şehirdeki 'ilkel'ler

Bir yuva düşler çoğu kız. Benim düşüm sade, nezih, az renkli, az eşyalı, bol misafirli, bol kitaplı bir evdi. Hep ailemin yanında okuduğumdan, öğrenci evi hatıralarım olmadı. Belki de ondandır evlendikten sonra hâlen duvarlarımda afişler, gazete küpürleri, güzel sözler olması. Hayallerim böyle süregiderken bir köy evine gelin olacağımı bilmiyordum. Baba tarafından köy, evvela fındık demekti benim için. Çokça emmi kızı bolca oyun bir de. Anne tarafından köy ise ayçiçeği tarlası, koca kazanlarda kaynayan pekmez, bir de köy festivalini çağrıştırırdı. Babam 10 yaşında ayrılmıştı okumak için köyden. Annem hiç köy görmemişti. Köy, yoksunluk demekti çocuk gözümde. Biraz öteki idi.

O zamanlar nişanlım olan eşim, "Din Görevlisi" olarak evvela bir dağ köyüne atandı. Ardından eğitim sebebiyle şehre 20 km mesafede bir köye geldi tayini. Ve ben o eve gelin olduğumda köy ile ilgili fikirlerim değişiverdi. Köyde bakkal olur muydu, ama vardı. Hem köy denilmiyordu artık, falancı mahalleydi orası. Hafta içi her sabah vazifeme gitmek için yola koyulduğumda yürüdüğüm yolun iki sırası boyunca uçuşan paketlerin görüntüsü mü, kemre kokusu mu derseniz kemre kokusunu tercih ederdim. Çünkü kemre bir süre sonra kokmaz olur insana. Algı eşiğiniz yükselir. 3 çuval kemrenin yanından geçersiniz de duymazsınız kokusunu. Lakin o çöpler, ah o çöpler!

İlginç bir köy gelini idim. Köyde geri dönüşüm kutusu olmadığından elimde geri dönüşüm poşetiyle köy arabasına biniyor, çöpümü şehre taşıyordum. Gıda atıklarını bitkisel gübre olması için bahçeye savuruyor, köyde yetişmiş Almanya gurbetçisi ev sahibimi şaşkınlığa sürüklüyordum. Zihnim henüz oturmamıştı o zamanlar. Net açıklamalar yapamıyordum. Bir de içimde meş'um bir ses, "Dünya'yı kurtaramayacağımı, 6 milyar insan olduğunu, deodorantların zaten ozonu deldiğini, bireysel çabaların işe yaramayacağını" fısıldayıp duruyordu.

Günler günleri kovaladı. Köyden şehre göç ettik. Ardından başka bir şehre. İlk ve ikinci yavrularım Dünya'ya geldiler. Bu sırada sürekli tarım - hayvancılık - ürün işleme üzerine okuyordum. Rahmetli kayınpederime sürekli soruyordum. Aklımın bir köşesinde deli hayaller yatıyordu. Bir sosyal medya uygulamasını kullanmıştım bir süre. Ekip dikiyor, ev veya ahır inşa ediyordunuz. Çok keyif alıyordum. Lakin bağımlılığa dönüştüğünü hissedince uygulamayı geri dönüşsüz şekilde sildim. Orada yaptığım bahçenin aynını gerçek hayatta da yapmak istiyordum. O sıralarda "Köylerin Çöpü" yazı dizisini* okumuştum ve zihnim daha da toparlanmıştı. Bu işte bir terslik vardı evet. Ben garip değildim.

Üçüncü yavrumun Dünya'ya geldiği günlerin akabinde yine şehir değiştirme vaktimiz geldi. Şehir merkezlerini yahut orta ölçekli ilçeleri tercih edebiliyorduk. Kararımızı çoktan vermiştik. Küçük ölçekli tarım yapabileceğimiz, etimizi direk yetiştiricisinden, sütümüzü ve yumurtamızı direk üreticisinden alabileceğimiz, bahçemizde sokak hayvanları için su ve süt kapları bulundurabileceğimiz bir yere yerleşmek istiyorduk. Elhamdülillah Rabbim nasip etti.

Annesi de kendi de İstanbul'un göbeğinde yetişmiş olan ben şimdi şehirde köyü yaşıyor hatta yaşatıyorum. Permakültür okumaları yapıyor, minik bahçeme komşularımın köylerinden tek tek topladığım atalık tohumları ekiyorum. Geri dönüşüm toplamaya bir yandan devam ederken, tüm bitkisel artıkları bahçeme yayıyor, gerisini minik solucanlara bırakıyorum. Karşımızdaki metruk evin bahçesindeki otları, bahçeme malç yapmak için tırpanlıyorum. Gözüme kestirdiğim boş bir toprak parçasını taşlardan arındırarak, gıda atıklarını üzerine yayarak kış için şimdiden hazırlıyorum.

Ekşi mayamı yapma peşindeyim. Dokunabildiğim taş değirmenden öğütülmüş, içinden ruşeym ve kepeği alınmamış unumu, direk üreticisinden alırken duyduğum mutluluk nasıl tarif edilemez ise, Hububat zengini ülkemin 1960 sonrası genetiği bozulan buğday tanelerine duyduğum hüzün de tarif edilemez.

Köylü pazarına giderim. Tezgahı olmayan, çok parası olmadığını büyük paraları bozamadığından anladığım, yeni poşete bütçe ayıramadığı için aldığım ürünleri kullanılmış poşetlere koyan, bazen oturup dakikalarca sohbet ettiğim köylü teyzelerim, amcalarım... Ya çocuk okutuyorlardır, ya da oğulları kredi çekmiştir. Dertleşiriz. "Sirkeyi nasıl yaparsın? Bu bal nereden geldi? Maniye fidesi ile oynamamışlardır değil mi? Bu peynirin mayası nereden? Domateslerin yanına ne eksem böcek basmaz? Benim pekmezim köpük köpük oldu neden?" gibi sorularıma bıkmadan usanmadan yanıt verirler.

Sosyalleşemeyen her duygu ölmeye mahkumdur, bilirim. Önce etrafıma bakındım. Yapmak istediklerimi yapmak isteyeni göremedim. Sürekli şikayet ettiğimiz sosyal medya vesile oldu. Aynı şeklide düşünen onlarca kadınla tanıştım. Akademi'yi bırakıp Ege'ye yerleşen, kendi çapında tarım yapan bir hukukçu, yaptığı işi vicdanen reddedip ilkel tarım yapmak için çaba sarfeden bir kimya mühendisi, bibi(hamilelik ve doğum sürecinde gebeye rûhi destek veren kadın)'liği tercih ederek mesleki geçmişini silen bir pazarlama araştırmacısı, Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden birini bitirmesine rağmen huzurlu olamadığı için beyaz yakalı olmayı reddeden bir işletmeci.... Ve daha niceleri.

Anneleri ve kendileri şehirde yetişmiş kızlar "İlk-el"e dönme çabası içindeler. Nenelerinin, onların da nenelerinin DNA'larına yüklediği kadim bilgileri keşfetmeye çalışıyorlar. Yolculukları hayr olsun.


* Fatma Barbarosoğlu'nun 2012 Haziran-Temmuz aylarında Yenişafak Gazetesi'nde yayınlanmış üç yazısı

Hiç yorum yok: