirelerde geçiren bir “kent dindarlığı” ile karşılaşmak kaçınılmaz olur böylece.
Birbirine zıt olarak algılanan, hâlbuki birbirinin devamı ve dahi tamamlayıcısı sayılan taklidi ve tahkiki iman kelimelerinin yerine etken ve edilgen dindarlık tabirleri konulduğunda mesele vüzuha kavuşmaktadır. Dilimize pelesenk olmuş “Üç aylara kavuştuk” cümlesindeki gizli edilgen tavır ile Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hadis-i şerifinde geçen “bize mübarek kıl, bizi kavuştur” kelimelerindeki etken tavır arasındaki fark dikkat çekicidir.
Ayrıntı denilebilecek bilgilere sahip fakat ümmetin dertleri ile dertlenmeyen biri ile yalnızca günlük ibadet ve itikad konularına hâkim ve fakat ümmeti için fiili duada olan birinin misali vitrindeki elmas ile sobadaki kömür olabilir mi? Bunun cevabını aziz okuyucuya bırakıyoruz.
Receb, Şaban ve Ramazan aylardan üç ay, zamanlardan birer zamandır. Zamanın sahibi olan Allah, zamanla varoluşsal bir ilişki içinde olan insana zamana hükmetme yetisi vermemiştir görünürde. Felsefe tarihine bakacak olur isek, İlkçağ’dan beri zamanın doğasına dair açıklamalar yaptığını görürüz. “Zamanda yolculuk” kavramının konuşulmaya başlaması ise fizik biliminin geçtiğimiz yüzyılda bu konuyla ilgili  teorilerinden sonra ortaya çıkar. Hawking’in sade ve müthiş açıklaması aslında yetmeli artmalıdır modern insana: “Gelecekten turistlerin olmayışı, zamanda yolculuğun ispatına imkân vermiyor”.
Zamana hükmetmeyi yalnızca tarihte bir günden bir diğer güne gitmek olarak anlama çemberinden çıkıp başka bir anlam deryasına dalarsak Bast-ı zaman ve kabz-ı zaman tabirleri ile karşılaşırız. Zamanın genişlemesi ve daralması anlamına gelir bu tabirler. Gündelik hayatta hepimizin karşılaştığı bir durumdur geçmeyen hazin dakikalar ile geçiveren neşeli günler.
Bu çerçevede Efendimiz’in “Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl” lafzını zamanın genişlemesi, bereketlenmesi olarak yorumlanabileceğini söyler kimi Hadis âlimleri. Belki de bu sebeple asırlardır bu coğrafyada üç aylar coşku ile karşılanagelmiştir.  Ve fakat ne yazık ki bu coşku günümüzde toptan reddedici bir hâle evrilmiştir. Mâlum aylar ile ilgili vaaz ve sohbetlerde hocaefendi ve hocahanımlara daimen yöneltilen “bu sahih mi” sorusunun altında yatan neden dinini doğru kaynaklardan öğrenme kaygısı mı yoksa ekranlarda ve sosyal medyada rivayetlerin tümünün toptancı bir bakış açısıyla karalanması mıdır? İşte yazarın okuyucu ile paylaşmak istediği bir soru daha.
Rabbimizin Receb ve Şaban yollarından geçerek Ramazana doğru ivme kazanan, Ramazan’dan alınan güç ile tüm seneye yayılan bir Müslümanlık tavrı duası ile nihayete eriyor yazı.

varoluşsal mı leyla?


Leyla sendeki bu değişim varoluşsal mı?

Başka türlü olmuyor mu?
Ellerini kanata kanata gül toplar gibi misin?
Böyle olmamasını asla düşünemez gibi mi?
Değişiyor musun dönüşüyor musun yoksa özüne mi dönüyorsun leyla?
Nefes aldığını yeni anlar gibi misin?
Kalbinin üzerindeki bir yük kalkmış gibi misin?
Koşmuş koşmuş yorulmuş da sürpriz birinin uzattığı suyu kana kana içmiş gibi misin?
Uzun bir yola çıkmaya hazırlanırken zaten yolda olduğunu anlamış gibi mi?
Hızla giden bir araçta olduğunu anlayıp fren yapmış gibi mi?
Arabadan inip kemiklerini esnete esnete aldığın o ilk nefese vurulmuş gibi mi?

Leyla yoksa tüm bunlar, başkası olmak için mi?


kanaat ekonomisi* yahut mutfaktaki stratejik derinlik

tazecik baklalar. tazecik. şöyle mor bir soğanı mini mini doğramalı. ondan az irice de baklaları. birkaç dakika soğanları, kokusu çıkasıya baklaları kavurmalı. kaçıncıya okuduğunu hatırlamadığın o makaleyi** evirip çevir aklında. Baklalar yeşile boyarken elini Honoré'nin soyadı mı çağırdılar yanına: Balzac-Bakla.

baklaların dört parmak üstüne gelecek kadar kaynar su. erisinler iyice. kenarda bir tas sütün içine ezerken iki kaşık unu düşün tekrar o gazetedeki sütunu***: "Girişken ve bilgili Muzaffer Halim Bey, Smith yahut Goethe'yi okumamış olabilirdi; ama Ahmed Midhat veya Halit Ziya'yı okumamış olması affedilmez bir günahtı. Hiç değilse Felatun Bey ile Râkım Efendi veya Ferdi ve Şürekası'nı okumuş olsaydı, hem iflas etmez ve Nezihe Hanım'ı üç oğlu ile birlikte tekrar annesinin Kızıltoprak'taki köşküne dönmek zorunda bırakmaz; hem de velinimeti Gazi Hazretlerinin "Her köşede bir milyoner yaratmalıyız" sözünü kendi payına boşa çıkarmış olmazdı. Heyhat! Muhasebe şuuruna sahip olmaması memleketi büyük bir müteşebbisten, aile efradını da belki asırlara kök salacak büyük bir servetten mahrum etti"

ananen bu çorbayı taze fasülye ile yapardı. ilk yaz domateslerinden de iki tane doğrardı. nasıl güzel öğrettiydi terbiye eklemeyi, nasıl kibar. o gittikten sonra nasıl daraldı o mutfak. aslında o kadar dardı da Sabriye sultan mıydı genişleten darlığı? neydi kızının göbeği kesilirken sana Sabriye koyun göbeğinin adını dedirten. hangi kader geçecekti kızına annânenden? "yavaş yavaş çorbanın suyundan ekleyeceksin terbiyeye. yavaş yavaş. kaşıkta soğuta soğuta. topak topak olur sonra. yoğurtla yapardı terbiyeyi ananen, sen süt ve kaymağını tercih ediyorsun. iyice kaynaştırıp yine yavaşça ekleyiverirdi çorbaya. ah sen de tam tamına öyle yapıyorsun! anane olacak mısın merve sende? tam bir haminne hocanine....

süt gelmedi diye köyden, komşun süt yollamış. azını kullandın koyma gerisini dolaba. bir litreye 4 tepeleme kaşık un. yarım bardak bal. karıştır yavaşça. az gelecek tatlısı muhtemelen. meyve eklersin soğuyunca. karıştırırken dönsün zihninde o makaledeki**** "küçük güzeldir" yazarı e.f. schucmacher'den alıntı: "iktisadî problem diye bir şey yoktur ve hiçbir zaman da olmamıştır. manevî bir problem var yalnızca!”

pişirdin çorbanı, kardın tatlını. bebelerinin çığlıkları gülüşmeleri söyleşmeleri ayyuka çıktı Sense güldün genç merve'nin söylediğine: Müslüman kadın yemek yapmak zorunda mı*"*****

* Kanaat Ekonomisi Mustafa Kutlu Beyefendi'nin teorisidir. Bırakın akıllısını, tuşlu cep telefonu dahî kullanmayan üstad bu ekonominin mücessem halidir. Onlarca eserinin tümünün alt metni bu ekonomiyi anlatır.
Bu teoriye dair iktisatçı bir bakış okumak isterseniz: 
Anlayış Dergisi, Aralık 2008, Mustafa Özel: Krize karşı Kanaat Ekonomisi
** Nihayet Dergi, Ocak 2016, Mustafa Özel :
*** İstikbal Köklerdedir, Mustafa Özel : "Muzaffer Halim Niçin İflas Etti?(Maalesef eserin yeni baskısı yok, belki başka bir kitaba eklemiştir hoca. Makale Yeni Şafak arşivde aynı isimle mevcud)
**** Nihayet Dergi, Aralık 2015, Mustafa Özel : Aklı karışıklar İçin Kılavuz
***** Anlayış Dergisi, Nisan 2010, Nazife Şişman, Müslüman Kadınlar Yemek Yapmak Zorunda Değilmiş! (Bu makalenin tamamlayıcısı olarak aynı yazarın şu makalesi de okunabilir :Müslüman Kadınların Arkaplanındaki Tarihsel Derinlik)
Hamiş: Makaleler nette mevcut. Özellikle bağlantı vermedim. İlgilisi bulabilir.

insana yatırım yapmak

Pınar şöyle dedi: "ben insana yatırım yapıyorum"

Pınar uluslararası bir işletmede üst düzey bir yetkili değil. Olabilirdi ama değil. Bir gün hayatının yönetildiği kaptan köşküne girdi. "Bir dakika canım" diyerek kaptanı az öte ittirdi ve dümeni başka bir tarafa çevirdi. Pınar evde çocuk bakıyor. Pınar gibi olun. :)

Yok aslında hepimiz kendimiz olalım. Kendimiz gibi olmayalım. Bizzat kendimiz olalım. Ben Pınar değilim. Ama Pınar da bir Merve değil sonuçta. :) Kasmayalım. Şimdi bu şartlardayım. Bu şartları değiştirebiliyor muyum? Bunun cevabı hayırsa değiştireceğim şartları araştırabilirim. Yani kaptan az öte gitmiyorsa, biraz sen tut biraz ben diyorsa. "amaaan, al sen kullan" demeyebiliriz. Az tutalım. Ucundan. Bunu yapabilir miyim, yapamam. Peki başka ne yapabilirim? Bunu ben bulmalıyım. Köyde yaşamak istiyorum. Yaşayamıyorum. Peki ne yapabilirim?

İnsana yatırım yapmak. Aslında bunu anlatacaktım. Bugün misafirlerimi uğurlamak için aşağı indik. Sokak doğal bir karşılaşma alanı. Sokağı seviyorum. Uğurladıktan az sonra geçen gün sokaktan geçen ve kapının önüne buyurun dediğim, iki yaşındaki ikiz torunları ile dolaşan teyze geçiyordu. Buyurun buyurun dedik. Deniz oğlum da el işaretleri ile buyur etti. O sahne çok tatlıydı. Çaktırmadan tabak hazırlamaya eve girdim. "İşi var herhalde" diye düşünüp uzaklaşmış kadın. Çağırttım çocuklarla. O sırada mahallenin iki delikanlısı geçiyordu. Gelin dedim tatlı vereceğim. Masaya teyzenin tabağını koydum. Tekrar eve girdim. on beş-yirmi kelime konuşabilen deniz oğlum teyzeyi masaya kadar el işaretleriyle götürdü :) çalı çırpılar vardı yerde. onları toplamaya devam ettim. evin önü şenlik. badem oğlum bisikletini tamir ettiriyor. minikler birbirine top atıyor. teyze ile ben geçen gün kaldığımız yerden muhabbete devam ediyoruz. Martı on beşi yaz, on beşi kış der eskiler. Havalar çok ısınır her sene Martın ilk on beşi. Sonra birden berdül acuz gelir. Millet de her sene şaşırır. Onu konuşuyorduk. Panik olmuş komşuları, meyveler kırılacak diye. beş-on sene evvel de susuzluk olacak diye paniklemişler."Aman yavrum Allaha inanmayan daş ossun, Allah bizi yaratmış suyumuzu vermez mi" dedi. Hatundaki imana bakınız. Bu imandan istiyorum.

Naneler pıt pıt çıkmaya başladı. Çoğalacaklar. Ben teyzeye nane vereceğim. O da bana muhtemelen bir kavanoz turşu getirecek. Geçen gün komşuma bulamadığı bir atalık tohumu verdim. Hemen akşamına bazlama yolladı. Başka bir komşum Ordu'lu. Kara lahana yemeği gönderdim çocukla. Tatlı yapıp gönderir o da bana. Bir komşuma pazı gelir köyden. Getirir asar kapıma. Öğrencilere ikram isterim yaparlar. Birkaç kişi, çok değil. İnsana yatırım yapmak bu. Yani ben ona vereyim o da bana versin değil mesele. İnsanın insanın derdini alır. O yüzden. Komşum yok, deniyor ya hani. Yani sen başlat. Bekleme. Ben yıllarca bekledim o iş öyle olmuyormuş hacı. İnsanın karşısına iyi komşu bir kez çıkıyormuş. Yani bir de düşün bütün köy ile mi görüşülürdü eskiden de. Birkaç yakın komşu ile görüşürsün. Gerisini imeceden imeceye görürsün. Öyleymiş. Selam vermek, hal hatır sormak, kusur araştırmamak, iyi telkin vermek hiç zor değil. Yeter ki isteyelim.

Gıybete çabuk kayıyor insanoğlu. Ben onun çaresini buldum. Hemen akşama yemeğini yaptın mı diyorum. Nasıl pişirirsiniz siz diyorum. Şu ağaç ne ağacı. Şu ne otu, yenir mi ki diyorum. Yeni anne olunca çok istiyor insan günde kaç kez emzirdiğin kaç kez alt değiştirdiğini nasıl kadı gıdaya geçtiğini anlatmayı. Geçiyor o bir süre sonra. Geçecek yani merak etme. Yiyor o çocuk bir şekilde. Büyüyor da. Sen ne oluyorsun o arada. Senin kendinle ilgili bir gündemin var mı? Yani böyle büyük gündemler değil. Yemek yaparak, çiçek ekerek kendini sağaltmak gibi mesela. ufak ama sürekli şeyler.

hasılı insana yatırım yapmak lazım, kurumlara değil.

mutfak sıcak, pişirmek güzel, sen iyi*

- Hızlıca yaparım yemeği. Çabuk çabuk. Acelece. Tarif sorarım yarısını unuturum sonra. Herhalde böyle der uydururum çabukça. Usulü şöyle bozsam olmaz ki derim kendimce. Bunca zaman ayırmak çok değil mi bir yemeciğe?

- Yavaşlamak lazım azizem. Sakin sakin. Usulca. Tarif sormalı ve detay istemeli bolca. Uyduruvermek de lazım yeri gelince. Usülden pek de çıkmamak gerek mümkünse. Yediklerimiz işliyor rûha, zaman ayırmalı bir yemeciğe.

Uyudu mu bebelerin? Yarın mı gelecek misafirlerin? E haydi bismillah.

büyük tencereyi su doldur koy ateşe. Gara mancar der kimi kara lahana. Bas kaynar suya. Çok dikkatli olmalısın ha. Ne az pişecek ne çok. Sarma bol soğanlı güzel. Ama incecik kıyılmış olacak. Hafif morumsu, yerli tohum. Bol ağlatan cinsten. İncecik incecik kıy, beş dakika büyük, beş dakika orta, sonra da küçük ocakta yarım saate yakın kavurmalı. Kısık ateşte hep. Evi râyihası sarmalı. O arada sen tatlının şerbetini kaynat, cevizini kır. ununu ele. erimiş ılımış yağını, tahinini ekle, yoğur ha yoğur güzelce. Yoğurdukça yoğrul sen de. Bir bir akacak düşünceleri. Düzenlenip raflara girecek zihninde. Bastırıver sert hamuru borcama. çatalla iz yap istersen üstüne. dilimle gölünce. at 180 dereceye. Soğanlar devam etsin kavrulmaya. Bir bak ortalığa ki abbov batmış her yer. Haydi toparlan. Su iyi gelecek. Su dertlerini dökecek. Yıkadıkça sakinleşeceksin. Yıkadıkça akacak ellerinden yağlarla birlikte dertlerin kederlerin. tam da bulaşık yıkarken bir şiir iyi gitmez mi? "ekmek sıcak Allah güzel sen iyi"

pişti mi nevzine? az soluklansın, ilk sıcaklığı bir geçsin dök şerbeti üzerine. şerbet dedim de şaşırdın mı de hele. bu şerbet su,bal. az kaynayınca da pekmez içine. söylemezsen anlamazlar. şşş, sessizce. az soluklansın nevzine. döküver soğumuş şerbeti üzerine. soğanların üzerine ister bulgur, ister pirinç, ister darı, ister kıyma ve bol baharat ekle. çekerken onlar birbirlerini, hemhal olurken lezzetleri ile. Sen hazırla soğumuş gara mancarları şimdi de. çok büyükse yapraklar ikiye kesiver. ortadaki damarlar toprağa geri gidecek. teşekkürler damarlar. topraktan alıp yaprağa lezzet verdiğiniz için. haydi selametle. sar sarmaları. dolma değil yahu. dolma dediğin soldurulur, sarma sesiğin sarılır. sar sarmaları. sardıkça o günkü gülüşlerin de sarılacak içle birlikte. Bir gülüş, bir bakış, bir söz. Ah ne çok şükredilecek şey var! Ah ne çok!

Dağıldı mı yine mutfak. Dağılsın. Dağılmazsan, toparlanamazsın. Boşver, börekle patates salatasını da, sabah sabah yaparsın.

*Şair Ahmet Murat'ın "ilk oruç" isimli şiirindeki bir dizeden mülhemdir.

gerçek suçluyu bilmek....

Sadece ülkemdeki karışıklık sebebiyle değil, herhangi bir olayla ilgili bireyleri suçlamıyorum. Çünkü önümde bir topluluk değil, insanlar görüyorum. Neden mi?

Kendimi bildim bileli içimde çalışan bir mekanizma var. Muhatabımı hayat tercihleri, görüşleri, okudukları ve durduğu yer üzerinden tanımlamaya, etiketlemeye ve bir rafa kaldırmaya çalışan bir mekanizma bu. Çevremin ve genetik yapımın beslediği bir mekanizma. Ne zamandır dişlilerini yağlamadığım, pas tutsun diye beklediğim, yakıt vermediğim bir mekanizma. Ne zaman ülkemdeki karışıklık ile ilgili bir yorum yapacak olsam muhatabım olan binlerce tek tek kişinin bu mekanizması çalışıyor. Ya suçlayan, ya suçlanan kısma giriyor elbette ki. Kendini bir rafa kaldırılmış hissedenlerin kendilerine has başka bir mekanizma çalışıyor. "beni bir rafa kaldıramazsın, ben bir insanım, özge bir canım" mekanizması. Şiddetli veya şiddetsiz bir dille bunu ifade ediyor. Alatmaya çalışıyorum öyle demediğimi. Yoruluyor, yoruluyorum. Veya suçladığım kişiye karşı yanımda yer alıyor ve rafa kaldırılmış birileri olmadığı için ferahlayarak kendi suçladığı kişileri ben suçlamışım gibi davranıyor. Anlatmaya çalışıyorum öyle demediğimi. Yoruluyor, yoruluyorum.

Kendimi bildim bileli içimde çalışan bir mekanizma mekanizma daha var. Muhatabımı herhangi bir rafa kaldırmadan insan sadece insan olarak gören bir mekanizma. Çocukken çokça kullandığım, sonraları yağlamayı bıraktığım, pas tutmasına izin verdiğim, yakıtını unuttuğum bir mekanizma. Ne zaman birini nereli olduğu, medeni durumu, diplomalarını sormadan, bilsem de onlar üzerinden değerlendirmeden dinlesem, sadece dinlesem, yorumlamadan dinlesem. Bir iki soru sorsam. Yönlendirme gayreti ile değil. Üstenci bakış açısıyla değil. "Gel sana doğru yolu göstereyim" kaygısı ile değil. Muhatabıma iyi geliyor. O da bana bir soru soruyor bazen. Bana da iyi geliyor.

Birin suçlayacak olsaydım, içimdeki muhatabımı hayat tercihleri, görüşleri, okudukları ve durduğu yer üzerinden tanımlamaya, etiketlemeye ve bir rafa kaldırmaya çalışan bir mekanizmayı suçlardım. Onu bana VERENi de biliyorum. O benim biricikliğimin temelini oluşturuyor. Diğerlerinden ayrılmam, biricik olmam için verilmiş bana. Hissediyorum. O mekanizmayı da seviyorum. Peki bu yazıyı neden yazıyorum?

Kendin gibileri bul, ve yola devam et demiş diyen. Çabalıyorum. "Acılarıma kardeş" arıyorum.