bu aralar bulaşıkları elde yıkıyorum. iyi geliyor. o bardak parıltısı. on iki yaşındaydım annem istanbula gitmişti. bir kaç günlüğüne. düğün mü vardı neydi. sular kesildi iki gün. sarı elbezlerini şöyle gönlünce yıkayamıyorsun sular kesilince. işte taşıma suyla neyi ne kadar yapabilirsen. gece yarısı sular gelmişti de mutfağa gidip o elbezlerini tek tek yıkamıştım. halbuki öyle çok da iş yapmayı sevmezdim mutfakta. he o geliyor aklıma. o andaki mutluluğum. onu neden kaydetmiş zihnim mesela. öyle arı duru bir şekilde kayıtlı ki. ışığa ve gürültüye uyanan babamın kırpışan gözlerindeki şaşkınlık. ne yapıyorsun? elbezlerini yıkıyorum.

bazen sürekli birini dinleyesim geliyor. çocuklar uyanıkken zaten hep onları dinliyorum. hatta ML ile konuşamıyoruz bazen. bir lafı tamamlayana dek bilmem kaç kez söz kesiliyor. fikri takip falan hak getire. onlar uyuyunca hemen sohbet açıyorum. bu aralar tekrar ve tekrar "işi vaktinden çok olanlar" bazen de kimseyi dinleyesim gelmiyor. çocukları bike. bir yazarı bile. kendimi bile. o zaman hemen ev işi. ya da bahçe. iyi geliyor.

bu yaz boyu parka gittik. neredeyse her akşam. sokak oyunlarının dibini bulduk. bulduk diyorum çünkü bildiğin hakemlik yaptım hepsinde. eskiden büyük çocuklar hakem olurdu. küçükleri oynatırdı. şimdi büyük çocukların elinde telefon var. yapamazlar. parka gelip, birbirlerinin fotoğrafını çekip, filtreleyip birbirlerine atmaları gerekiyor. bu bir zorunluluk. doğal ihtiyaçlar teoremi değişti a dostlar. öncelik doymak ve barınmak değil:görünmek

çocukların büyüklerden beklediği tek şeyin saygı duyulmak ve dinlenmek olduğunu gitgide daha iyi anlıyorum. iyi kıyafetler, sevdikleri yemekler, kaliteli oyuncaklar değil beklentileri. beni dinle ve bana saygı duy. bir de bana güven. sanki böyle diyorlar o masum gözleriyle.

kaldıramayacağım yükleri yüklenmemeyi öğrenmek yolunda biraz daha adım attım sanırım. maddi ve manevi. ben bunu yapabilir miyim, sınırlarım ne, zamanı şimdi mi? biraz daha temkinli, biraz daha bütüncül.

böyle bu aralar.

Hiç yorum yok: