itaat....

Tüm meselelerde Allah bizden itaat istiyor. Akleden kalbimizi kullanmak ve itaat etmek. 

Allah ve Rasulu bir şey dediyse, onu anlamaya çalışacağız. Ashabın nasıl anladığında bakacağız. Ashab tek şekilde anlaşmışsa biz de ona uyacağız. Ashab farklı şekillerde anlamışsa istediğimize uyabiliriz. Ashab Rasulullahtan sonraki yüzyılı böyle şekillendirdi. 

Sonraki iki yüzyılda terminolojimiz yerli yerine oturuyor. Kuran yedi düvele yayıldığı için artık karışma riski ortadan kalkıyor ve böylece Hadis-i Şerifler yazılı kültüre naklediliyor. Öyle ki uydurma hadisleri bile belli eserlerde topluyorlar ki aman ileride bunların uydurma olduğu unutulup da gerçeği ile karışmasın. Bu yüzyılda yaşayanlar tabiin, tebe-i tabiin, etbau tebe-i tabiin... Yani sahabeyi gören, sahabeyi göreni gören, sahabeyi göreni göreni gören.

Peki bunların söylemleri ve bizim söylemlerimiz eşit mi? İmam-ı Azam Ebu Hanife sahabeden sonraki nesil hakkında şöyle diyor ve bu laf meşhur olup bu güne geliyor. Hüm rical, nahnu rical" "onlar da adam biz de adamız"
Yani sen eğer tabiin kadar kadar kurana, hadislere ve zamana hakim isen yol senin yürü. Ebu Hanife kadar hakim misin? Tamam, yol senin, buyur. Ama sorarlar adama. Arkadaş Kur'an bilgin ne kadar? Arapça'n ne halde? Hadis deryasının ne kadarına hakimsin? Fıkıh adına ne okudun? Ezbere mi konuşuyorsun, bütüncül bakabiliyor musun?

Bugünün Türkiye Müslümanlarının sorunu bence üç şeyi aynı anda bilen adam yetiştirememek. Düzgün bir Türkçe, ana kaynaklara hakimiyet, piyasayı bilmek....

Piyasayı bilmek bir tabir. Felsefenin ve dolayısıyla siyasetin, iktisadın, tıbbın geldiği son noktayı bilmeyi kastediyorum bu tabirle. 

Sabahtan beri eşim dışında başka bir yetişkinle konuşmadığım ve ekrana hiç bakmadığım çok mu belli oldu :) Ne uzun yazdım :) 

hikayenin tamamı....

hikayenin tamamını asla anlatamayacağım.
resmin tümünü gösteremeyeceğim.
şiir hep yarım kalacak okurken.
o fotoğrafı hep bulanık çekeceğim.

buna rağmen hikaye anlatmaya devam edeceğim.
resim göstermeye.
ve tabii şiir ve tabii fotoğraf çekmekler.

çünkü bebeği gezdiriyor melekler uykuda.
ve anneler hep inanır buna.

maddi gıdalanmak üzerine düşünmek....

Daha anne olmadan başlıyor iyileşme yolculuğum. Önce krem şanti ve çikolata sos çılgınlığıma bir son veriyorum. Çayımdaki şekeri azaltmaya başlıyorum. Çayın yanındaki paket paket bisküviler yavaş yavaş azalıyor. Evdeki son tereyağı taklidi margarin paketi yarım haliyle çöpü boyluyor. Maddi olarak çok sıkıntıda olduğumuz bir dönem. Ayda iki kez market alışverişi yapıyoruz, geri kalan günlerde sadece ekmek alıyoruz. Annem gelip gizlice dolaba bakıyor, gizlice ağlıyor. Ben görmemiş gibi yapıyorum. O görmemiş gibi yaptığımı görüp görmemiş gibi yapıyor. Maddi sıkıntı sebebiyle pazara gidemiyorum ama olsun. Evde ne varsa onu yiyorum. Elimden geleni yapıyorum ya. Çok şükür. Zaferden değil, seferden sorumluyuz.

2008 Eylül, Ramazan. Yaz kursları bitmiş, Ramazan senelik izne gelmiş. Sadece mukabele okumak için çıkıyorum evden. ML’nin teravih kıldırması gerekiyor. O yüzden misafirliğe de gidemiyoruz. Tüm şartlar içime dönmem için ortam hazırlıyor sanki. O Ramazan sonunda diyorum ki, “tamam, kabullendim, olmayacak, olsun, evlatlık alırız, demek ki buymuş yazımız”. Ramazan bittikten sadece bir ay sonra içimde bir can taşıdığımı öğreniyorum. O an bağırmak istiyorum. Avazım çıktığı kadar bağırmak, bağıramadım, secdeye kapandım, O’nunla(celle celalhu)konuştum. “eğer senin istediğin gibi yetiştirebileceksem ver, yoksa verme, gerçekten bak çok samimiyim, ama sen zaten samimi olup olmadığımı benden iyi biliyorsun, samimi miyim ben acaba, ama niyetim iyi, öyle olsun istiyorum, ama en hayırlısını sen biliyorsun, sen en hayırlısı neyse onu yap Allahım, amin” dedim. ML ucuz gaz artı bedava araba yıkatma duymuş yakın bir yerde, oraya gitmiş. Arayıp “Çok acil eve gel” dedim. İlginç bir şekilde geldi, hiç hazzetmez emrivakiden.  Hüngür hüngür ağlarken aynı zamanda kahkaha atarak haberi verdim. Öylece yüzüme baktı. Öylece. Ama love story’lerde böyle olmuyordu. Neden böyle olmuştu? Ne bileyim işte oğlan kızı alır döndürürdü falan. Çok bozuldum. Fakat yıllar içinde öğrenecektim ki ML böyle sevinirdi. O temkinli idi ben heyecanlı. Ve yine evlilik denen deliliğin yıllar içinde ikimizi birbirimizin boyasıyla boyayacağını da bilmiyordum o zaman.
Hafta değil, gün değil, saat sayıyorum. Saatli yiyorum, saatli uyuyorum. Kendi kendime şaşıyorum. Yıllar yılı kahvaltıyı “midem bulanıyor” diyerek reddeden, her sabah istisnasız okula,işe,minibüse geç kalan ben, sabahın nuru le kendiliğimden uyanıyor, işe gitmeden kahvaltı hazırlıyorum. En ucuz ve sağlıklı yemek çorbadır. Can Hatice’nin sitesini keşfediyorum o sıralar. Her gün Portakal Ağacı çorbalar sayfasında geziyorum. Ne çok sebze var, sebzelerle ne lezzetli şeyler yapılabiliyor, şaşırıp kalıyorum.
Şimdilerde yerleşmek için can attığım köyden, şehre göçüyoruz. Ne az çöpümüz olurdu köyde. Tadını bir kez aldım ya, hayıflanmalarım başlıyor alttan alta bu medeni olmayan şehir hayatına. Bir de yıldızlar azalıveriyor şehre gelince. Ne çoktular oysaki köy gecelerinde. İnsan mı, o her yerde aynı, ha köyde, ha şehirde. 


Bundan yıllar öncesi yemek ve içmek benim için sadece iştihâmı karşılayacak bir ihtiyaçtı. Elbette halen bir ihtiyaç ve elbette yemeğe olan iştihâm halen yerinde. Fakat yemeğin sadece karnımı doyurmadığını, yediklerimin bana dönüştüğünü, beni dönüştürdüğünü düşünüyorum artık. O günkü ruh halim aksi ise baktığım kalemlerden biri de o gün ne yiyip içtiğim. Salt bu değil elbet. Ne yiyip içtim, ne duydum, ne gördüm, ne söyledim, ne hatırladım bugün. Bunların hepsi ruhumu ve bedenimi, yani beni, şimdi şu andaki beni geçmişe ve geleceğe çeken, şimdi şu andaki imtihanlarımı başarıyla atlatmamın önünde engel olan durumlar.
Çok ve dengesiz saatlerde yemek yerdim. Vücudumuzun düzgün çalışan bir acıkma ve doyma hissiyatı varmış meğer. Çocuklarım sayesinde bunu öğrendim. Ben sofraya kurana kadar habire yer, oturmadığım ve gözümü de doyurmadığım için tokluk hissiyatını kaçırır, bu sebeple oturunca tıka basa yerdim. Tıka basa yediğim için gözümü birkaç öğünlük doyurur, diğer öğünün saatini atlar, vücudumu halsiz bıraktığım için de oturur yine tıka basa yerdim. İlk uğraştığım şey bu oldu. Fakat vücudum o denli bilmiyordu ki yeterince ve dengeli yemeyi. Açık söyleyeyim. Beni epey uğraştırdı. Bir incir ağacının altında aydınlanmadım yani. Birden kilo vermeye karar da vermedim zaten vücudumda hiçbir zaman verilecek bir kilo da olmadı. Fakat hep halsizdim, hep cansız. Kan değerlerim iyi çıkıyordu buna rağmen. Fakat suratıma bakan herkes kan ilacı kullan diyordu. Fakültenin çok yoğun günlerinde onu da kullandım. Hani bilirsiniz, şu kurbağa kanı içeren. Yine fayda etmedi. Bugüne baktığımda 8buçuk sene, kesintisiz emzirme, dört çocuk, dört operasyonu atlatmamda yediklerime dikkat etmemin etkisi ne kadardır bunu sadece Rabbim bilir. Ama hep diyorum hep diyeceğim, zaferden değil, seferden sorumluyuz. Yapabildiğimiz kadarını yapmaktan…
Çocukluğumdan beri tüm anılarım hurma’ya bir kudsiyyet atfediyordu. Biraz da kırgındım aslında Rabbime çocuk zihnimle. Neden burada doğmuştum. Mekke, Medine ve hurma… Hepsi Hicaz’da idi. Halbuki mesele o değilmiş. Halbuki Allah celle şanuhu tüm arzın ve semavatın sahibi imiş. Halbuki bambaşka bir mana var imiş Rasulullah’ın hurma ile ilgili hadislerinde. Gün geçtikçe fark edecektim. Evet, hurma çok faydalı imiş ama o yörenin insanı için. Ve her yörede Rabbim o yöre insanının ihtiyacına uygun mükemmel gıdalar veriyormuş. Binlerce kilometre öteden gelen egzotik meyveleri yemeden evvel düşünmem gerekirmiş meğer. Nasıl geldi buraya bu meyveler, nasıl taşındılar, bu meyveler taşındığı için ne kadar mazot harcandı? O egzotik meyvenin içindeki vitamini düşünmeden evvel bunu düşünmeliymişim, öğrendim. Oturduğum şehirde gerçek gıda yok mu hakikaten? Yüzlerce kilometre öteden bir kargo firması aracılığıyla sebze meyve getirmeye mecbur muyum? Buna maddi gücüm yoksa paketli ürünlere mahkum muyum? Düşündüm, konuştum, sorguladım ve tüm iyi insanların aynı cümlede buluştuğunu gördüm: Üreticini tanı, insana güven.
Üreticimi tanımaya pazardan başladım. Pazara gittim ve derdimi anlattım. ML’nin şaşkın bakışları arasında eteğimi toplayıp yanlarına oturdum. Çocuğumun allerjisi var, ilaçsız yememiz gerekiyor” dedim. “bu hibrit tohum, atalık tohumdan nen var” dedim. Karabuğday unu versem tarhana yapabilir misin” dedim. “Bana falan tohumu bulabilir misin” dedim. “eski patates-soğan lazım bana, az da olsa bulabilir misin” dedim. İnsani ilişki kurdum. Çoluğunu çocuğunu sordum. Köylerine gittim. Hayvanına mısır silajı vermeyen birini aradım. Köylerde yoldan geçene sordum. Bu kadar zamandır neden köye gitmeye çekindiğimi düşündüm. Köylüleri kaba-sabalıkla, köyü yoksunlukla eşleştirmişim zihnimde. Oysa köylü insan kaba-saba olmazmış. Düz olurmuş, öğrendim. Ve bu düzlüğe ne kadar ihtiyacım olduğunu her duyduğum cümlede daha da hissettim. “Arama hocânım, bulaman” diyenlere “ben arayayım Allah buldurmak isterse buldurur” dedim, güldüm. Her insanı bir bilgi kaynağı olarak görmeye başladım. “Ben eski buğdaylardan un arıyorum, nerede bulurum” dedim. İnternette dediler, yemedim J Aradım taradım eskice bir değirmende en az bin yıldır bu topraklara ekilen karabuğday ununu buldum. “Bu tavuklar ne yiyor” dedim. “Hangi mısır” diye sordum. “GDO’luysa yemezler” dedim. Şirden mayası neymiş, öğrendim. Yaşadığım yörede yetişen meyveleri inceledim. Tohumu ile oynanmış, çiçeğine meyvesine böcek gelmeyen o parlak şeylerden değil, yüzyıllardır yaşadığım yörede yetişen meyvelerden aldım. Çiftlik balığı neymiş, deniz balığı neymiş bildim. Balıkçılar çarşısına gittim. Bir kenara ilişip dakikalarca balıkçıları gözlemledim. Sonra bir abiye gidip anlattım durumu. Çocuğum dedim, allerji dedim. Şudur dedi. Şu mevsim dedi. Param yetmediyse yemedim. Ama illa ki mevsimini bekleyerek deniz balığı yedim. Aradığım şeyin bana ve aileme şifa olacağına ben inandım, onları da galiba inandırdım.
Yediklerin önce ağzında parçalanıyor, ardında yemek borusu aracılığıyla midene, oradan ince bağırsağa gidiyor, kalın bağırsaktan da dışarı atılıyor yazıyordu küçücükken okuduğum bir cep ansiklopedisinde. Bu muydu yani, bir öğütme makinesi miydim? Değilmişim, bildim. Meğer yediklerim önce miskallere sonra zerrelere ayrılıyormuş. Muhteşem bir yapıymışım ben. Vücudumdaki her organizma ne yapması gerektiğini biliyormuş. Meğer hastalıklar iyileşmeye giden birer yolmuş. Hastalıklı hücre yokmuş da, hastalıkla bana bir şeyler anlatmaya çalışan hücreler varmış meğer. “Hafifle” diyormuş bana hastalık. “Daha az ye. Daha az iç. Sen ‘su’dan yaratıldın. Su ile iyileş” diyormuş. Buna da çocuklarım ikna etti beni tabii ki.
Doktorum gebeliğimin son üç ayında istirahat verince maddi gıdalanmam üzerine tekrar düşündüm. Endüstriyel şeker içeren herhangi bir gıda veya paketli ürün yemiyorum uzun zamandır. Fakat bu yeterli gelmedi. Beslenme düzenim neredeyse tüm gün ayakta olan, haftada en az dört gün dışarıda konuşmaları olan birine göreydi. Ve bilen bilir, bir buçuk saat kesintisiz konuşmak epey kalori isteyen bir eylemdir.
Kadim yemek alışkanlıkları hakkındaki okumalarım, büyük dedemlerin beslenmesi ile ilgili babamın anlattıkları zihnimde birleşti. İnsanların son elli yıla gelene dek yüzlerce yıl boyunca ne de az doğal şekerle beslendiğini fark ettim. İçlerinde doğal şeker(monosakkarit, disakkarit, polisakkarit) bulunan portakal, mandalina, üzüm, kayısı, hurma, pirinç, erik, mısır, patates gibi gıdaları olabildiğince az tükettim. Beslenme düzenimi bu şekilde değiştirince sinir sistemimde de epeyce rahatlama hissettim. Ve elbette en doğrusunu Allah celle celaluhu bilir.
Maddi gıdalanmak üzerine düşünürken işe kendimden başlamam gerektiğini unuttum çok kez. İlk bebeğim, canım bademim ilk gıdalarını yediği zamanlardı. Önümde 6 aylık bir bebek, elimde yeşil bir çorba “neden çıkarıyor bu çorbayı, nerede yanlış yaptım” diye hüngür hüngür ağlarken buldum kendimi. Meğer her insanın vücudunun ihtiyacının bambaşka olmasıymış bunun sebebi. Hatta yediğim içtiğimden sütümün tadı değişirmiş de, “şimdi neden bu bebek emmek istemiyor, neden ağlıyor” dermişim. Bebekler ve çocuklar fıtrata daha yakın olduklarından benden çok daha iyi hissediyorlarmış. Benim vücudumun yapay ürünleri istemesinin sebebi, gerçek ihtiyaçlarımı çok uzun süre karşılamadığım için yerine yapay ihtiyaç listesi oluşturmammış. Ama her zaman umut varmış. Vücuduma iyi bakarsam tekrar duymaya başlayabilirdim gerçekten neye ihtiyacım olduğunu yavaş yavaş. Bazen de iki sesi birlikte çok yokavramı ğun duyduğum zamanlar oldu. Bir ses çok yoğun bir şekilde eski yediklerimden istiyordu, öbürü ise gerçek gıdaya ihtiyacın var diyordu. Bu durumda kalınca doyma hissim gelene dek yavaş yavaş gerçek gıda yedim, ardından canımın çektiği o şeyi azıcık yedim. Nefsimi körledim J
Gıdalanmak üzerine düşünürken olumsuzluklara odaklandığım zamanlar oldu. Gücümün yetmediği şeylere özeniyor, kendimi yoruyordum. Hâlbuki Rasulullah sallalahu aleyhi ve sellemin usulü hep hayra yormak üzere idi. Elinden geleni yapmak ve gerisini tüm sebeplerin sebeplendiricisi olan Hakk Tealaya bırakmak. Maddi manevi gücüm neye yetiyorsa onun benim rızkım olduğuna inandım artık. Önümdeki seçeneklerin en iyisi ne? Cebimdeki para hangi gerçek gıdaya yetiyor?  Buzdolabımda, kilerimde ne var? Bugün ne pişirebildim? İşte bu soruların cevabıydı benim için en doğrusu. Hem sofraya oturup, hem Rabbimin verdiği nimetle nimetlenip hem de bu nimetler hakkında söylenmek gibi edebe mugayyir bir eylem içerisindeydim, hem de nefesin gıdalara etki ettiğini bile bile. Rabbim affetsin.
İsraf… Bu kelimenin öyle fazla çağrışımı vardı ki zihnimin kıvrımlarında. Ama nedense hep tabaktaki yemeğin dibini sıyırmak, tencerede yemeğin kalmaması ile ilgili idi bu çağrışımlar. Oysa düşündükçe sözümü, gönlümü, heyecanımı, sesimi hâsılı kelam bana verilen nimetleri ne de çok israf ettiğimi fark ettim. Bana verilen nimetlerden en kıymetli nimet ise ‘ben’dim. Bedenimdi. Tencerenin dibindeki yemek yarın su buharında ısıtılabilirdi. Peki benim güzel mideciğimin suçu neydi? Vakitli vakitsiz yemek, bedeni israf etmek değil miydi?
Paylaşmayı sadece kendi refah seviyemde olan insanlarla hasrettiğimi fark ettim. Evet. Yardım yapıyordum. Fakat yardım yaptığım insanlar hep uzakta idi. Hep öteki. Hayatlarına dokunmuyordum. Hayatlarına dokunmadığım insanların derdi ile dertlenemiyormuşum meğer. Bir insanın evine girmek, onunla yemek yemek, çocuklarımızın birlikte oynadığına şahit olmak kadar gerçek bir paylaşmak yokmuş, bildim.
Damak zevki anneden çocuğa ayniyle geçmezmiş, ama elbette benzermiş. Her çocuk ayrı bir dünya imiş meğer, her çocukta tekrar tekrar bildim bunu. Teklif var, ısrar yok dedim. Ve bu çok zor oldu. Seda ( @suleseday )buna “dilini ısırmak” diyor. Bayılıyorum bu lafa. Mutfağa girince, sofraya oturunca o kadar çok dilimi ısırdım ki. Düşündüm durdum. Neden sinirleniyorum ML veya çocuklarım istediğim yemeği yemeyince? Ben neden bu yemeği yemesini istiyorum? O ne yemek istiyor? Onun yemek istediği şey neden beni üzüyor? Onun yemek istediği benim yemesini istemediğim şey sağlığı için iyi değil mi? Peki o halde bu yemek neden evimizde var? Bunu ML mi aldı? ML ile çocukların bu ürünü görmesini istemediğimi, bunun beni üzdüğünü sakince, düzgün bir üslupla ve yeterince konuştum mu? ML ile bu gerçekliği paylaşmamız için ne yapabilirim? Bir insanda bir bilginin var olması ile o bilgiye inanması farklı şeyler midir? Hakikate bilmekle değil olmakla mı ulaşılır?
Çocuk sayısı çoğaldıkça her gün herkesin damak zevkine uygun yemekler pişirmek oldukça zor gözüküyordu. Çok sıkışıyorsun. Çok ama. O çok sıkışıklık anındaki acziyyet hissini sonradan hatırladığımda çok seviyorum. O mükemmel bir his. O an gerçekten Allah’ın bana ruhundan üflediğini hissedebiliyorum. “İşte bu kadarım, senin bir parçanım, bir üfürüğün kadarım ve şu anda gerçekten bununla baş edemiyorum, yardım et lütfen, şu an şu krizi çözmeme, akleden kalbimi kullanabilmeme yardım et” dedim defalarca. Düğümler çözüldü, işler kolaylaştı gitgide.
- Her sofraya sadece pişmiş yemekleri değil hem çocukların sevdiği hem benim yediklerinde sevindiğim kuru yemişler, kuru meyveler koydum.
- Yoğurta hepsi bayılır. Gerçek sütün gerçek yoğurtun peşine düştüm, çok şükür hayvanına GDO’lu yem vermeyen birini buldum. Her daim evde gerçek yoğurt bulunması için elimden geleni yaptım.
- Her gün çorba yapmaya çalıştım. Biri yemediyse biri yedi. Sütlü tatlıları hepsinin çok sevdiğini fark ettim.
- Gerçek süt, gerçek un, veya gerçek nişasta bazen kakao ve soğuduğunda pekmez veya bal. Bunlarla pişirdiğim sütlü tatlıyı dolapta tuttum. Çorba veya yemek yerine bunu tercih ettiklerinde içim rahat oldu, bir oh çektim.
- ML ve ben karışık salata severiz. Çocuklarımın salatanın içinden bazı sebzeleri seçtiklerini fark ettim. Marulu, taze soğanı, otları, mor lahanayı, havucu doğramadan bir tabak içerisinde sofraya koydum. Hepsinin ayrı sebzeyi seçip yediğini fakat salataya dokunmadıklarını gördüm, kendime güldüm.
- Tencere yemeklerinin suyuna banmayı sevdiklerini fakat soğanları görmeyi sevmediklerini fark ettim. Soğanları çok minik doğrayıp yağda değil salçalı suda küçük ocak kısık ateşte bir saate yakın pişirdim. Sonra içine yemek malzemesini(patates, misket köfte, nohut, yeşil mercimek, kuru fasulye, taze fasulye, barbunya, börülce, bakla, bezelye, mısır yarması, karalahana, beyaz lahana, kabak, pırasa, sarımsak, tarhana, havuç, patlıcan) koyup kısık ateşte malzeme pişene dek yine pişirdim.

- Bir gün  “bıktım artık, birinizin yediğini biriniz yemiyor, bu kadar uğraşıyorum bir tadına bakar insan, yemek falan pişirmeyeceğim artık size” dedim. Herkesi ne kadar saçmaladığımı fark ettiren suratlarla gözlerini kocaman kocaman açmış bana bakarken görünce çok utandım. Hani zaferden değil seferden diyordun Merve, şimdik ne oldi dedim kendime. “Özür dilerim sinirlerim bozuldu sanırım” deyip yemeğe devam ettim. Bir daha da bu konuda ağzımı açmadım. Ama pişirmekten asla vazgeçmedim. Biri yemezse biri yedi illa ki. Bazı gün hem ML hem üçü de yedi. Çaktırmamaya çalıştım ama içimde kelebekler uçuştu o gün. “Bu iş tamam” dedim. Ertesi gün pişirdiğime şöyle bir bakıp ekmek, tereyağı, peynir yiyenler oldu. “Vay siz misiniz” deyip sonraki gün bir şey pişirmedim. Ertesi gün olup da ne pişirdiğim sorulunca “ekmek, peynir, tereyağı” deyip naz ettim. Sonraki gün ne oldu, yine girdim mutfağa, yine kimisinin yiyeceği kimisinin yemeyeceği yemekler pişirdim :)’

bundan dokuz buçuk yıl önce....

Gebelik denen bir ülke varmış, beş kez gittim. Birinde çarçabuk oldu dönüşüm. Dördünde takriben dokuz-dokuz buçuk ay ikamet ettim. Bu ülkedeyken ben bazen bulutların üstünde gezindim bazen gri bulutlar çöktü üzerime sıkıştım, delilendim. Her birinde aklımın, canımın, kanımın bir kısmını yeni bir cana pay ettim. Sonra oturdum neler oldu hikaye ettim.

Bundan 9buçuk yıl önce, bir hastane koridorunda, elimde kağıtlar öylece oturuyorum. Böyle şeyler salt filmlerde olmuyormuş. Milyonda bir diyor doktor, Allah’tan ümit kesilmez diyor, falan hastane iyi diyor. Sesi kulaklarımda yankılanıyor koridorda otururken ve ben gözlerimi karşımdaki bebek resmine dikmiş öylece oturuyorum. Gözümden hızlıca dökülen yaşları görmeyen biri sırıttığımı bile düşünebilir. Bebek resmine bakıp “olmayacak, biliyorum” diyorum.

Sosyal Medya ve akıllı cihazlarımız yok o zaman. İnternete masaüstü bilgisayarımızdan, telefon kablosu ile bağlanıyoruz. Forumlar ve elektronik posta grupları var. Aynı derdi çekenlerin buluştuğu yerler bunlar. Tıp ansiklopedilerinin ilgili ciltlerini ödünç alıyorum kütüphaneden. Okuyorum, okuyorum, okuyorum. Okudukça şaşırıyorum. Meğer ben neymişim? (Tam burada fonda Nil söylüyor. Meğer ben suymuşum). İnternet bir derya, ama kötü hikayeler bunaltıyor beni kaçıyorum. Bazı Tıp Fakülteleri akademik arşivlerini sanal ortama yüklemiş. Okuyorum, okuyorum, okuyorum. Doyana dek okuyorum. Bir okuma beni diğerine götürüyor. Bir makalenin ucundaki bir cümle yakalıyor beni. “Tüm bu interfilit türleri ile sindirim ve boşaltım sistemi bozuklukları korelasyon gözlemlenmiştir” mealinde bir cümle. Bir daha okuyorum. Bir daha. Korelasyon neydi. İki şeyin değeri birbirine bağıl artınca korelasyon oluyormuş evet. Nasıl yani, ne alakası var. Benim sindirim ve boşaltım sistemimde anomali var ama. Ama genetiktir o yani. Benim halalarım da böyleymiş. Yediklerini eritirlermiş hemen. Olabilir mi acaba? Belki de öyledir. O zaman okuma yönümüzü sindirim ve boşaltım sistemine çevirelim. Bağırsak ikinci mi beyin? Nasıl yani? Annemin kızken kullandığı ilaçların yan tesirli maddeleri, babamların hayvancılık ile uğraşan köyünde ücretsiz ve zorunlu şekilde dağıtılan süt tozunun içeriğindeki çeşitli zehirler şu an benim bağırsağımda olabilir mi? Hayy Allah. Nasıl olur yahu? Bir denize girmiş gibiyim. Okuyorum, okuyorum. Okuduğum her satır beni bir diğerine götürüyor. Okuduğum her satır birbirini bütünlüyor. “Temiz besine ulaş, paketli şeylerden uzaklaş”

post-modern rabıta-i mevt....




Acil kapısından girdik. Kimseye bakmamaya çalışıyordum. Sedyeye yatar yatmaz yüzümü tülbentle örttüm. Bakışlar sorucudur. Doğumistan’daki kadının ise tek ihtiyacı sorulmamak, sorgulanmamak, mümkün olan en az göz tarafından izlenmek ve mümkünse daha konuşmadan halinden tavrından anlaşılmaktır.

Sedyeye yatırılmam ile yeşil alana götürülüşüm arasındaki kısacık zaman aralığında, babasının x halde getirildiğini anladığım bir kadın çığlıklarını kesip “kızım seni de kurtarsın Allahım babamı da” dedi. Allah razı olsun ondan da.

Yeşil alana götürülüp hastaneye girişim yapılacaktı, doğumhaneye gidecektim, nst’ye bağlanıp durumum stabil ise sabah beklenecekti. Bir yandan da bebeğin kasılmalarını kontrol ediyordum. 5-6. aydan itibaren her anne kendi olağan kasılmasının seviyesini bilir ve bu önemlidir.  Bunlar benim olağan kasılmalarımdı. “Non-stres-test”  yani nst cihazının verilerinden daha önemli bunu bilmek. Çünkü her insanın ağrı eşiği bambaşkadır. Benim tüm doğumlarımda ağrılarım 100’ü vuruyordu. Ve gidip gelen ebeler, doktorlar yüzüme ilginç ilginç bakıyorlardı. Çünkü ben o sırada trans halde gülümsüyor oluyordum. Bunda da başıma aynı şey gelecekti biliyordum. Ellerim karnımda bebeğime az sonra yaşayacaklarımızı tekrar ediyordum içimden.

Yeşil alanda başıma bir abi geldi. Kapattığım tülbenti kaldırıp“hemşire ile konuşmak istiyorum” dedim. Hemşire hanım gelince elini tutup “yüksek riskli gebelikte kaydım var, suyum geldi” dedim. Alnımı okşadı ve “küçücük bir işlem var hemen doğumhaneye çıkarttırıyorum” dedi. Allah ondan da razı olsun.

Doğumhaneye çıktık. Birkaç gün evvel imza atıp çıktığım doğumhaneye. Eğitim ve Araştırma hastanelerinde Tıp Fakültesinden, Ebelik ve Hemşirelik Fakültelerinden, Sağlık Meslek Yüksek Okullarından mezun olmuş veya halen devam eden çeşit çeşit beyaz önlüklü ile karşılaşırsınız. Tıp Fakültesinden gelenler: öğretim üyeleri, uzman doktorlar, asistanlar ve stajyerlerdir. Burası önemli. Stajyerler sizinle muhatab olamaz. Ama acilden giriş yaptığınızda bir asistan ve bir uzman sizinle muhatab olur. Ve asistanlar genelde heyecanlıdır. Çünkü her hasta bir vakadır. Hele benim gibi previa, acreata teşhisi konmuş sancıları 100’ü vuran, mükerrer section bir hasta. Ve beni de böyle heyecanlı bir asistan, ve nöbetinin son saatlerinde bir uzman doktor karşıladı.

Doğumhane kapısında annemle ayrıldık. Orası ilginç bir yer. Ne diyordu Illıch: Sağlığın Gaspı Kıyafetlerinizi verdiğiniz, bir örnek giyindiğiniz, yakınlarınızla iletişim kurmanıza izin verilmeyen, özel eşyalardan arındığınız bir yer. Medrese-i Yusufiye’ye benziyor o açıdan.  Doğumhane kapısında beklemişliğim vardı. Böyle olacağını biliyordum. Bir açıdan da iyiydi sanki. Ameliyatıma bölüm başkanı girmeliydi. Ve doktorlar aralarında konuşup “hasta stabil, sabaha ameliyat” diyeceklerdi. Anneme de “hastanız sabaha ameliyat olacak, eşinin imzası gerekiyor” falan diyeceklerdi muhtemelen. Meğer öyle olmamış.

Doğumhanenin içinde bir ultrason odası vardır. O odada heyecanlı asistan ve uzmana hastalık öykümü anlatmak istedim. Ama öykümden çok ultrason verilerine önem verdiler. Gözlerimi kapatıp içime döndüm. Uzun uzun içimle ilgili konuştular. Ben oradaydım. Benimle ilgili konuşuyorlardı. Benim içimdeki beni işin içine katmadan. Onlara kızmıyordum. Çünkü onlara emanet edecektim kendimi. Bebeğime ve tüm azalarıma spinal anesteziyi  anlatmaya başladım o sırada. “Hasbunallahi ve ni’mel vekil, nimel Mevla ve ni’mennasir, gufraneke Rabbena ve ileykel masir” zikri eşliğinde.
Gördükleri çizgiler ve sayılar üzerinden teşhislerini tekrarladılar. Operasyonun risklerinden bahsettiler ve nst odasına alındım. O sırada heyecanlı uzman kapıda bekleyen anneme, enişteme “kan kaybından ölüm riskinden, kan grubumdan 10 ünite kan gerektiğinden” bahsetmiş. Bunu sonradan öğrendim. Liseye giderken Zafer dergisi alırdı bir arkadaşım. Derginin arkasında özlü sözler olurdu. Şimdi adını hatırlayamadığım bir âlim’in “Keşke diyeceğime dilimin yanmasını tercih ederim” mealli bir sözünü okuduydum orada. Nasıl sindiyse içime. O günden beri gitgide azaldı ‘keşke’lerim. Öyle ki hiç keşke diyemez oldum. Biri keşke deyince “o zaman da öyle yapman gerekiyormuş demek ki, o zaman da öyle olması gerekiyormuş demek ki” deyiveriyorum. O yüzden “keşke öyle demeseydi doktor” diyemiyorum. Demek ki duymaları gerekiyormuş o cümleleri.

Nst odasında üç yatak. Birinde ben, birinde ilk üç bebeğini cennete yolladığını, erken doğum riski olduğu için bir aydır hastanede yattığını sabah öğreneceğim bir hanım, birinde albümin düşüklüğü sebebiyle doğumu yüksek riskli, konuşmasından romen olduğunu tahmin ettiğim bir hanım. Hayat kareleri film karelerinden her zaman güzeldir. Soluma yattım ve nst’ye bağlandım. Diğer doğumlardaki gibi düzenli aralıklarla 100’lük sancılar vuruyordu. Bende tık yok. Heyecanlı asistan ameliyatıma girmek istiyor. Çünkü ben bir vakayım. Nöbetçi öğretim üyesi ise bir kez uğradı yanıma. “İyi misin kızım” dedi. Bunlar normal kasılmalarım hocam” dedim. “Tamam sabaha alırız o zaman” dedi ve gitti.

Her yer ışık. Çok ışık. Tülbentimi almadılar hala. Üst kısmını ikiye katlayıp gözlerimi örtüyorum. Her yer sinyal sesi. Kalp atışlarımı takip eden sinyal sesi. Bebeğimin kalp atışlarının sesi. Yan taraftaki gebeden gelen aynı sinyaller. Kadıncağızın inleme sesleri.  Uyumak mümkün değil. Bildiğim tüm sureleri aşırları okuyorum. İki zikir takılıyor sadece dilime. Biri “Hasbunallahi ve nimel vekil, nimel Mevla ve nimennasır gufraneke Rabbena veileykel masır”, biri “feseyekfikehumullah”.         Onlara karşı Allah sana yeter. Manasını sonradan hatırladım. Hiç düşünmeden sürekli feseyekfikehumullah diyordum. Yanda yatan, ne olur sezaryene alın beni diye inleyen, albümin düşüklüğü olan hastaya –ki yüzünü görmemiştim daha-  “az kaldı kardeşim, dua ediyorum sana dedim. Sonra sızmışım.

Günün ışıkları ile gözlerimi açtım. Yanımdaki hastayı doğumunun gerçekleşeceği odaya alıyorlardı. Baş ebe, ebeler, sağlık meslek talebeleri. Ne çok göz. Pencereden dışarısı görünüyordu. Aylardır pencereden bakabiliyordum dışarı zaten. Sarı çiçeğe durmuş bir kızılcık ağacı seçti gözlerim. “Siz meyve verdiğinizde ben de oğlumla ormanlarda dolaşıyor olacağım inşallah” dedim. Gözlerimi kapattım.  

Eşim hala gelmemişti. Operasyon için eşimin imzası gerekiyordu ve doktorlar şüphelenmeye başlamıştı. Yoksa eşimden habersiz mi hastaneye yatmıştım. Eşimi aramak istedim. Yataktan kalkmama izin yoktu. Cep telefonlarını bana kullandırmaları da yasal değildi. Eşimin numarasını verdim. Hastane hattından aradılar. Sonradan eşimin “1-1,5 saate oradayım” dediğini öğrenecektim. Fakat hemşire hanım “en erken saat 1’de(13’te)oradayım diye anlamış. Saat daha 7 idi. İyice şüphelendiler tabii. Aranızda bir anlaşmazlık mı var diyen bir hemşireye. “Yok yani severiz birbirimizi” dedim J

Eşim gelmiş. Haber getirdi aynı hemşire. İmzaları alındı. Mesai başladı. Bölüm başkanı da geldi. Babacan bir bey. Verileri inceledikten sonra “kızım bu normal bir operasyon değil, arzu edersen daha kapsamlı bir hastaneye gidebilirsin, ama ben ekibime güveniyorum, çok yaptık biz bu operasyonları” dedi. “Ben size güveniyorum hocam” dedim. Tek bir aşama kalmıştı: Ameliyathane sırası  beklemek. İşte o kısım yıllar yıllar sürdü gibi geldi bana. Sonradan yalnızca 7 saat sürdüğünü anlayacaktım. Ama zaman göreceli bir kavramdı. “Yakınları ile görüştürün” dedi profesör bey. İdam mahkumunun sehpadan önceki son isteği gibi. Post-modern rabıta-i mevt koydum bu yaşadığımın adını.


Ameliyathaneye alınıyorum. Ruhumdan gayrı bir et ve kemik yığını olduğumu damarlarıma kadar hissettiğim yer ameliyathane. İşte bu kadarım.Et, kemik ve kan. Masaya uzanıyorum. Anestezi uzmanı geliyor. Sadece belden altım uyuşacak. Bebek ve benim için bu daha iyi. Üçüncü kez aynı prosedür. Derin nefesler alıyorum. Çok derin. Her nefesimiz bizi sona götürüyor biliyorum. Ama orada her nefes Son nefes gibi alınıyor. “Çok küçükler Allah’ım, ama onları en iyi kim büyütür bunu sen biliyorsun” diyorum durmadan. Bir arkadaş “çok nazlıyorsun çocukları, sana bir şey olursa sudan çıkmış balığa dönerler” dediydi. Cümleleri salt insanların söylediğini düşünmüyorum. Cümleleri duymamız için insanlar söylüyor sanki. Sanki perdeyi kaldırırsam arkadan Yaradan görünecek gibi geliyor bazı anlar. O an da öyle bir andı. Uyuşukluk hissi damarlarıma doğru yayılıp da hafifçe uzanırken masaya, bu cümleyi kafamda çevirmeye başladım. “Çok mu nazladım Allahım, yapamazlar mı, sen en iyisini biliyorsun, çok küçükler” dedim sonra defalarca. Belimden parmaklarıma dek indi uyuşukluk. Sağ ayak parmaklarımı oynatamaz oldum önce. Sonra sol. “Normal sezaryenden ne kadar uzun olacak” dedim. “En fazla beş dakika” dedi uzman. Başladılar. Sadece bismillah diyebiliyordum. Her şey çok hızlı idi. Bebeğimi çıkardıklarını hissettim. “Dokunmak istiyorum” dedim. Bu önemli. Çünkü hastanın kendini nasıl hissettiğine göre ten tene temas uygulanabiliyor. Bebek hemşiresini ikna edebildiğim kadar kaldı yanımda bebeğim. Elhamdülillah. O anda mide bulantısı başladı. Kızımın doğumunda da tam böyle olmuştu. Oksijen maskesi takılıydı zaten. Midem bulanıyor, uyut lütfen dedim. Sonrası karanlık. Hafifçe gözümü açıyorum. Yine post-op’tayım. Göz kapaklarımı tutamıyorum. Yine karanlık. Bir daha açıyorum. Hadis hocamın kızı meğer burada stajyer doktormuş. “Merve abla bebeğin iyi” diyor. Bir daha açıyorum. Ameliyathaneden çıkıyoruz. Bir daha açıyorum. Annem, babam, eşim, kız kardeşim. Bir daha açıyorum. Bebeğim kucağımda. Ayılıyorum. Ve aklımın bir kısmını bebeğime verdiğim o muhteşem şey başlıyor: Lohusalık….