oynatılmaya alışık çocuk....

Anne oldum. Bir çocuk sahibi olunca insanın ne olduğu üzerine daha fazla düşünmeye başladım. Hayatını en yakından bildiğin ilk insanın hikayesine odaklandım, kendime....
7 yaşımdan evvelini tam hatırlamıyorum. Ama 7 yaşından sonrasından eminim. Sürekli biri bana müfredat çiziyordu, biri oyun oynatıyordu, biri öğretiyordu, hem de merak etmediğim şeyleri. Merak ettiğim şeylerin cevabını ise genelde alamıyordum. Şükürler olsun ki kitaplar vardı. Ve insanlar da bana birdenbire merak ettiğim şeyler hakkında cevap verebiliyordu. Ama bu çok kısıtlıydı. Çok merak ediyor ve dolayısıyla da çok soruyordum. Çevremin deyimi ile çok konuşuyordum. Ama böyle çok. Yani nasıl anlatsam, işte çok çok :)
Meğer yalnız değilmişim. Anne olduktan sonra kendi sürecini düşünen öyle çok hatun varmış ki. Konuştuk, yazıştık. Ben insanlarla konuştukça kendimi anlayan birisiyim. Sorularımın cevabını çoğu zaman konuşurken bulurum. Bu bana iyi gelir. "Sorunlarımızın kökeni" üzerine çokça konuştuk. 7 yaşından çok önce kopuyordu film aslında. Bir yavrusu olacağını öğrenir öğrenmez yerleştirilmiş korkular daha yüksek bir sesle. yankılanmaya başlıyordu zihinlerimizde.
Benim inancıma göre "iblis" denen biri var. Ve şu net, sen maksimum 100 sene yaşıyorsun ama herif binlerce yaşında. İşi gücü fısır fısır fısır :) Konuyu toplumsal hafızaya ben de bağlardım ama o zaman Cennet'ten Dünya'ya inişi, Habil ile Kabil'i nereye koyacağız sevgili okur? Hani şu tüm inançlarda kabul edilen "ilk insan ve kardeş katli" meselesi. He tabula rasa diyorsun? Ama ben bilgiden(epistemik) bahsetmiyorum okur, yatkınlıktan bahsediyorum. İnsan tertemiz doğar benim inancıma göre, sonra iyiye veya kötüye meyl edebilir, grinin elli tonu işte, özet olarak böyle....
Bazen bir insan sesi, bazense bir vesvese. Hiç susmadı, korkuttu durdu.. İnsan doğar, büyür ve ölür. Bunu bin yıllardır biliyor insanlık, kaçınılmaz son, biliyorum. Ama daha bırakın ebeveyn olmayı, henüz eşim bile yokken ileride Dünya'ya gelmesine vesile olacağım çocuk hakkında korkularım olduğunu fark ettim.
Ceninin içinde beslenip büyüdüğü rahmin gayet ilkel, gayet programlı şekilde tüm vücuda beyin aracılığıyla "bu tamam, hadi çıkaralım" sinyali göndermesinin önünde korkularım varmış, fark ettim.
"Bebek çıktığına göre anneden de süt gelir". Bunu da bin yıllardır deneyimliyoruz. Ha gelmedi, ya da anne hayatını kaybetti, başka bir kadın emzirir, öyle normaldir ki bu. Ama bebeğin aç kalacağına dair derin korkularımın olduğunu farkettim.
İnsanın kendini koruma güdüleriyle donatıldığını vücudunun tümü bu şekilde tasarlandığını, en küçük toz zerresini tutan kirpikten başlayın da vahşi hayvanlardan korunmasına yarayan aklına dek vücudunun tümü insanın bedensel bütünlüğünü korumasına odaklı olduğunu da biliyorum. Ama "Düşersin, canın yanar, bir yerin kanar-kırılır, hastalanırsın" gibi derin korkularımı farkettim.

Bu maddeler uzar gider. Ama bağlayacağım yer aynı: Korkular sebebiyle gerçek ihtiyaçlarım karşılanmadı ve oynatılmaya alıştım. Ben de korkularım sebebiyle çocuklarımın gerçek ihtiyaçlarını karşılamadım ve onları oynatmaya alıştırdım.

Peki neydi ihtiyaçlarımız? "İhtiyacın" diye epeyce uzun bir yazı yazmıştım. Kendime ve çocuklarıma bakıp şöyle başlıklar belirlemiştim.
* maddeleri yırtmak, parçalamak, yolmak, çakmak, oymak, yoğurmak, bütünleştirmek
* avlanmak
* gizlenmek, korunmak
* ısınmak, doymak
* suya ve toprağa dokunmak
* risk almak
* bağ kurmak
* yalnız kalmak
* yarışmak
* güvende olmak
* dinlemek ve seyretmek
* okumak ve yazmak
*inanmak

İşe kendimden başladım. Önce ben sağlam durmalıydım. Önce benim ihtiyaçlarım karşılanmalı idi ki, çocuklarımın ihtiyaçlarının karşılanmasına alan açabileyim.
Bu, yavaş ama kökten bir değişime sebep oldu. Özet olarak söyleyeyim. "Yarın çocuklarla ne etkinlik yapsak" kafasından bir kurtuldum. Evet, onları ve ihtiyaçlarını önemsiyorum. Ama onların ihtiyaçlarını karşılarken kendi ihtiyaçlarımı görmezden gelirsem sonucun pek de iyi olmayacağını deneyimledim. Sınırlarımı gördüm. Ben ne kadarım, eşim ne kadar, çocuklarım ne kadar, nasıl değişiyoruz, nasıl dönüşüyoruz?
Kabataslak cevaplarım var. Onları yazacağım şimdi. Ama hayat öyle "bak bu sorular bu da cevaplar" değil tabii. Dedim ya, değişiyor, dönüşüyoruz. Çekirdek ailemiz, geniş ailemiz, çevremiz bizi biz yapıyor. Yeni sorunlar ve yeni çözümler. Hayat devam ediyor.

Kahvaltı hazırlarken üç çocuğum da mutfağa gelir. Önceleri onları "oyalamaya" çalışırdım bir yandan. Sonuç pek iyi olmazdı. Günden güne, yavaş yavaş azaltıyorum bu oyalama hallerini. Çünkü fark ettim ki özellikle büyük oğlum ve kızım benim oyalamalarım sebebiyle bağ kurmakta zorlanıyor. Yani Türkçesi; çok kavga ediyorlar :) Böyle de deyip geçebiliriz elbette.
Kızım vurup kaçar ağabeyine mesela. "Niye ağabeyine vuruyorsun" da diyebiliriz. " ooooo, ebeledin he" de diyebiliriz. Her gün ses tonumu ve kullandığım kelimelerin üsttenciliğini biraz daha azaltarak çocuklarımın bağ kurmalarına, yardımcı oluyorum. İşe yarıyor mu? Evet, ama birkaç haftada mucize beklemeyin. Sancılı ama gitgide güzelleşen bir yolculuk.
Peki bunu neden bu kadar önemsiyorum? Çünkü bence oyun oynamak çocuğun gerçekten ihtiyacı. Burada oyun derken yine yapılandırılmamış oyunu kastediyorum. Yetişkinin elinden geldiğince az dahil olduğu oyunu. Oyun, birlikte yaşamayı ve sorun çözmeyi öğretir. Ve çocuklar sizden daha merkeze yakın(orijinal) çözümler bulabilir.

Peki mızıkçılık nedir? Neden mızıkçılık yaparız? Soruyu düzelteyim, mızıkçılık yapmayanımız var mı? Blog yetişkinler bazen "ben oynamıyorum" diyor ve mızıkçılık yapıyoruz değil mi? Sonra bakıyoruz hayat devam ediyor, kös kös geri dönüyoruz. Peki. bu hakkı neden çocuklara vermiyoruz? Bırakalım mızıkçılık yapsınlar biraz. Bakalım ne olacak?

Yeni bir cihaz, hele de elektronik bir cihaz gören çocuğun öğrenme istediği de derin bir ihtiyaçmış mesela. Ama ben tam da o anda çocuğu oyalamaya çalışmışım. Sonuç: çocuk defalarca ama defalarca o cihazı kurcalamayaca çalıştı ve ben pes ettim :) Öğrenme isteğinin önüne geçilemeyeceğini de işte böylece anlamış oldum.

Tüm bu süreç esnasında benim için çok yorucu olan bir şey de aynı şeyi defalarca ama defalarca ama defalarca anlatmak oldu. "Neden şunu yiyemem, neden oraya şimdi gidemiyoruz, neden babam gelmedi" sorularının cevabı beni köşeye sıkıştırdı. Yabancı dil öğreniyor gibi düşün dedim kendi kendime. Unutuyor. Biliyor ama kavramadı. Kavradıklarını artık sormuyor ama gün içerisinde öğrenmesi gereken öyle çok şey çıkıyor ki karşısına. Birini içselleştiremedem öbürü ile karşılaşıyor. Bu onun için çok zor, ama kavrayacak.
Bir de miniklerin kurallı oyunları oynayamaması sorunsalı var. Bunun metodu da kadim aslında. Çaktırmayın o fasülyOynatılmaya alışmış çocuk

Anne oldum. Bir çocuk sahibi olunca insanın ne olduğu üzerine daha fazla düşünmeye başladım. Hayatını en yakından bildiğin ilk insanın hikayesine odaklandım, kendime....
7 yaşımdan evvelini tam hatırlamıyorum. Ama 7 yaşından sonrasından eminim. Sürekli biri bana müfredat çiziyordu, biri oyun oynatıyordu, biri öğretiyordu, hem de merak etmediğim şeyleri. Merak ettiğim şeylerin cevabını ise genelde alamıyordum. Şükürler olsun ki kitaplar vardı. Ve insanlar da bana birdenbire merak ettiğim şeyler hakkında cevap verebiliyordu. Ama bu çok kısıtlıydı. Çok konuşuyordum. Ama böyle çok. Yani nasıl anlatsam, işte çok çok :)
Meğer yalnız değilmişim. Anne olduktan sonra kendi sürecini düşünen öyle çok hatun varmış ki. Konuştuk, yazıştık. Ben insanlarla konuştukça kendimi anlayan birisiyim. Sorularımın cevabını çoğu zaman konuşurken bulurum. Bu bana iyi gelir. "Sorunlarımızın kökeni" üzerine çokça konuştuk. 7 yaşından çok önce kopuyordu film aslında. Bir yavrusu olacağını öğrenir öğrenmez yerleştirilmiş korkular yankılanmaya başlıyordu zihinlerimizde. Benim inancıma göre "iblis" denen biri var. Ve şu net, sen maksimum 100 sene yaşıyorsun ama herif binlerce yaşında. İşi gücü fısır fısır fısır :) Konuyu toplumsal hafızaya ben de bağlardım ama o zaman Habil ile Kabil'i nereye koyacağız sevgili okur? Hani şu tüm inançlarda kabul edilen "kardeş katli" meselesi. He tabula rasa diyorsun? Ama ben bilgiden bahsetmiyorum okur, yatkınlıktan bahsediyorum. İnsan tertemiz doğar benim inancıma göre, sonra iyiye veya kötüye meyl edebilir, grinin elli tonu işte, özet olarak böyle.... Bazen bir insan sesi, bazense bir vesvese. Hiç susmadı, korkuttu durdu.. İnsan doğar, büyür ve ölür. Bunu bin yıllardır biliyor insanlık, kaçınılmaz son, biliyorum. Ama daha bırakın ebeveyn olmayı, henüz eşim bile yokken ileride Dünya'ya gelmesine vesile olacağım çocuk hakkında korkularım olduğunu fark ettim.
Ceninin içinde beslenip büyüdüğü rahmin gayet ilkel, gayet programlı şekilde tüm vücuda beyin aracılığıyla "bu tamam, hadi çıkaralım" sinyal göndermesinin önünde korkularım varmış, fark ettim. (Devamı yorumlarda)
Yorumu Silhocanne_mervesafa"Bebek çıktığına göre anneden de süt gelir". Bunu da bin yıllardır deneyimliyoruz. Ha gelmedi, ya da anne hayatını kaybetti, başka bir kadın emzirir, öyle normaldir ki bu. Ama bebeğin aç kalacağına dair derin korkularımdan olduğunu farkettim.
"İnsan kendini koruma güdüleriyle donatılmıştır, vücudunun tümü bu şekilde tasarlanmıştır, en küçük toz zerresini tutan kirpikten başlayın da vahşi hayvanlardan korunmasına yarayan aklına dek vücudunun tümü insanın bedensel bütünlüğünü korumasına odaklıdır" Bunu da biliyorum. Ama "Düşersin, canın yanar, bir yerin kanar-kırılır, hastalanırsın" gibi derin korkularımı farkettim.

Bu maddeler uzar gider. Ama bağlayacağım yer aynı: Korkular sebebiyle gerçek ihtiyaçlarım karşılanmadı ve oynatılmaya alıştım. Ben de korkularım sebebiyle çocuklarımın gerçek ihtiyaçlarını karşılamadım ve onları oynatmaya alıştırdım.

Peki neydi ihtiyaçlarımız? "İhtiyacın" diye epeyce uzun bir yazı yazmıştım. Kendime ve çocuklarıma bakıp şöyle başlıklar belirlemiştim. * maddeleri yırtmak, parçalamak, yolmak, çakmak, oymak, yoğurmak, bütünleştirmek
* avlanmak * gizlenmek, korunmak
* ısınmak, doymak
* suya ve toprağa dokunmak
* risk almak
* bağ kurmak
* yalnız kalmak
* yarışmak * güvende olmak
* dinlemek ve seyretmek
* okumak ve yazmak
*inanmak
Yorumu Silhocanne_mervesafaİşe kendimden başladım. Önce ben sağlam durmalıydım. Önce benim ihtiyaçlarım karşılanmalı idi ki, çocuklarımın ihtiyaçlarının karşılanmasına alan açabileyim.
Bu, yavaş ama kökten bir değişime sebep oldu. Özet olarak söyleyeyim. "Yarın çocuklarla ne etkinlik yapsak" kafasından bir kurtuldum. Evet, onları ve ihtiyaçlarını önemsiyorum. Ama onların ihtiyaçlarını karşılarken kendi ihtiyaçlarımı görmezden gelirsem sonucun pek de iyi olmayacağını deneyimledim. Sınırlarımı gördüm. Ben ne kadarım, eşim ne kadar, çocuklarım ne kadar, nasıl değişiyoruz, Nasıl dönüşüyoruz? Kabataslak cevaplarım var. Onları yazacağım şimdi. Ama hayat öyle "bak bu sorular bu da cevaplar" değil tabii. Dedim ya, değişiyor, dönüşüyoruz. Çekirdek ailemiz, geniş ailemiz, çevremiz bizi biz yapıyor. Yeni sorunlar ve yeni çözümler. Hayat devam ediyor.
Kahvaltı hazırlarken üç çocuğum da mutfağa gelir. Önceleri onları "oyalamaya" çalışırdım bir yandan. Sonuç pek iyi olmazdı. Günden güne, yavaş yavaş azaltıyorum bu oyalama hallerini. Çünkü fark ettim ki özellikle büyük oğlum ve kızım benim oyalamalarım sebebiyle bağ kurmakta zorlanıyor. Yani Türkçesi; çok kavga ediyorlar :) Böyle de deyip geçebiliriz elbette.
Kızım vurup kaçar ağabeyine mesela. "Niye ağabeyine vuruyorsun" da diyebiliriz. " ooooo, ebeledin he" de diyebiliriz" Her gün ses tonumu ve kullandığım kelimelerin üsttenciliğini biraz daha azaltarak çocuklarımın bağ kurmalarına, yardımcı oluyorum. İşe yarıyor mu? Evet, ama birkaç haftada mucize beklemeyin. Sancılı ama gitgide güzelleşen bir yolculuk.
Yorumu Silhocanne_mervesafaPeki bunu neden bu kadar önemsiyorum? Çünkü bence oyun oynamak çocuğun gerçekten ihtiyacı. Burada oyun derken yine yapılandırılmamıştım oyunu kastediyorum. Yetişkinin eşinden geldiğince az dahil olduğu oyunu. Oyun, birlikte yaşamayı ve sorun çözmeyi öğretir. Ve çocuklar sizden daha orjinal(merkeze yakın) çözümler bulabilir.

Peki mızıkçılık nedir? Neden mızıkçılık yaparız? Soruyu düzelteyim, mızıkçılık yapmayanımız var mı? Hepimiz gerçek hayatta kuralların dışına çıkıyor ve mızıkçılık yapıyoruz değil mi? Pekİ bu hakkı neden çocuklara vermiyoruz? Bırakalım mızıkçılık yapsınlar biraz. Bakalım ne olacak?

Yeni bir cihaz gören çocuğun öğrenme istediği de derin bir ihtiyaçmış mesela. Ama ben tam da o anda çocuğu oyalamaya çalışmışım. Sonuç: çocuk defalarca ama defalarca o cihazı kurcalamayaca çalıştı ve ben pes ettim :) Öğrenme isteğinin önüne geçilemeyeceğini de işte böyle e anlamış oldum.

Tüm bu süreç esnasında benim için çok yorucu olan bir şey de aynı şeyi defalarca ama defalarca ama defalarca anlatmak oldu. "Neden şunu yiyemem, neden oraya şimdi gidemiyoruz, neden babam gelmedi" sorularına defalarca cevap vermek beni köşeye sıkıştırdı. Yabancı dil öğreniyor gibi düşün dedim kendi kendime. Unutuyor. Biliyor ama kavramadı. Kavradıklarını artık sormuyor ama gün içerisinde öğrenmesi gereken öyle çok şey çıkıyor ki karşısına. Birini içselleştiremeden öbürü ile karşılaşıyor. Bu onun için çok zor, ama kavrayacak.
Bir de miniklerin kurallı oyunları oynayamaması sorunsalı var. Bunun metodu da kadim aslında. "Çaktırmayın o fasülye" diyoruz, işte bu kadar. "Sen de böyle küçükken oyunu kasana göre oynuyordun annecim" demek de işe yarıyor.

Çocukların fıtratlarının farklı oluşu da bir kriz konusu gibi duruyor. Fakat neden bu krizi fırsata dönüştürmeyelim? Çocuklarımız hayatta hep aynı fıtrattaki insanlarla mı yaşayacak? Peki ya herkes onlara anne babaları gibi anlayışlı mı davranacak? E o da hayır. O halde bırakalım da farklı fıtrattaki kardeşlerini tanımaya çalışsınlar. Tartışsınlar ve çözsünler.
Benim oğlum temkinli kızım cesurdur mesela. Bugün kızım 10 tane kocaman köpeğin ortasında dururken oğlum ona uzaktan "buraya gel" diye yalvarıyordu :) Abisi ve kardeşi ile istediği gibi oynayamayınca "ben gidiyorum" dedi. Açtı kapıyı giyindi. Abisi yalvarıyor, yakarıyor, tehdit ediyor. Neyse sonunda bir şekilde orta yolu buldular. Ben o sırada uzanmış gülerek onları izliyordum. Hangi evli çiftin başına gelmemiştir ki bu sahne. Hazırlık yapıyorlar işte :)
Bir de tüm bunları bağlayabileceğimiz "mükemmel ebeveynlik ideali" sankİ. Minik adımlar atmaya odaklanmalıymışım daha fazla. Çocuklarımın hatalarımı görmesinden de çekinmemeliymişim. Eğer mükemmel olursam, çocuğum hatasından dönemeyi kimden öğrenecek diye düşünmeliymişim....

Şüphesiz ki Allah celle şanuhu her şeyin en doğrusunu bilir.