sıkıntı....

Sıkıntı
Bakıyorum da hep pek şen günleri, pek şen anları yazmışım. Oysa hayatın bütünü bu değil. Bütüncül bakış deyip duruyoruz ya, hayata da bütüncül bir bakış açısı verebilmek adına bol sıkıntılı bir günü yazayım dedim bu gece.
Süregiden sıkıntılar vardır. Aileden birinin maddi-manevi hastalığı, geçim problemi, eşler arası şiddetli geçimsizlik, eşlerin ailelerinin arasındaki sıkıntılar. Liste uzar gider. Gördüğüm şu ki bu dertler kanıksanıyor. Eşler de çocuklar da bu derdi normalleştiriyor. Evdeki iki kişi bir mesele hakkında beylik tartışmasını yaptıktan iki dakika sonra meselenin üstü kapanıyor ve hayat normal akışında devam ediyor.
Günlük sıkıntılar var. Süt taşar, yemek güzel olmaz, çocuk trilyon kez altına kaçırır tam değiştirirken bir diğeri bir şey döker, istemediğin bir şeyi duyarsın, ağzında tat olmaz, bulaşıklar makineden temiz çıkmaz, çamaşır makinesinin pompası bozulmuştur ve en sevdiğin kıyafetin saatlerce suda beklediği için kokuyordur falan filan.
Bir de iç sıkıntısı var. Her an bir şey olacak gibidir. Sebebi belli değildir fakat öyle hissedersin. Nefes alamazsın.  Bazen hissi kablel vuku olur. Olacak bir şeyi sezmişsindir de onun sıkıntısıdır bu.
Bazense fizikseldir tamamen. Kimi zaman yenilen içilenin verdiği sıkıntıdır, kimi zaman aylık döngü sıkıntısı.
Sebebi hangisi olursa olsun. Bazen gün iyi başlamaz, iyi devam etmez ve iyi bitmez. Hissedersin, sanki bir sıkıntı bardağın var ve doluyor gibi. Yarıya geldi gibi. Taşacak gibi. Hissedersin bunu. Üzerini örtersin. Sen örttükçe o durmaz. Artar. Beni gör der sanki sana. Ben sana lazımım. İnsan olmanın bir gereğiyim ben. Yeniden uyanmanın bir gereği. Yok, örtersin. Görmezden gelirsin. Sonra küçücük bir şey olur. Küçücük. Biri gözünün üstünde kaşın var der mesela. Ve bum! Patlarsın. Vezüv gibi, Etna gibi.
Sonra pişmanlık. Kendine ve diğerlerine kızgınlık. Sonra kendini aklama çabası. Sonra yine pişmanlık. Bir kısır döngü. Okuduklarım, dinlediklerim dedi ki çık bu kısır döngüden. Biraz daha iyi gibiyim şimdilerde.
-Peki nasıl?
-Durarak....
Bardak doluyor dedik ya. İşte tam orada duruyorum. Ekrana hiç bakmamak öncül şartım. Telefon görüşmeleri de dahil. İki satır kitap okumak da dahil. “BEN-ŞİMDİ-BURADAYIM” diyorum kendime. Defalarca tekrar ediyorum. Bardaktaki su buharlaşmıyor birden ama en azından musluğu kapatmış oluyorum. Yeni sıkıntılar eklenmiyor. Yani mucizevi bir şekilde bir anda tüm sıkıntılarım geçmiyor. Bu insansı değil zaten. Yani hayat “sıkılıyorsanız yeni bir yemek deneyin, arkadaşlarınızla kahve için, sevdiklerinizi arayın, alışveriş yapın” değil. Bunlar sadece makyaj çeker sıkıntıya.
Ben-Şimdi-Buradayım. Çocuk defalarca altına mı kaçırdı. Buradayım, değiştiririm. Soğan mı yandı, yeniden kavurmak beş dakika. Çocuklar birbirlerine kibarca davranmıyor mu, birbirimize kibarca davranıyoruz demek sadece 4 saniye sürüyor, oysa patlasam en az 4 dakika vır vır edeceğim.
Bazen de sadece oturmak. Oturmak ve izlemek olanları. Hayat sürüyor. Ben olmasam da her şey sürecek demek.
Bugün de sıkıntılı bir gündü. Günü kontrol altına almaya çalıştım önce. Olmadı, bıraktım gitti. Durdum. Durdukça zihnim açıldı. Benimle birlikte sıkıntıdan patlamak üzere olan bebelere birkaç yem buldum sonra. Şen günlerimizde(hani yaşar yaşar da bitiremezsin ya, o günleri kastediyorum) yapmak isteyip de yetiştiremediğimiz birkaç şey teklif ettim. Ama diyorum ya hemen geçmedi diye. Birden yemlere atlamadı çocuklar. Biraz daha durdum. Biraz daha açıldım. Sonra yattım çocuklarla birlikte. Yer yatağında yatıyoruz biz bebelerle. Biz yatmasak onlar geliyor çünkü. Dualarını okudum. Biraz daha açıldım. Dedim ki “bugün biraz değişiktim, yanlış davrandıysam üzgünüm”. Sonrası bir sarılmalar bir öpücükler tabii J Uyuyakalmışız.
Her gün pek şen geçmiyor. Her gün pek sıkıntılı geçmiyor. Zaten gün hep aynı renkte de geçmiyor.

Hepsi geçiyor, geçecek. Yarına bu sıkıntılar değil, kazandığımız çocuklarımız kalacak. Bunu duymaya ihtiyaç duyuyor insan. Diyeyim dedim.

1 yorum:

Beyza Mutlu dedi ki...

Durmak... ne güzel tedavi.