ihtiyacın....

insan ihtiyaçları için yaşar. çok mu hedonizm koktu? orada bir dur derim o zaman. aristippos hazcılığından mı bahsediyoruz yoksa epiküros hazcılığından mı? yani bedensel mi tinsel mi kastettiğimiz haz? pek neden birini tercih etmek zorundayım? toprağı bol olasıca Aristo'nun mantığı mı bizi böyle eden? "üçüncü durumun olanaksızlığı" neden vazgeçilmez? neden "çelişmezlik" abi neden? içimize işlemiş "p ise q" değil önermesi. birbirlerine ne kadar da benziyor oysa p ve q, üstelik birbirlerine bakıyorlar. az daha uzatırsam p-hilip ile q-ahetrine olduklarından şüpheleneceğim. kısa yaz, okuyamıyoruz o kadar diyenler de artık okumadığına göre, konuya girebilirim.

insan ihtiyaçları için yaşar. o halde yeni soru. insanın ihtiyaçları nedir? yüzyıllarca okunan klasikler, sözlü kültürle aktarılan deyişler hep bu soruya cevap arar. ben cevabı Evvel'ün-Nebî Adem Safiyyullah aleyhisselam ile başlayıp Musa Kelimullah aleyhisselam ve İsâ Kelîmullah aleyhisselam ile devam edip Rehber-i Ekmel Rasulullah Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ile sonlanan İslam dininde aradım. ve insanın 'fıtrat üzere doğduğunu' öğrendim dinimden. bunu herkes bilir. her bebek masum doğar. bunu herkes kabul eder. peki 'bir bebekten bir katil yaratan karanlık' yok mu? var, hep vardı, hep var olacak. düzen bunun üzerine kurulu. birileri yerin on iki bin metre altından petrol çıkaradursun, o petrol Dünya'nın karbon dengesini bozadursun, karbon,hidrojen,oksijen,azot gibi soluduğumuz gayet masum elementleri monoment hallerinden çıkarıp polimer yani plastiğe çeviredursun birileri, hatta Dünya'yı plastiğe boğsunlar, Allah bir "Ideonella sakaiensis 201-F6."gönderir. O mu ne? Plastiği doğal bileşenlerine ayıran bir bakteri. Bilim insanları bakterinin biraz yavaş çalıştığını söylüyor. E bundan üç bin sene önce de Nemrud'u bir sineğin öldüreceğini söylesense inanmazdı kimse herhalde. Hı,hı. Evet. p ise q değil :)

buraya kadar gelebildiyseniz popüler kültürden pek hoşlanmıyorsunuz demektir. başlıkta "çocuk eğitimi" ile ilgili bir şey yoktu ve siz yine de okudunuz. vallahi tebrik ederim. önce şunu söyleyeyim. çocuğun eğitilebilecek bir varlık olduğuna inanmıyorum. çünkü çocuk insan. insanı eğitemezsin. insana öğretebilirsin. onu yazdıydım. hatta bitkiyi ve hayvanı da eğitemezsin. öğretebilirsin. aşılama mesela. ne güzel öğretme. vahşi hayvanlara "burası benim" dercesine işaretler bırakmak. ne güzel öğretme. he ama tavukları salla başını al maaşını memura çevirmek eğitim. eğiyorsun hayvanı. yedirdiğin insanı da daha güzel eğitebiliyorsun böylece. 

çocuk neye ihtiyaç duyar? zilyonlarca anneden duyduğum tüm soruları bu kelime özetliyor. nerede yatırayım, ne yedireyim, ne kadar emzireyim, ne zaman alt değiştireyim, ne kadar oyun oynasın, ne zaman konuşmalı, ne zaman yürümeli, ne zaman okuma yazmaya başlamalı, ne kadar matematik bilmeli, ne kadar sosyalleşmeli, ne kadar etkinlik yapmalı? meli,meli, meli, malı, malı, malı.... kabus gibi. ve ben bu kabusu gördüm. elim ayağım birbirine dolandı. o temmuz gecesi, karnımı yarıp içinden bir hayat çıkardılar. zar zor gözümü açtım. boynumun altında bir ıslaklık, bir nefes üflüyor boynuma kendine yeni nefes üflenmiş olan. kalabalık. kalabalık, kalabalık. kalabalık dağılıyor sonra. yine uykuya dalıyorum. uyanıyorum sıcak. su içsem pencereyi açsam. ah bir dakika benim bebeğim var. nerede? uzanamıyorum. annem uyuyor. dışarıdan ışık giriyor içeri. bebeğime uzanamıyorum. ya nefes almıyorsa. kalkamıyorum. parmağımın ucu evet. parmağımın ucu sepete değiyor. karnım çok acıyor kalkamıyorum. bir santim daha kalkayım. bir santim daha. bir milimetre daha. ulaşacağım. ulaşıyorum. sepeti çekiyorum yine adım adım. bebeğimi alıyorum. sadrıma koyuyorum. anneyim. anneyim. seni ben taşıdım. sen içimden çıktın. annenim. bebeğimsin. evet bebeğimsin. annenim. şükür, şükür, şükür. şimdi ne yapacağım, ne kadar anne süt, ne kadar kitap, ne kadar oyun, ne kadar etkinlik, ne kadar ne? okudum, okudum, okudum, okudum. ta ki oğlum "yeter artık anne beni rahat bırak" diyene kadar neyi, ne zaman, ne kadar, ne şekilde, neden yapması gerektiğine dair yazılar okudum. halbuki tek bir Hadîs-i Şerîf'e iman etsem yetermiş: "insan fıtrat üzere doğar".

çocuklarım neye ihtiyaç duyuyor? 

bunu bilemem. ama bunu öğrenebilirim. çünkü içimde büyüttüm onları ve babalarını da tanıyorum. ananelerini, babanelerini ve dedelerini de tanıyorum. hala, teyze ve amcalarını da tanıyorum. bunlar önemli mi? elbette. "halası kılıklı" deyip geçmek var, "falan huyu halasının fıtratına benziyor" demek var. ilk cümleyi kurarsak çocuk ile akrabalarımızın özelliklerini birebir örtüştürmeye başlarız. halbuki bu mümkün değil. çünkü her insanın hamuru farklı. çünkü güzel olan da tam olarak bu. biriyle bazı yönlerimiz benzeşirken, bazı yönlerimiz bambaşka. birbirimizin kopyası değil aynasıyız en fazla. ve aynada tüm suretini göremezsin hiç bir zaman. baktığın yeri görürsün. ya benzeştiğin yere bakarsın, ya ayrıştığın yere.

çocuklarım neye ihtiyaç duyuyor?

bunu öğrendim. adımlarını izledim. başlarda zor oldu. çünkü onların yerine neyi, ne zaman, ne şekilde, ne kadar, neden yapacaklarına karar vermiştim. ve alışkanlıklar çabuk yerleşip, uzun zamanda terk edilirler. onlar önermedikçe onlara etkinlik ve oyun teklif etmedim. sıkıntıdan patladılar. onlar sıkıntıdan patlamaya devam ederken ben etrafıma baktım. uyaran, uyaran, uyaran ve uyaran. ne fazlaydı her şey. oysa "az, her zaman daha fazladır". her şey  çok fazla olunca yakın körü olur insan. birbirinden ayırt edemez olur eşyayı. pazara gittiğini ve çeşit çeşit sebze meyve alıp döndüğünü düşün. hangisini yiyeceğini, hangisini pişireceğini şaşırmaz mısın? yazdığın tez için birdenbire beş kaynağa kavuştuğunu düşün. bir ona bir buna bakarken derinleşebilir misin?  işte çocuğun da bazen "az şeye" ihtiyacı var. az uyaran, az ışık, az gürültü. bunları sağlamak için elimden geleni yaptım. zaten çok eşyam yoktu. fakat kitaplar çok fazla. oyuncaklar çok fazla. ama hepsi de ihtiyaç. yani bugün sormuyor ama bir ay sonra falan yapbozun filan parçasının nerede olduğu sorun olabiliyor. bunları derin derin düşünürken gözüm giysi dolabımın üstünde gezmeye başladı. evet, tahmin edeceğiniz gibi boştu. taşındığımızdan beri tavan arasında duran kolilere bir bir doldurdum oyuncakları. çocuklar yattıktan sonra yıllardır birbirine girmiş mini minnak parçaları tek tek organize ettim. meğer ne çok çöp biriktirmişim, meğer ne çok her bir şeyimiz varmış. kitapları da boylarının yettiği değil, bir üst rafa koydum. ve geriye 10 parça oyuncak bıraktım sadece. birkaç dinozor. bir bez bebek. bir set yapboz. bir kutu kağıt. bir kutu kırtasiye malzemesi, bir kutu da taş, yaprak ve kurumuş dal. öngörüm şu idi. çocuklar dakika başı falan oyuncağımı isterim, filan oyuncağımı isterim diyecekler. ben de dakika başı komodinin üzerine çıkıp oradan da dolabın üzerinden o oyuncağın olduğu koliyi bulacaktım. ı,ıh. olmadı. hiç bir oyuncaklarını istemediler. kalan oyuncaklarla da evin her yerinde oynamaya başladılar. her yerinde. bazen banyo dolabının üzerinde bıraktılar, bazen yemek masasının üstünde. hiç ellemeye başladım. hiç. öylece olduğu yerde bıraktım. tekrar banyoya veya mutfağa girdiklerinde oyunlarına kaldıkları yerden devam etmeye başladılar. doymaz halleri azaldı. bana şöyle bir oyuncak alalım bahsi kapandı. şöyle bir oyuncak yaptım bahsi açıldı. "şurasına bant yapıştıracağım da yardım eder misin" bahsi açıldı. benim yönettiğim çocuklarımın uyguladığı bir etkinlik yok, çocuklarımın kurduğu benimse yardımcı olduğum bir eylem var. 

bugün işe giderken, yemek yaparken, çamaşır katlarken, kışlık giysileri kolilere yerleştirirken, yolda iki yaşındaki bebeğimle yürürken "çocuğumun neye ihtiyacı var" diyen anneye cevap vermek için notlar aldım. Çocuklarımın davranışlarına, kendi çocukluğuma, gördüğüm tüm çocuklara baktım. Hepimizin şunlara ihtiyacımız var.

* yırtmak, parçalamak, yolmak, çakmak, oymak

insanlık gitgide doğadan uzaklaşıyor. fakat programlaması doğada yaşamak üzerine kurulu. o yüzden doğup hareket eder etmez bunları yapmaya başlıyor. uygun ortam ve koşulları bulamazsa içinde bulunduğu ortam ve koşullarda yırtıyor, parçalıyor, yoluyor, çakıyor, oyuyor. ve bu en doğal isteklere bugün hiper aktivite deniliyor. oysa bu bir ihtiyaç.

* gizlenmek, korunmak,

insan gitgide daha da korudu kendini. taş,toprak, çalı... hep ev inşa etti, hep bir dam attı üzerine. doğar doğmaz başlıyor bu mekan oluşturma hissi. masanın altına giriyorlar, dolabın içine saklanıyorlar, battaniyenin altına giriyorlar. Ve bu doğal isteklere bugün korku deniliyor. oysa bu bir ihtiyaç.

* yoğurmak, bütünleştirmek

insan hep yoğurdu. darıyı, buğdayı, arpayı, çavdarı, pirinci. hep öğüttü ve yoğurdu. eline verdiğin yumuşak meyveyi hızlıca sıkıyorsa bebeğin, ve sen buna alışmasını istemiyorsan, bir şey yoğurmasının zamanı gelmiş demektir. un ve su. bu kadar basit. ya ağzına atarsa. ağzına atarsa ağzına atmış olur. un ve su. zehirlenmez. tadından hoşlanmayacağı için yemeye devam da etmez. bu da bir ihtiyaç.

* üşümek 

insan hep üşüdü ve ısınmak için çareler buldu. oysa şimdi üşümüyor çocuklar. vücut ısıları o denli yükseğe alışıyor ki en ufak bir rüzgar, hafif bir ısı değişimi zayıf bedenlerini hasta ediyor. üşümek de gerek. bu da bir ihtiyaç.

* suya temas etmek, ıslanmak

insan hep su ile temas kurdu ve kurumanın çarelerini aradı. çocuklar su ile istedikleri ölçüde temas kuramıyorlar oysa. su isteyip de bardağın içine elini sokuyorsa suya temas etmesi gerekiyordur. bu da bir ihtiyaç.

* risk almak

insan hep risk aldı. zıplamak, kaymak, uzanmak, eğilmek... bunların hepsi birer risk. yani zarara uğrama tehlikesi. yani göze almak ve öngörmeye çalışmak. hayatı öğrenmek için bunlar şart.

* sosyalleşmek, yalnız kalmak

insan hep bazen yalnız kalmak bazen de insanlarla birlikte vakit geçirmek istedi. kardeşi ile bir problemi olmamasına rağmen odada yalnız kalmak mı istiyor. bu da bir ihtiyaç. arkadaşı ile vakit geçirmek mi istiyor. bu da bir ihtiyaç.

* yenmek, yenilmek

insan hep yendi ve yenildi. bu sanki bir oyun gibi. doğar doğmaz yenmek istiyor insan. ikisi de ihtiyaç. güreşecek ve yarışacak. ya kaybedecek ya kazanacak. ama annne ve baba çocuğunu yenmemeli. bu da hep böyle olmuş. anne ve baba hep yenilmiş çocuğa.

* korkmak

insan hep korktu. ve korkularının sonunda hep yeni bir şey üretti. bizse bugün korkunun kendisinden korkuyoruz. aman çocuk korkmasın diye korkudan öleceğiz. oysa korku da bir ihtiyaç. hiç korkacak bir şey bulamaz ise çocuk, hayalet diye bir kelime duyar bir yerden ve ondan korkmaya başlar. "hayalet diye bir şey yok" deyip geçme! oyununa katıl, korkusunu hissetmeye çalış. emin ol o da biliyor hayalet diye bir şey olmadığını.

* dinlemek, seyretmek

insan hep kainatı ve insanlığı dinledi ve seyretti. sonra da bir şey üretti. bizse bugün seyretmeyi ve dinlemeyi doğru öğrenememiş çocukların ekran bağımlılığı sorunu ile uğraşıyoruz. "aaaa, bulut ne büyük, kuş ne güzel ötüyor, köpek ne güçlü havlıyor" demek çok kolay. şehrin göbeğinde dahi olsanız bakış açınızı değiştirdiğinizde öyle çok şey görebilirsiniz ki!

* okumak, yazmak

insan hep okudu ve yazdı. yazıyı sümerliler bulmadı. bizim bulduğumuz en eski yazı stili sümerlilere ait o kadar. yani insanlık hep anladığını görmediklerine de anlatmak istedi ve bunun için sembolleri kullandı. ve yine insan hep diğerinin yazdığı sembolleri okudu. anlamlandırmaya çalıştı. bu hep oldu. olağanüstü bir durum değil. insanlar kainatı daha az okumaya başlayınca önce taş tabletlere sonra derilere, ağaç kabuklarına, kağıda ve bugün yine başa dönerek tabletlere yazdılar. tüm eğitim sisteminin yazma ve okuma üzerine olması, bunun için yıllar harcanması gerçekten gülünç. bu kadar uyaran altında bir insanın okuyup yazmaması mümkün değil.

* inanmak

insan hep üst bir varlığa inanmak istedi. bunun için sorar çevresine. kim yaptı beni diye. senin inancını sorar ve hemen inanmaz muhtemelen. sorgulamaya devam eder içinde. sorularıyla sana da inancını sorgulatır. en güzel yanı da bu işte...

Hiç yorum yok: