ev idaresi.... (1)

henüz okul çağında olmayan üç çocuğunu anaokuluna göndermeyip evini, çevresini, kâinatı kendine ve çocuklarına okul edinmiş bir hatun kişi olarak yazıyorum bu yazıyı. bu bir “yolda böyle dikenler var, benim ayağıma battı, kardeşlerimin batmasın” yazısıdır.

ben dört kız kardeşin en büyüğüyüm. bu sebeple kardeşlerime nispeten bebek  bakımı ve ev işleri hususunda kendimi biraz daha yetenekli görürdüm. oysa ki benim yetenek sandığım şey “annemin yardımcı elemanı olma” üzerine kurulu imiş. Ben otuz, annemse elli yaşlarında olduğu şu günlerde ettiğimiz sohbetlerde bunu daha iyi anlıyoruz ikimiz de. Yani “sorumluluk” üzerine kurulu bir kişiliğimiz yokmuş evimizde evin genç kızları olarak. babamın yoğun mesaisi sebebiyle onun da yüklerini omzuna alan annemin son noktaya geldiği anlarda yardım etmek, kendiliğinden hiçbir işi yapmamak üzerine kurulu imiş. bunu bu yaşımdan geriye doğru baktığımda ancak görebildiğimi de ifade edeyim. bir de bu durumun yalnızca bana değil, benimle aynı yolu yürümüş kardeşlerimin genelinde olduğunu görünce kanaatim daha da belirginleşti. bir ev idaresi nasıl yapılır, bilmiyoruz. belli yemekleri yapabiliyoruz, elbette süpürge nasıl yapılır, bunu herkes bilir. fakat bir ev idaresi nasıl olur? bunu bilemiyorduk. öğrendik, öğrenmeye devam ediyoruz elhamdülillah. bir de tabii bu durum elbette aynı yolu yürüyen beyefendiler için de geçerli. evlendikten sonra eşine öğrenci evindeki erkek arkadaşı imiş gibi davranan, mesai haricindeki ailesi ile ilgilenmesi gereken vaktini futbol-günlük siyaset-arkadaş ortamı üçgeninde heba eden, babalık görevini eve para getirmek zanneden bir eş modelinin yaygın oluşunun sebebi de yetişme sürecinde ev idaresinde rol verilmemeleri elbette. gençlik heyecanları bastırıldığı zannedilen bu beyefendiler, gençlik heyecanlarını babalarının baskıcı tavırlarından özgür kaldıkları zamanlara ertelemiş, evlenmeyi bir özgürleşme aracı olarak görmüşler, bu da büyük bir sıkıntı.

kendimce zihnimde evirip çevirdiğim, uymaya çalıştığım listemi paylaşacağım sizlerle. ama bu listeye bakıp korkmamak gerek, bunların hepsini hepimiz yapıyoruz zaten, ben sadece kendi yöntemimi paylaşmaya çalıştım. hem öyle günler olur ki makarna-yumurta yer, akşama kadar otururuz. bu hayat böyle bir hayat, eksik,gedik,sıkıntılı.... Rabbim hepimizi doğru yola iletsin.



Bir gün sabah namazı ile başlar, bir günün sabah namazı ile başlaması için yatsı namazının akabinde bitmiş olması gerekir. Bir gün, sabah namazı ile başlamamış ise o günü kaybedilmiş ilan edemeyiz. Bilakis o günü daha da daha da iyi geçirmeye, bereketlendirmeye çalışmalıyız.

Gün, abdest ile başlar. Eğer sabah namazından sonra yatıldı ise, yine de abdest ile başlatabiliriz günü. Böylece tüm hücrelerimizle uyanmış olabiliriz. Tülbent, saç tokası, bandana veya saç bandı takabiliriz. Kahvaltıyı rahat hazırlayacağımız ve günün ilk işlerini hızlıca yapabileceğimiz şekilde giyinmek bize hem dakikalar, hem de pratiklik kazandırır. Ben evde sadece penye ve pamuklu kıyafetler giyiyorum. Bir de en iyi iş kıyafeti şalvar. Hem hareket etmeyi kolaylaştırıyor hem de ev içi tesettürü sağlıyor.

Ev sadece silinip, süpürülüp, toz alınan bir yer değil. Dışarıdan öyle gibi gözüküyor. Fakat bir evde yönetilmesi gereken birçok alan ve eşya var. Aynı zamanda evlendiğim arkadaşlarımdan çok daha az eşya almama rağmen on yılda yaşadığım beş taşınma gösterdi ki her şeyimiz çok. Çokluk hastalığına müptela olmuşuz. Fakat işe yarar bir çokluk mu, değil mi bu tartışılır. Bu çokluktan nasıl kurtulduğumu kısım kısım anlatmak istiyorum. Şimdilik sadece mutfak ve ona bağlı şeyleri yazdım. Gerisi de gelecek.

Acil ihtiyaçlar hariç alışverişlerimiz “haftada bir kez” yapabiliriz. Her evin kendince bir alış-veriş listesi vardır. Bizim alış-veriş listemizde marketten canımızın çektiği ürünler değil, üretici ile tüketicinin doğrudan buluştuğu köylü pazarındaki kurutulmuş gıdalar, salça-turşu-pekmez gibi kavanoz ürünleri, yufka-bazlama-köy ekmeği gibi pişirilmiş ürünler, kurutulmuş baklagiller, mevsim sebze ve meyveleri, süt ve süt ürünleri var. Elbette aldığımız unun tohumunun atalık olup olmadığı, çabuk çürüyen sebzelerde kullanılan ilaç oranını da her seferinde üreticimize soruyoruz. İlaçtan ve zirai tohumdan an itibariyle tamamen kaçmanın mümkün olmadığının farkındayız, fakat talep olmazsa arz gelişmez bilinci ile yapıyoruz bunu.

Gün içerisinde mutlaka pişirmem gereken üç yemek var. Kahvaltıda ortaya koymaya sıcak bir şey. Bir de ikindi sofrası için çorba ve yemek. Biz beş kişilik bir aileyiz. Beşimizin de severek yediği yemek sayısı da en fazla yedi. O yüzden hepimizin yiyebileceği (çorba, pilav, tencere yemeği,  börek-kek) bir yemek, bir de bazılarımızın yiyeceği bir yemek pişiriyorum. İnsan sürekli muhatab olduğu şeylerden sıkılıyor. O yüzden üst üste aynı yemekleri pişirmemeye gayret ediyorum.  Bir yemeği haftada yalnız bir kez pişiriyorum. Çocuklar kahvaltıdan birkaç saat sonra meyve yemek istiyor. Okuduğum makalelere göre meyveyi gündüz tüketmek çok önemli. Hele ki akşam yemeği sonrası meyve yemek bedenine savaş açmak demek. Ben genelde kahvaltı ile ikindi arası birkaç kuru meyve yiyorum. Hatta ona bile ihtiyaç duymuyorum bazen. Hele ki evde isem ve çok yoğun işim yoksa o enerjiye ihtiyacım olmuyor. Her aldığımız kalori harcamamız için aslında. Harcanmayınca da sinir olarak geri dönüyor. Çağımız insanının en büyük sorunu her şeyin fazla olması. 

Mutfakta bir adet mutfak robotu, bir adet ekmek makinesi, bir el çırpıcısı, bir su ısıtıcısı kullanıyordum. Şimdi hiçbirini kullanmıyorum. Tüm bunların yaptıklarını ellerimle yapıyorum ve işlerim daha çabuk bitiyor. Zaman içerisinde kazandığım pratiklik de bunda etkili olabilir. Elektrikli aletlerin iç aksamına su gitmeden dış yüzeylerindeki plastiğin temizlenmesine ve tezgah temizliği esnasında tüm bunları kaldırıp indirmekle harcayacağım süreyi, patatesi el rendesi ile rendeleyerek, suyu çaydanlık altında kaynatarak, keki el çırpıcısı ile çırparak harcıyorum. Sanırım yaklaşık olarak aynı zamana denk geliyor. 

Bir yılı aşkındır süt üreticim yoğurdumu ısrarla kendi yapmak istiyor. Bulundukları köyün havasının bakteri yoğunluğu bulunduğum semte göre daha fazla olduğundan onun yoğurdu daha kıvamlı oluyor, ben de ses etmiyorum. Ekşimiğimi, ekşi mayamı kendim yapıyorum. Neredeyse tüm meyve kabuklarından ve çürüklerinden ise sirke kuruyorum. Yerde yemek yediğimiz için mutfak masasını kullanmıyoruz, mutfak masasının üstü ve altı deney alanı gibi. Her daim mutfağın bir köşesinde büyükçe bir poşet geri dönüşüm ürünleri için duruyor.  Yani mutfak yemek kaynatılan değil, saatler geçirilen, yaşanan bir yer hepimiz için. Bu işlemlere çocuklarım da katıldığı için dökülen, saçılan çok oluyor. Bulaşık makinesini hemen çalıştırmak çok vakit kazandırıcı. Çünkü o zaman lekeler kurumamış oluyor. Bir sık sık bulaşık makinesinin iç aksamını çıkartıp, ovalayarak temizlemek temizliğin niteliğini yükseltiyor. 

Ben zeytinyağı ile pişmiş tüm yemekleri yiyebilirim. Fakat eşim o kokudan hoşlanmıyor. Gerçek tereyağı ile tüm yemekleri pişirmek ise bütçemizi çok zorlayacağından ortalama iki ayda bir teneke olmak üzere ayçiçeği yağı kullanılıyor mutfağımızda. Elbette bunun geri dönüşümü mutfak perdelerinde, mutfak camlarında,fayans ve karolarda, mutfak dolapların yüzeylerinde hissediliyor. Yüzeylere sinmiş yapay yağ molekülleri, doğal yağlar gibi çabucak çıkmıyor. Bu yüzden de mutfak dolapları ve beyaz eşyanın yüzeylerinin iki haftada bir silinmesi gerekiyor. Aksi takdirde üzerine kir bağlayan yağın çıkarılması hayli zorlaşıyor. Bu da belli bir vakit alıyor.

Mutfak dolaplarının içi, genelde sadece toz oluyor. Annem evlenirken dolap içi örtüler dikmişti, onları halen kullanıyorum. İki ayda bir yıkamak yeterli oluyor. Dolap içi temizlik yapılırken çekmecelerdeki başka odalara ait eşyaları da ayıklamak iyi oluyor. Az eşya her zaman daha dinginleştirici, daha çabuklaştırıcı. Üç sene önce kırılan sürahinin kapağı gerçekten artık bir işe yaramaz, bunu bir kabul edelim. Böyle parçaları oyuncak üretme kolisine atıyorum. İleride ondan da bahsedeceğim.

Ben evimde yalnızca doğal temizlik malzemeleri kullanıyorum. Doğal derken üzerinde doğal yazan ürünleri kast etmiyorum.  Ev sirkesi, limon tuzu, zeytinyağlı sabun, çöven kökü(sabun otu kökü), karbonat, çamaşır sodası, arap sabunu (yağ+potasyum hidroksit=arap sabunu+gliserin sanırım dünyanın en basit formüllerinden) meşe külü ve benzerlerini kastediyorum.. Evde bu ürünler varsa başka hiçbir ürüne gerek yok. 

Mutfakta çimlenebilecek gıda artıklarını(patates, havuç, turp, kereviz, soğan, sarımsak) gömülmek üzere bir kaba, örtü malç olarak kullanılabilecek artıkları(diğer tüm sebze kabuklarını) da bir kaba ayırıyorum. Bu kaplar yaklaşık üç günde bir doluyor. Üç günde bir küçücük bahçeme gıda artıklarını şöyle bir saçıyor, çimlenebilecek ürünleri de birkaç dakika içinde elimle toprağa itiyorum. On beş günde bir de yabani ot bitmişse kökünden çekmeden üstteki yapraklarını koparıp yine bahçeye atıyorum. Olmuş gıdayı toplamak da birkaç dakika sürüyor en fazla. Yani on beş günde toplam en fazla bir saat ilgilenerek en azından sevdiğiniz yeşillik çeşitlerinizi doğrudan yiyebilirsiniz. Pulluksuz tarım ile ilgili ayrıntılı bilgi için permakültür hakkında araştırma yapabilirsiniz.

Ve elbette her şeyin en doğrusunu Rabbim bilir. İstikametten ayırmasın(âmîn)....

müfredâtım

"insan ne ile yaşar"* sorusuna cevap aramış biri. fakîr, "insan nasıl öğrenir" sorusuna cevap aradı.

insan insandan öğrenir bahsi....
ilk insan Adem aleyhisselam'dan bu yana binlerce yıl geçti. insanlar hep öğrendiler. Seda dedi ki, "kabile hayatında biri ok-yay yapımında kendini geliştirince bu duyulunca bu işe merak duyan kişiler odan öğrenmeye gelirmiş, ve gitgide bu kişi bir yönder sayılır, bu grup da küçük bir okula dönüşür". yani insanlık bilerce yıl böyle öğrenmiş. biri bir konuda uzmanlaşmış, birileri de onlardan öğrenmiş ve geliştirmiş.
yüzlerce öğren-cinin / bir binaya girerek / bir çok alanda / belli öğret-menlerden / öğren-diği sistem coğrafyamda yüz, tüm yeryüzünde ise iki yüzyıldır mevcut.
o halde öğrenme nasıl gerçekleşmez sorusunun cevabını örneklendirelim.

- ben organik kimya bilmiyorum, o halde öğrenme gerçekleşmez.
- ben organik kimya biliyorum, ama öğretemiyorum, o halde öğrenme gerçekleşmez.
- ben organik kimya biliyorum, öğretebiliyorum, ama öğretmek istemiyorum, o halde öğrenme gerçekleşmez.
- ben organik kimya biliyorum, öğretebiliyorum, öğretmek istiyorum, karşımdaki öğrenmek istemiyor, o halde öğrenme gerçekleşmez.
- ben organik kimya biliyorum, öğretebiliyorum, öğretmek istiyorum, karşımdaki öğrenmek istiyor, uygun ortama ve cihazlara sahip değiliz, o halde öğrenme gerçekleşmez.

yani iki canlı arasında öğrenmenin gerçekleşebilmesi için tarafların istekli, öğretenin uzman, ortam ve cihazların uygun olması gerekir.
neden iki canlı dedim? iki insan da diyebilirdim. peki sadece insanlar arasında mı öğrenme gerçekleşir?
- yeryüzünde tesbit edilmiş süre ile 3000 yıldır aşılama yapıyor. çok basit bir dille, yaşlı ağaç, genç fidana öğretiyor. tıpkı insanlardaki gibi, bazen yaşlı ağaç öğretmek istemiyor veya öğretemiyor, bazen genç fidan öğrenmek istemiyor, bazen uygun ortam oluşmuyor, ve öğrenme gerçekleşemiyor. fakat genelde tam tersine biz şehir çocuklarının mucize diyebileceği bir öğrenme gerçekleşiyor.
- ya hayvanlar? anne canlı bizce vahşice fakat içgüdüsel olarak ite kaka yaşamayı ve hayatta kalmayı öğretiyor yavruya. bazen anne öğretemiyor, öğretmek istemiyor, bazen yavru öğrenmek istemiyor, bazen uygun ortam oluşmuyor. ama genelde biz şehir çocuklarının mucize diyebileceği bir öğrenme gerçekleşiyor.

insan yaşayarak/yaparak öğrenir bahsi....

bir de insan insandan en fazla bilgiye ulaşma yolunu öğrenmeli, fazlasını değil. yani ben öğrenirken tepemde durma, geriliyorum. yol yordam göster ve çekil. öğrenmeme fırsat ver.
örnekse, benim müfredatımda çiftçilik ve bir usul-i fıkıh icazeti almak var. kariyer planlamam bu yönde. büyüyünce çiftçi ve usulcü olmak istiyorum. bunun için sürekli okuyorum notlar alıyorum kimse beni mecbur tutmamasına rağmen. ki 21 yaşımda yüksek öğrenimim bitene kadar bir defteri doldurmadı tutuğum notlar. hep ite kaka geçtim dersleri. kendimce anlayabileceğim kaynaklardan bu iki ilmi okuyor ve temrin ediyorum. bilhassa çiftçiliğe dair yaşayarak öğrenmek çok önemli. çünkü her kentte değişiyor tohumun verimi. her pazara gidip dönüşümde defalarca tekrar ediyorum öğrendiklerimi. oraya buraya yazıyorum, eşime dostuma anlatıyorum. bir de sosyal medya'da hep benimle aynı hayali kuran hatunları takip ediyorum. ama onların yaptıklarının aynını yapmaya kalkışınca tökezliyorum. bir tavır, bir hal almalı. ama tıpkıbasım yapmamalı.
peki şu anda maddi manevi mümkün gözüküyor mu bu iki isteğim, hayır. çünkü çiftçi olmak için bir sermayeye ve eşimin benimle gelmesine ihtiyacım var. sermayem yok ve eşim benimle gelmiyor :) usûl-i fıkıh icazeti almak için yaklaşık iki yıl sabahtan akşama dek günde sekiz saatini ilme ayırman gerekiyor. çocuklarımın bana, benim çocuklarıma ihtiyacım olduğu şu günlerde bu mümkün değil. şimdi bu sebepler maddi veya manevi görünen sebepler. peki ben kime iman ediyorum? sebeblerin sebeblendiricisine. konu kapanmıştır.

insan öğrenmek zorunda olur, insan içsel bir iştiyak ile öğrenir....

öğretici oldum. bir işi yapacaksam tam yapmalıydım. tastamam yapamasam bile sınırları zorlayan biri olmalıydım. bunu içsel bir iştiyak ile istedim, bu içten gelendi, bu varoluşsaldı, bu bir iştiyak idi, böyle olmazsa olmazdı. öğrendim, öğreniyorum.
anne oldum. her şeyi biliyorum dalgaları hiçbir şey bilmiyorum kıyısına vurdu da durdu. öğrenmek zorundaydım, doğruyu içimde buldum, öğrendim, öğreniyorum.
küçük mavi gezegenimde çoğu şeyin ters gittiğini gördüm, hayatta kalabilmeyi öğrenmeye mecbur olduğumu hissettim. içsel bir iştiyak idi bu. öğrenmeye mecbur hissettim, öğrendim, öğreniyorum.

insan tekrar ederek öğrenir....

ilk seferde doğru yapamam, ama yaptıkça öğrenirim. o halde bir şeyi yanlış yapmak da bir adımdır. her seferinde ilerleyebilirim. yeter ki yapayım, tekrar edeyim. tekrar en güzelidir, yüzseksen kez yapılsa yeridir

insan farklı yöntemlerle ve farklı sürelerde öğrenir....

önce talebelerim oldu, sonra çocuklarım. kendimi öğreten, karşımdakini öğrenen konumuna koyup çıkmışım yola. olmadı, tutmadı. ne kadar bilgim varsa hepsini akıtırsam iyi öğretirim sanmışım, olmadı. benim öğrenmelerini istediğim şeyi öğrenirlerse olur demişim, olmadı. şu kadar zamanda öğrenmeliler demişim, olmadı. şöyle öğrenmeliler demişim, olmadı. karşımdaki insandı. çok yüce yaratılmıştı. beş parmağın biri bir değildi de bunca farklı deoksiribo nükleik asit dizilimli insan nasıl aynı şekilde ve aynı sürede öğrenecekti? sonra bildim. herkes isterse öğrenirdi. ama farklı yöntemlerle, ama farklı sürelerde.

* İnsan Ne ile Yaşar, Tolstoy

Buradayım.

Bir kelime var. Çok seviyorum. "müdahalesizlik". Müdahalesizlik ne kadar olmalı, ne zaman müdahale etmeliyiz sorularının cevabı ile ilgili o kadar çok makale* var ki! İşbu sebeple bu soruları geçip şu soruya cevap vermek istiyorum: Neden müdahalesizlik? 

"Benim çocukluğum/gençliğim/ilk evlilik yıllarım kötü geçti, ben sizin kadar sabırlı olamam, çok sabırlı bir annesiniz" sözlerini duyuyorum sürekli. Şanslı bir çocukluk geçirdiğim, gençliğimi sorunsuz atlattığım, sevdiğim biriyle evlendiğim için sorun yaşamadığımı ima eden veya doğrudan söyleyen kişiler oluyor. Dün yabanelma** "aslında hikayelerimizin ne olduğunu bilmesek de hepimizin bir hikayesinin olduğunu bilmemiz kafi degil mi? hikayelerimizin bizi biz yaptığını ve karşımızdakinin öğrenme yolculuğunu ve seçimlerini sorgulama hakkımız olmadığını..." dedi. Bu cümleyi defalarca düşündüm. Bunu içselleştirmem çok önemli. Elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum fakat çok zorlandığım bir konu bu. İçimde sanki bir müdahale canavarı taşıyorum. Bir kontrol canavarı. Zuhal*** bana "kontrol odaklısın" diyor. Ben ona "bana kontrol odaklı deme" diyerek yine müdahale ediyorum falan. Çok tatlıyım :)

Bu yazacaklarımı ilk defa anlatmıyorum. Yani bu bir itiraf, öc alma, hesap sorma yazısı değil. Eşimle, dostlarımla defalarca konuştuğum, pişirdiğim, bu hikayede görünürde negatif etkisi olan yakınlarımla ilişkimi "af" değil "hesabı kapatma ve yola devam etme" temelinde düzenlediğim bir konu. Rahatça anlatışımın sebebi bu. Bu bir anlatma yazısı. Böyleyken şöyle oldu, sonra da böyle oldu gibi.

Ömrümün ilk on yılı Suriçinde, kiliseden camiye çevrilmiş bir mabedin**** lojmanında geçti. Yedi yaşımda okula başlayana dek bir evin bir kızı, bir apartmanın bir torunu, iki komşu teyzenin bir gülü idim.. Bir yandan bir kız, bir torun, bir gül olmamın tüm kaymağını yerken bir yandan da her hareketim, her adımım, her sözüm en az on kişi tarafından üstenci bir tavırla denetleniyordu. Ve ben bundan çok memnundum. Hatta 4,5 yaşında kız kardeşim doğup da denetleme mekanizmaları yarı yarıya azalınca bu durumdan hoşnutsuzluğumu kardeşime sokak ağzı ile nağmeler besteleyerek***** göstermiştim. Şimdi burada konuyu getirip de Kıta Avrupa'lı bir psikiyatrın, İskandinavya'nın göbeğinde bir soyguncu ile rehinesi arasında yaşanmış olaya bağlamayacağım*. Psikiyatriye inanmıyor değilim. Ülkemde bir ruh sağlığı yasası olmadığına dair temellendirmeler de yapamam. Tüm varlığımla anlayabileceğim gibi yazan bir psikiyatristi** okumanın çok iyi geldiğini söyleyebilirim o kadar.

Derken okula başladım. Kafamı kaldırdığımda gördüğüm resmin beni denetlediğini, yanlış bir davranışta bulunursam kızıp kaşlarını çatacağını, uslu bir çocuk olup derslerimi yaparsam güleceğini söyledi öğretmenim. Çok susayan, çok su içen ve dolayısıyla fazlaca ihtiyaç molası vermesi gereken bir çocuktum. Fakat iki gün üst üste ders arası ihtiyaç molası almam dikkat çektiydi de altıma kaçırdıydım. Sınıf kapısının hemen önündeki camdan annem yürüyor şimdi gün gibi gözlerimin önünde. Elinde yedek önlüğüm ve temiz bir uzun çorap. Hiç kızmadı. Söylenmedi. O ânı aldım unutulmaz kıldım. Annem bana her kızdığında, bağırdığında o âna tutunup beni seviyor dedim. Sonra başka bir öğretmen. Onunla ilgili aklımda kalan tek anı da uslu durun diyerek laboratuvara gidip, aradaki camdan güya çaktırmadan bize bakması. Sınıf arkadaşım U. söylemeseydi fark etmezdim. Öğretmen "ara camdan bakıyor uslu dur" dedi. O gün otoritenin beni gördüğü anlarda uslu durmayı, otorite beni görmezken istediğimi yapmakta özgür olduğumu anladım. O tavrı aldım, kanıksadım. Müdahalecilik kanıma işledi. Yaşıtım veya değil, maddi manevi gücümün yettiği herkese davranışlarımda aynı tavırla yaklaştım. Bilhassa da kardeşlerime. Düzensizlik içinde bir düzen kurup gittik. 

Derken sözlülük, nişanlılık ve evlilik. "Ben o hataları yapmayacağım" diye başlanan bir evlilik. Yeni bir ev. Yeni biri. Sadece çay içip sohbet ettiğim biri değil. Sadece ders notu aldığım biri değil. Sadece dertleştiğim biri değil. Aynı evi paylaştığım biri. Burası mühim. İnsan insanı yolculukta, alışverişte yahut aynı evde kalırken tanır denilir. Ama öyle başlamıyorsun evliliğe. Ben bunu tanıyorum, tamam bununla olur diyorsun. Şimşekler çakıyor falan. "Pair of paradise, cennet eşi" durumlar. Yalnız öyle olmuyor. İkinizin de dolaşım, boşaltım, sinir sistemleriniz var. O 24 saat sol üst köşesinde yakası timsahlı gömlekle dolaşmıyor evde, senin saçların kına gecesinde yapıldığı gibi durmuyor sabah kalktığında. Bu eksiklik değil, gerçek olan bu. Yapay olan diğer hâlimiz. Fakat yapay hâlimizle tanıyoruz birbirimizi. Mahalle ve köy hayatında insan insanı her türlü görüyor. Fakat şehir hayatı hep bir iyi, hep bir güzel hâle sokuyor hepimizi. Yapay, gayriinsani bir güzellik hâli. Ve tabii "and they lived happily ever after, sonsuza dek mutlu yaşadılar" kandırmacası. Evlilik evlilik değilmiş de sanki bir romantik komedi imiş gibi bir tavırlar bir haller bir poz vermeler. Çok cici, çok tatlı gözüküyor. Ama yok, öyle değil. İnsansınız ikinizde, aktör veya aktris değil. Kaç gün rol kesebilirsiniz? Müzik zevkleriniz uyumlu diye evlendiniz. Müzik grubu kurmadınız ama sonuçta. O halde bu pek işe yaramadı. Aynı bölgeliyiz anlarız birbirimizin halinden dediniz. Karşı köyün yayla çorbası ile sizin köyün yayla çorbasının farklı şekillerde yapıldığını öğrendiniz sonra sonra. Yok, aynı bölgeli olmak da tutmadı. Çok sevdiğim bir kadın*** var. Allah da onu sevsin. O şöyle dedi: Genele indirgemeyelim. Yani evlenirken karşınızdaki adamı genele indirgediniz. O da sizi genele indirgedi. Ne demek bu? Karadenizli, demek ki böyle dediniz, kot giyiyor demek ki şöyle dediniz, siyah seviyor demek ki böyle dediniz. Sistem kendi işini kolaylaştırmak ister ve sizi sınıflandırır, siz de bunu yediniz. Ama tespitler tutmadı. Dediklerin, kurdukların, hayallerin üzerinden bir hayat inşa etmek istedin. Yalnız bundan evleneceğin kişinin pek de haberi yoktu. He aynını o da yapıyordu o arada onu da söylemeden geçmeyeyim. Dedikleri, kurdukları, hayalleri üzerinden bir hayat inşa etmek istiyordu. Fakat sizin bundan pek de haberiniz yoktu. Ta ta ta tam. Nurtopu gibi genele idirgenmiş iki insan. Yani hala müzik zevkleriniz uyuşuyor. Fakat müzik dinlemek değil yüzünü görmek istemiyorsun. Hani sonsuza dek mutlu yaşayacaktınız? Çok mu karamsar bir tablo. Yok, değil. Hikaye bundan sonra çok güzel devam edebilir. Ettiği de çoktur. Birkaç temel noktaya dikkat. "Eşinizi güler yüzle karşılayın, O'na çiçek alın" gibi tavsiyeler değil. Belli bir mantığı benimsemek gerekiyormuş. Yine dönüp dolaşıp aynı yere geleceğim: Müdahalesizlik. Saatlerce emek verdiğin şu yemeği sevmiyor oluşu, ve zorla yemeyecek kadar açık davranması, çiçek almaktan hoşlanmam boşa masraf deyişi, herhangi bir konuda herhangi bir fikrine katılmıyor oluşunun sebebi sen değilsin. Sebebi O da değil. Siz evlisiniz sadece, aynı insan değilsiniz. Aynı nükleik asit dizilimine sahip tek yumurta ikizlerinin huyları farklı iken nasıl da aynı konularda aynı şeyleri düşümeyi bekleyebiliriz? Bir de tam tersini düşün. Her konuda aynı şeyleri düşündüğünüzü. Ne kadar sıkıcı olurdu düşünsene :)

Derken annelik. Müdahalesizlikte kemal noktası herhalde burada olur. Olursa burada olur. Buradan diğerlerine yayılır. Ya da bende öyle oldu. Masumlar diye mi, zamanım geldi diye mi bilmem ki, kimse bana onlar kadar tesir etmedi. Onların dediklerini dinleyerek benim için doğru insanlara ulaştım. Her yaptığımızın doğru olması mümkün değil. Yapabildiğim kadarını yapıyorum. Gerisini Allah'a salıyorum.

Hâsıl-ı kelam, olumsuz gördüğüm unsurları bir bir aldım, heybeme koydum, yan yola saptım, sonra yine ana yola döndüm, kırmızı ışıklarda bekledim, bazen sarıda gaza bastım, buradayım.

http://www.egitimpedia.com/?s=m%C3%BCdahale
** https://www.instagram.com/yabanelma/
***http://anlatzuhalbibi.blogspot.com.tr/
**** Geçen yıl temeline dek yıkılan bu kilise/cami yine aynı temellerin üzerine bina edilmeye başlandı. İnsanlığın yüzyıllardır sağlam duran temelleri, yüzyıl ayakta duramayan yapıları var. Ah yüzyılım, seni ne diye anacaklar, müttehem yüzyıl diye mi?
***** ..ktan gelmiş ..klu çocuk :)
* Stockholm Sendrom
** Kemal Sayar
*** anneminkitapligi.tmblr.com

anne gözüyle şifa....

Kimselere söylemediğim hislerle başladığım bu yolda düşe kalka yürümeye devam ediyorum. Okuduklarım ve dinlediklerim, tam orta bir çizgiye doğru götürüyor beni. Ne modern tıbbı reddeder bir tavrım var şimdilerde, ne de modern tıbba tapınıyorum. Ne her bitkinin şifasını bilirim, ne de geleneksel yöntemleri tümden reddediyorum. 

* Neler okudum?

Nebevi Tıp, Bütüncül(Holistik) Tıp, Koruyucu Tıp(tıbbi jeoloji), Tek Sağlık (one health), Doğal Beslenme, Homeopathy, Yerli Tohum, Permakültür terimleri hakkında ne bulduysam okudum. Sorgulayarak okudum. Not alarak okudum. Hâlen de okuyorum. Elbette bu konuda araştırmaya birdenbire başlamadım. Bir sebepler silsilesi idi bunu yaptıran.

* Neden okudum?

Eşime "allerjik rinit" bana ise bana da "normal doğum yapamaz" teşhisleri kondu. Eşim türlü çeşit ilaçla tedaviye başladı. Ben ise c-section, yaygın tabirle sezaryen ameliyat ile ilk yavruma kavuştum. Eşim kullandığı hiçbir ilaçtan fayda göremiyordu. Bir de üstüne üstlük uyandığında hapşırdığı için ömrü boyunca belli ilaçlar kullanması isteniyordu. Benim ameliyat sonrası sıkıntılarımdan bahis açmak istemiyorum. Sağınıza veya solunuza döndüğünüzde gördüğünüz ilk kadınlardan biri yaşadıklarımı yaşamıştır. Derken oğlum iki yaşına yaklaştığında önü alınamaz gece nefes tıkanmaları başladı. Ve 'ahirinde onbinlerce çocuğa konulduğu gibi oğluma da "allerjik astım" teşhisi konuldu. Sonra da kızıma "kronik tonsillit". Yüzyüze görüşebildiğim, nasıl yaşadığını bildiğim hekimlerle ettiğimiz muhabbetler ve herhangi bir ilaç firmasıyla anlaşması olmayan akademisyen hekimlerin yazdıkları beni bu kavramlarla tanıştırdı. 

* Neler yaptım?

Bütüncül bakmaya başladım. "Pencere açıkmış, cereyanda kaldım hasta oldum", "nereden kaptım mikrobu" cümlelerini çıkardım hayatımdan. Yanlış beslenme, dengesiz hava geçişleri, uykusuzluk, virüs kapmak, bakteriyel enfeksiyon kapmak gibi maddi sebepler, üzülmek, dertlenmek gibi manevi sebeplerden biri değilmiş sadece insanı hasta eden, bildim. Hepsi de olabilirmiş bir kısmı da, öğrendim. Vücudumu ve çocuklarımın vücutlarını dinledim, izleri tâkip ettim.

Herkesin bildiği, herkesin uyguladığı geleneksel tedavileri ben de uyguladım. Ateşin düşmesi için soğuk duş, sirke ile ovmak, örtmemek gibi basit, temel tedaviler. Bir de tabii belli seviyede duran ateşin zarar değil yarar olduğunu öğrendim. Fakat şunun içine şunu kat, şu kadar demle, şu kadar bekle tedavilerine çekince ile yaklaştım. Ihlamur, kuşburnu demler içerim. Ama çok alengirli durumları bir hekimin ve/veya kimyagerin onayı olmadan yapmadım, yapmam.

Hekime gittiğimizde teşhisi koymuş, tedaviye başlamış, sonuç alamamış oluyoruz genelde. Eğer vücudum veya çocuklarımın vücudu bildiğim tepkiler veriyorlarsa hastalığı evde atlatmak için yukarıda anlattıklarımı yaparım. Yok, vücudum veya çocuklarımın vücudu beklemediğim tepkiler veriyorsa teşhis için hekime giderim. Ve bu acil hekimi olmaz. Acil hekiminin yetersizliği değildir buna sebep. 

Hekimlerin genel şikayeti, hastaların teşhislerini kendileri koyup, ilaçlarını kendileri yapıp gelmeleri, ki haklılar.Hekimleri bir tür "ilaç yazıcısı" olarak konumlandırdık. Bunu hep birlikte yaptık. İlaç şirketleri, hekimler ve biz. İlaç şirketleri oyun kurucu evet, fakat hepimiz ortağız bu bilinçsizliğe. Hekimler ve muhatapları olarak el ele vererek çıkacağız bu kara delikten inşallah. 

Kur’ân-ı Kerim’deki ma’lûm şifa ayetleri ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve selemin tıpla ilgili hadisleri elbette çok önemli. Fakat tüm nâsslara bütüncül bakmaz isek beş kilogram bal yanına zencefil veya çörek otu almakla yetiniriz. Ve bu sonumuzun başlangıcı olur. Bir cümlede özetleyecek olursam sağlık meselesine bakışım şu: hasta olmadan evvel, bağışıklık sistemini hastalıkla baş edebilecek duruma getirmek.

Nasıl yaptım?  

Doğal Tatlılar: Rafine şeker, zehirdir. Esmeri de zehirdir, beyazı da. Şeker pancarından üretilmiş gözükür. Ne var canım, deyiverirsiniz. Halbuki mısır şurubundan üretilmiştir. Yani vücudunuza asla sokmamanız gereken bir maddeden. Kuru ve yaş meyveler, gerçek bal ve tahin pekmez insana yeter de artar bile. Fakat şeker bağımlılığını yenmeye karar vermek gerek. Ben maalesef klasik bir yirmi birinci yüzyıl insanıyım. Bilimsel açıdan ikna olmadan harekete geçemiyorum. Bu sebeple okudum, okudum, okudum. Vücudumun rafine şekere ihtiyacı olmamakla birlikte hücrelerimin gördüğü zarar karşısında donakaldım. Dört yıldan beri her gün daha az şeker tüketmeye başladım. Ve bugün bu seviye tabak tabak yediğim meyveye dahî sirayet etti elhamdülillah. Çok kaliteli çikolata haftada belki de on beş günde bir birkaç parça. O da çıkar yakında. Çünkü eski aldığım lezzeti alamıyorum.    

Kaya Tuzu: Her yerde karşımıza çıkan iyotlu tuzun siyanür ile ayrıştırıldığı reddedilmez, su götürmez bir gerçek. Uçakla 18 saat süren bir yerden sırf pembe diye, sırf reklamı yapılıyor diye bir tuz almak da bence akıl kârı değil. Her coğrafya kendi yöresini beslesin. Canım Çankırı, canım kaya tuzu.

Gerçek Besin: Paketin içine giren her  ürüne(paketli gıda olmaz, en fazla üründür o) belli kimyasal konulmak zorundadır. Bırakın meyve suyunu, içme suyunuzun ağzını kapatın ve birkaç gün sonra açın bakalım ne hale gelmiş. Bubu konuşmak bile yersiz. Nereden başlayayım diyorsanız, evvela paketli ürünleri hayatınızdan çıkararak başlayabilirsiz.  Sebze, meyveye gelirsek. GDO değil, organik de değil. Gözlerim bir organik domatesin, sayıyla bir yani bir kilogram değil. Sadece bir organik domatesin 3 lira olduğunu gördü. Bu kandırmacadır. Bu çiftçiye eziyettir. Yazıktır, günahtır. Gerçek besine ulaşmanın tek yolu üreticinizle tanışmak ve böylece mevsim sebze ve meyvelerini öğrenmektir. Kış ortasında “mis gibi kokuyor” dediğiniz domatesin içindeki koku potasyum ilavesidir. Bilinçlenmek gerekir. Bunun yolu köylü pazarıdır. Bunun yolu süt yemi veriyor musun diye sormaktır. Bunun yolu köyünüz nerede gelebilir miyiz demektir. Bunun yolu gübresini sormaktır. Bunun yolu mezbahanenin adresini sormaktır. Ve bunlar çok vaktinizi almaz. Haftada bir saat sosyal medyaya az vakit harcayarak kasabınızla ve köylü pazarındaki üreticinizle bunları konuşabilirsiniz. Evet, yine de kandırılıyor olabilirim. Ama yeter ki beni köylüm kandırsın. Ben soracağım, sen soracaksın, o soracak. Talep arza dönüşecek, üretici, yetiştirici ve tüketici olarak el birliğiyle çıkacağız bu kara delikten inşallah.

Doğal Probiyotikler: Bakteriler: her yerdeler. Kimi hasta ediyor sindirim sistemimizin düzgün çalışmasını sağlıyor. Küçük bir bilgi, yararlı bakterilerin baş düşmanı: antibiyotikler. Probiyotik: Yaşam için iyi anlamına geliyor. PEki o kapsüllere mecbur muyuz? Hayır. bifidus regularis, lactobacillus bulgaricus, lactobacillus acidophilus ve laktik asit bakterileri deyince garipseyeceksiniz belki, ama bunların tümü ayran, süzme peynir, yoğurt, lahana turşusu, kefir ve pastorize edilmemiş turşu ve zeytinlerde mevcut. Düzenli tüketildiğinde hepsi mükemmel birer bağırsak yani ikinci beyin dostu.

Doğal Temizlik Ürünleri: Ev sirkesi, limon tuzu, zeytinyağlı sabun, çöven kökü(sabun otu kökü), karbonat, çamaşır sodası, arap sabunu,arap sabunu (yağ+potasyum hidroksit) ve meşe külü benzerleri….  Bunlar eviizde bulunsun. Formül falan aramayın rica ederim. Malzemeleri tamam edin. Deneye yanıla öğrenin.

Temiz hava: Sudan daha çok ihtiyacımız temiz hava. Oğlum ve eşimin solunum yolları hassasiyeti bunu daha daha da hissettiriyor bize. Kapalı mekânlardan kaçınmak ve yaz kış havanın en temiz olduğu saatlerde dışarı çıkmak, olmadı balkona çıkmak o da olmadı pencereyi açmak mutlaka gerekli. Evlerimizi öylesine sıcak tutuyoruz ki, ısınan hava ağırlaşıyor ve rahat nefes almamız zorlaşıyor. İyi havalandırılmış bir ev, maddi manevi sağlık sebebi.

Acıkınca Yemek, doymadan kalkmak: Ben uyanınca hemen irşeyler yemek istemem. Eşim ve çocuklarım ise hemen atıştırmak isterler. Ben az ama sık yerim. Eşim uzun aralıklara yer. Bu sebeple gün içerisinde yemek saatlerimiz uyuşmuyor. Birbirimizi zorlamıyoruz. Çocuklar da biz de acıkınca yiyoruz. Çocuklar çoğu kez iki öğün arı bir meyve öğünü ile kapatıyorlar günü. Altı öğünü ne akıl alıyor ne de mantık.

Hayatı çocuğa göre değil çocukla birlikte yaşamak: Eskiden anne baba nereye çocuk oraya idi. Şimdi dört dönüyoruz çocuklar memnun olsunlar diyerek. Fakat olmuyorlar. Bir memnuniyetsizlik hali var tüm çocuklarda. Ve üzgünüm, bunu yapan biziz. Bir su birikintisinden mutlu olan çocukları mutlu etmek için neden bu kadar çabalıyoruz? Yoruyoruz, yoruluyoruz. Bu şartlarda günün sonunda “hafta sonumu size adadım” diyen anne baba profili ile karşı karşıya kalmamak mümkün değil. Çocuklarımız için yaşamayalım, çocuklarımızı da peşimize sürüklemeyelim. Her aile iç dengesini konuşa konuşa bulacak inşallah.

Manevi Tedâvi: Kimse hastalıkların sadece maddi olduğuna ikna edemez beni. Nede hep kavuşamayan sevdalular verem olur? Bu, şaka değil. Bu gerçek. Elbette hastalıklar imtihan. Yok değil ise ünlü yaşam danışmanı, ihraç profesörümüzün kanser oluşunu ne ile açıklayacağız? Çocuğum hasta olduğunda bunu bir fırsat görüyorum. Onun uyuduğu saatlerde kendimi motive ederim sürekli.Gerekirsebasit yemeklerle geçiştiririm günleri. Ortalığı ot götürür toplamam. Birkaç günlük dağınıklık yüzünden hayatını kaybeden birine rastlamadım henüz.

Aşağıda bugüne dek okuduklarımın bir kısmını bulacaksınız. Gayret bizden, tevfik Rabbimden inşallah.

http://www.gidahareketi.org/Nebevi-Tibbin-Elifbasi-716-yazisi.aspx
http://www.gidahareketi.org/NewsPrint.aspx?Id=398&ModuleName=yazis
http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/tibb-i-nebevi
http://blog.milliyet.com.tr/holistik--entegratif-butuncul--tip-nedir-/Blog/?BlogNo=402362
http://homeopatidernegi.org/
https://tr.wikipedia.org/wiki/Tek_sa%C4%9Fl%C4%B1k
http://www.yenisafak.com/gundem/tohum-uretimi-yasaklandi-219406
http://www.istanbulpermakulturkolektifi.org/
http://permacultureturkey.org/
http://www.dogumakademisi.com/makale/sezaryen-sonrasi-normal-dogum-mumkun-mu--cokerh&33
http://ahmetrasimkucukusta.com/kategoriler/yazilar/tip-yazilari/alerji/
http://ahmetrasimkucukusta.com/2016/01/02/yazilar/tip-yazilari/asilar/aileler-asilardan-neden-endise-duyuyor/
http://www.gidahareketi.org/Beslenme-Tabulari-709-yazisi.aspx
http://www.gidahareketi.org/Rafine-Seker-Zehir,-Dogal-Seker-Sifa-750-haberi.aspx
http://www.cankirituzu.com/Prof_Dr_Ahmet_Aydin_dan_Tuz_hakkinda_carpici_tespitler.html
http://ahmetrasimkucukusta.com/kategoriler/yazilar/tip-yazilari/beslenme/
http://www.buzzle.com/articles/natural-probiotic-foods.html
tümü okunmalı www.profsaracoğlu.com
tümü okunmalı Merhum Prof. Dr. Ahmet Aydın'ın yazıları
tümü okunmalı vitamingiller.com

vaize....

fuzuli kantatası dinlerken yazdım. 
günlerdir başka şey dinleyemiyorum.
 tavsiye edene şükranla....

falan yönergenin filan maddesine uydurmak zorundasın yaptığın işleri. feşmekan olur alınmalı. bebesinden dedesine herkes bi okumalı, onaylamalı. falan sisteme girmek, falan boşlukları doldurmak zorundasın. me’mûr olmak böyle bir şey çünkü. bir saatlik vaazda neler olur kim bilebilir? nasıl bir soru gelir? nasıl akarsınız hep birlikte konunun derinlerine? neler olur o kırkbeş dakika ilâ bir saatte. güler misiniz, ağlar mısınız birlikte* bunu sadece siz bilebilirsiniz. bir de gönüllerin künhünü bilen*.   siz, yani sen ve söyleştiklerin. attığın ter, döktüğün gözyaşı ve sıktığın elin bilir bir de.

ne diyordu o kitapta?* türlü hadîs-i şerifi aktaran vaazlar, dediği ile yaptığı uymayan vaizeler, vaaz verebilme salahiyeti için arınmaya çalışan, heyecan verecek konuşmalar yapmak isteyen vaize adayları, sosyete vaizeleri ve dinleyenlerinin etraflarına ördükleri koruma kalkanı, keramet sahibi vaizeler ve daha nicesi.

adı güzel, göndereni daha güzel kitap. yaşadığım topraklarda tam 65 senedir*** sağlam bir zemine oturtulamayan bir konunun okuyarak bildiğim on yıllık sürecini çarpıcı ayrıntılarıyla anlatan bir kitap. öğrencilere evini ücretsiz veren beyefendinin dilinden "cennet sohbettir" sözü dökülen kitap. cennet ile ilgili hadisleri hatırlatan kitap****. gitmek isteyip de gidememeleri, gitmek istemeden gitmeleri anlatan kitap.

Ve ben her seferinde
Gerçek bir kitap okuduğumda derim.
Gökkubbede söylenmemiş söz yok mu Rabbim?
Ve Rabbim, gülleri ve sessiz harfleri koru*****


*         Mülk 1, Teğabün, 4
**       Cihan Aktaş, Seni Dinleyen Biri
***     Murat Aksoy, Başörtüsü:Türban (1951'de sadece erkek öğrencilerin eğitim görmesi için açılan İmam-Hatip okullarının bünyesinde kız öğrencilerinin de dini eğitim alması için kurslar düzenlenmeye başlandı. Bu aynı zamanda kızların başörtüsü ile eğitim alıp alamayacağı tartışmalarını da başlattı)
****   Buhârî, Daavât
           Müslim, Zikir 25.
           Tirmizî, Daavât 129.
           Müslim, Zikr 39
           Buhârî, İlim 8
           Müslim, Zikir 40
***** İbrahim Tenekeci, Düş ve Dua şiirinin son mısraı