9 Şubat 2017 Perşembe

  • 'An'lardan ibaretim. Örgü örerken 'an'lara gidiyorum.
    Sene 91. Kasım. Doğumgünüm olduğunu bilmiyorum. Evde bir hazırlık var. Komşuda çizgi film izlemeye gönderiliyorum. Misafirler gelecek. Üstüme bir şey dökmemeliyim. Misafirlerin tamamı gelince komşu teyzem-ki ben ona cicanne diyorum- bizim eve geçiriyor beni. Alkış kıyamet. Ağzım bir karış açık kalıyor. Alman pastası, patates salatası, börek, poğaça. Ne ararsan var. Herkesin tek tek elini öpüyorum. Hediye almacılık yok o zaman. Her çocuğun ihtiyacını anası babası bilir. Elime iyice küçülttükleri paraları sıkıştırıyor komşu teyzeler, akrabalar "bunu git annenin tuvalet aynasının önüne koy" diyor anneannemin kızkardeşin büyük teyzem. Annem servis yapıyor. Zorla eğiyorum annemi kendime, bizim tuvalette aynamız yok ki diyorum, anlamıyor, gidip çekmecesine sıkıştırıyorum. Benim doğumgünüm ama olay benim etrafımda dönmüyor. Bir kaç dakikalık bir seramoniden sonra herkes muhabbetine dönüyor. Ben de oyunuma. Büyükler çocukların oyununa karışmıyor o zaman. En fazla hişt, pişt. Hiçbir annenin oyun kurduğunu hatırlamıyorum.
    Aynı sene. Bir an. Bir doğumgünündeyim. Hırka-ı Şerif ilkokulundan çıkıp bir doğum gününe götürülüyoruz sınıf arkadaşlarımla. "Vatan"a çıkan caddelerden biri. Bir apartman. Vitrin var evde, içinde kristal bardaklar. Çok geniş bir salon var evde. Aydınlık, ferah. Şu taraftan Fatih'in minareleri bu taraftan Mutlu Lunapark görünüyor. Bizse karanlık ve küçük bir evde oturuyoruz. Birkaç sene sonra biz de aydınlık bir evde oturacağız ve çok değil dokuz yıl sonra bizim de vitrinimiz olacak. Neden vitrinimiz olması gerektiğini hiç sorgulamadan bir vitrin alacağız ve kristal bardaklar. Ama henüz bunu bilmiyorum. Cümleler hatırlıyorum. Kesik, kopuk. Seçkin bir 'an'da hissediyorum kendimi. Özel, önemli, farklı, orada olduğum için değerli. Bazı çocukların anneleri orada, benimki yok. Nedenini bilmiyorum. Biraz sorguluyorum ama unutuyorum hemencik. Pasta var, mumlar ve iyi ki doğdunlar.

  • 92. Bir an. İçerenköy'de bir 'siteye' gidiyoruz. Bazı kapılardan geçip sonra apartman kapısına ulaşıyoruz. Blok ve site ne demek o Zaman öğreniyorum. Çok geniş bir yemek masası. Ve borcamların içindeki ikramlar. Anneler ikramlıklarını kendileri alıp koltuklara geçiyor. Şaşkınım. Annem Feyza'yı koltuğa beni dizinin dibine oturtuyor. Her yer açık renk. Annemin ve hakime cicannemin başında Tekbir eşarpları. Mürdümlü, petrol yeşilli, kremli, bir metreye bir metre. Bir yere bir şey dökülecek diye korkuyor annem, hissediyorum. Salatalar sevis tabağının içine değil, kaselere konuyor. Ağzımı kocaman açıyorum, bir şey dökülsün istemiyorum. Annem üzülsün istemiyorum. Cümleler hatırlıyorum. Kesik, kopuk. Seçkin bir 'an'da hissediyorum kendimi. Özel, önemli, farklı ve orada olduğum için değerli.
  • Sene 93. Bir an. Yemek masamız var. 12 kişilik. Annemin yüzlerce motifi birleştirerek oluşturduğu dantel masa örtüsünün üzerinde babamın kitapları, kitapları, kitapları ve kitapları var. Yer sofrasında yiyoruz. Ama babamın hacılarından biri gelecek. Şirketi olan biri. Şirket ne demek o zaman öğreniyorum. Kadın, adam ve benden büyükçe bir kız. Masayı koltuğun yanına alıyoruz. Annem yoğurtlu havuç, salata ve şakşuka yapıyor ortaya. Arcopal'lerin kayık tabaklarına koyuyor. Feyza ve ben gün boyu bir örnek kazak ve eteklerimizle dolaşıyoruz. Önümüze bir şey dökmemeliyiz. Şirketi olan amca ve babam namazdan dönüyor. Annem mercimek çorbasının üzerine dökeceği yağı almaya gidiyor içeri. Amca ortadaki tabaklardan tırtıklıyor. Hanımı kızıyor. Ben kikirdiyorum. Babam bana bakıyor. Amca bana bakıp öpücük atıyor. Herkes gülüyor. Kendimi değerli hissediyorum o an.
    Aynı sene. Bir an. 'Bizimkilerin' Çamlıca'daki özel okulunun bursluluk sınavına giriyorum, iyi bir puan alıyorum. İyi bir bir puan iyi bir indirim demek. Okul çok güzel, gidebilecek miyim? Okula bakıp bakıp kendimi orada hayal ediyorum.
    Sene 94. Eylül. Şehir değiştirmişiz ve bir apartmanda yaşıyoruz artık. Halen yerde yemek yiyoruz ama çocuk odamız var. Çocuk odası olan evlerde çocukların hep odalarında vakit geçirdiklerini düşünürdüm, ve bir çocuk odam olduğu için çok sevindim, meğer öyle değilmiş. Oyuncaklarımızı alıp büyüklerin yanında alıyoruz soluğu. Bazen de yalnız kalmak istiyoruz, çekiliyoruz bir köşeye, ama odamıza değil. Bizim sitede neredeyse herkes yeni geçmiş 3+1 apartman hayatına. Anneler ve babalar birbirlerine çocukların odalarında yatmak, oynamak, ödev yapmak istemediklerini söyleyip şaşırıyorlar. "Sizinkiler de mi odasında oynamıyor, bizimkiler de öyle evet". Çocuklar fıtrata her zaman mı daha yakın oluyor?
  • ervise yazılıyorum. Şehir merkezinde bir okula gideceğim, çünkü eğitimi iyi. Toprak zenginlerinin, lalettayin o mahallede oturan yoksulların, hakim ve doktor çocuklarının ve benim gibi memur çocuklarının karmakarışık olduğu bir sınıf. Hepimiz önlük giyiyor, yaka takıyoruz. Büyükler bunu bilmez ama biz anlıyoruz: bazılarımızın önlükleri daha bir önlük, bazılarımızın yakaları daha bir yaka. "Hepimiz eşitiz ama bazıları daha eşit" işte. Anadolu Lisesi Sınavları var. Zaten Anadolu'da yaşıyoruz hepimiz, neden bazıları Anadolu Lisesi diye düşünüyorum. Bir dersaneden geliyorlar. Birkaç arkadaşım ve beni işaret ediyor öğretmenim: "Bunlar yapabilir". Dershane deneme sınavına giriyoruz. Ücretsiz hazırlık kursu kazanıyorum. Sonra sınavdan da iyi bir puan alıyorum. Bu, benim için önemli değil. Ben zaten İmam Hatip'e gideceğim.
    Sene 95. Eylül. İlk gün annem Feyza'yı babam beni okula götürüyor. Araba ile. Çok değerli hissediyorum çünkü İmam Hatipliyim. Çünkü binamız pembe. Bina hınca hınç dolu. Binanın avlusunda minik bir süs havuzu var. Daraldığımda pencereden oraya bakıyorum. Çok gürültü var, çok kalabalık. Çok seviyorum arkadaşlarımı, okulumu. Ama 8 saatlik okul macerası iki günlük enerjimi çekip alıyor benden. O kadar çok yüz görmüşüm, o kadar çok bilgi görmüşüm, o kadar çok ses duymuşum ki, evde kimseden bir şey duymak istemiyorum. Odama çekilip saatlerce kitap okuyorum ya da boş boş televizyona bakıyorum. Annemin dediklerini duymuyorum. "Kızım on keredir sana sesleniyorum" diyor. Gerçekten hiç duymamışım. Savunma mekanizmam bir süreliğine algılarımı kapatmış. 6-K sınıfındayım, başarılılar sınıfı. 6-Z bile var. Hatta geri dönüp 6-Ü sınıfı bile açıyorlar. "6-Ğ de açılacakmış biliyor musunuz" diyorum. Sonra uydurduğum yalana dönüp kendim inanıyorum. Daha böyle çok hikaye yazıyorum. Öyle uyduruyorum ki, kendi uydurduklarıma kendim şaşırıyorum. Arkadaşlarım gözlerini aça aça mahallede aslında var olmayan arkadaşlarımla ilgili hiç yaşanmamış öykülerimi dinlerken çok mutlu oluyorum. Gece yatağa yatıp da ortalık sessizleşince dakikalarca ağlayıp tevbe ediyorum.
  • Yüzbinlerce 'an'dan ibaretim. Hepsi beni ben yapan. Ama zihnim bazılarını gömmüş, bazılarını yukarıda tutmuş. Bazıları şartların ve irademin dışında gelişmiş. Üst bir mekanizma. Bilinç dışı diyor bazıları. Benim inancım kader diyor, vicdan diyor.
    Kendi hikayemden yola çıkıp öyle bakıyorum insanlara. Yüzbinlerce 'an'dan ibaret her biri. Her biri yaratıldığı için değerli. Her biri benim gibi değer hissini bambaşka olaylara dayandırmış. Kim yaratıldığı için değerli olduğunu çözmüş, kim çözememiş, ben çözdüm mü çözemedim mi bunu ben hiç bilemeyeceğim. Ama "hiçbir yere sığamadım da mü'min kulumun kalbine sığdım" dediğini biliyorum Rabbimin. O halde "ya bu kalbin içinde Rabbim varsa" diye kırıp dökmemeye dikkat etmeliyim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder