post-modern rabıta-i mevt....




Acil kapısından girdik. Kimseye bakmamaya çalışıyordum. Sedyeye yatar yatmaz yüzümü tülbentle örttüm. Bakışlar sorucudur. Doğumistan’daki kadının ise tek ihtiyacı sorulmamak, sorgulanmamak, mümkün olan en az göz tarafından izlenmek ve mümkünse daha konuşmadan halinden tavrından anlaşılmaktır.

Sedyeye yatırılmam ile yeşil alana götürülüşüm arasındaki kısacık zaman aralığında, babasının x halde getirildiğini anladığım bir kadın çığlıklarını kesip “kızım seni de kurtarsın Allahım babamı da” dedi. Allah razı olsun ondan da.

Yeşil alana götürülüp hastaneye girişim yapılacaktı, doğumhaneye gidecektim, nst’ye bağlanıp durumum stabil ise sabah beklenecekti. Bir yandan da bebeğin kasılmalarını kontrol ediyordum. 5-6. aydan itibaren her anne kendi olağan kasılmasının seviyesini bilir ve bu önemlidir.  Bunlar benim olağan kasılmalarımdı. “Non-stres-test”  yani nst cihazının verilerinden daha önemli bunu bilmek. Çünkü her insanın ağrı eşiği bambaşkadır. Benim tüm doğumlarımda ağrılarım 100’ü vuruyordu. Ve gidip gelen ebeler, doktorlar yüzüme ilginç ilginç bakıyorlardı. Çünkü ben o sırada trans halde gülümsüyor oluyordum. Bunda da başıma aynı şey gelecekti biliyordum. Ellerim karnımda bebeğime az sonra yaşayacaklarımızı tekrar ediyordum içimden.

Yeşil alanda başıma bir abi geldi. Kapattığım tülbenti kaldırıp“hemşire ile konuşmak istiyorum” dedim. Hemşire hanım gelince elini tutup “yüksek riskli gebelikte kaydım var, suyum geldi” dedim. Alnımı okşadı ve “küçücük bir işlem var hemen doğumhaneye çıkarttırıyorum” dedi. Allah ondan da razı olsun.

Doğumhaneye çıktık. Birkaç gün evvel imza atıp çıktığım doğumhaneye. Eğitim ve Araştırma hastanelerinde Tıp Fakültesinden, Ebelik ve Hemşirelik Fakültelerinden, Sağlık Meslek Yüksek Okullarından mezun olmuş veya halen devam eden çeşit çeşit beyaz önlüklü ile karşılaşırsınız. Tıp Fakültesinden gelenler: öğretim üyeleri, uzman doktorlar, asistanlar ve stajyerlerdir. Burası önemli. Stajyerler sizinle muhatab olamaz. Ama acilden giriş yaptığınızda bir asistan ve bir uzman sizinle muhatab olur. Ve asistanlar genelde heyecanlıdır. Çünkü her hasta bir vakadır. Hele benim gibi previa, acreata teşhisi konmuş sancıları 100’ü vuran, mükerrer section bir hasta. Ve beni de böyle heyecanlı bir asistan, ve nöbetinin son saatlerinde bir uzman doktor karşıladı.

Doğumhane kapısında annemle ayrıldık. Orası ilginç bir yer. Ne diyordu Illıch: Sağlığın Gaspı Kıyafetlerinizi verdiğiniz, bir örnek giyindiğiniz, yakınlarınızla iletişim kurmanıza izin verilmeyen, özel eşyalardan arındığınız bir yer. Medrese-i Yusufiye’ye benziyor o açıdan.  Doğumhane kapısında beklemişliğim vardı. Böyle olacağını biliyordum. Bir açıdan da iyiydi sanki. Ameliyatıma bölüm başkanı girmeliydi. Ve doktorlar aralarında konuşup “hasta stabil, sabaha ameliyat” diyeceklerdi. Anneme de “hastanız sabaha ameliyat olacak, eşinin imzası gerekiyor” falan diyeceklerdi muhtemelen. Meğer öyle olmamış.

Doğumhanenin içinde bir ultrason odası vardır. O odada heyecanlı asistan ve uzmana hastalık öykümü anlatmak istedim. Ama öykümden çok ultrason verilerine önem verdiler. Gözlerimi kapatıp içime döndüm. Uzun uzun içimle ilgili konuştular. Ben oradaydım. Benimle ilgili konuşuyorlardı. Benim içimdeki beni işin içine katmadan. Onlara kızmıyordum. Çünkü onlara emanet edecektim kendimi. Bebeğime ve tüm azalarıma spinal anesteziyi  anlatmaya başladım o sırada. “Hasbunallahi ve ni’mel vekil, nimel Mevla ve ni’mennasir, gufraneke Rabbena ve ileykel masir” zikri eşliğinde.
Gördükleri çizgiler ve sayılar üzerinden teşhislerini tekrarladılar. Operasyonun risklerinden bahsettiler ve nst odasına alındım. O sırada heyecanlı uzman kapıda bekleyen anneme, enişteme “kan kaybından ölüm riskinden, kan grubumdan 10 ünite kan gerektiğinden” bahsetmiş. Bunu sonradan öğrendim. Liseye giderken Zafer dergisi alırdı bir arkadaşım. Derginin arkasında özlü sözler olurdu. Şimdi adını hatırlayamadığım bir âlim’in “Keşke diyeceğime dilimin yanmasını tercih ederim” mealli bir sözünü okuduydum orada. Nasıl sindiyse içime. O günden beri gitgide azaldı ‘keşke’lerim. Öyle ki hiç keşke diyemez oldum. Biri keşke deyince “o zaman da öyle yapman gerekiyormuş demek ki, o zaman da öyle olması gerekiyormuş demek ki” deyiveriyorum. O yüzden “keşke öyle demeseydi doktor” diyemiyorum. Demek ki duymaları gerekiyormuş o cümleleri.

Nst odasında üç yatak. Birinde ben, birinde ilk üç bebeğini cennete yolladığını, erken doğum riski olduğu için bir aydır hastanede yattığını sabah öğreneceğim bir hanım, birinde albümin düşüklüğü sebebiyle doğumu yüksek riskli, konuşmasından romen olduğunu tahmin ettiğim bir hanım. Hayat kareleri film karelerinden her zaman güzeldir. Soluma yattım ve nst’ye bağlandım. Diğer doğumlardaki gibi düzenli aralıklarla 100’lük sancılar vuruyordu. Bende tık yok. Heyecanlı asistan ameliyatıma girmek istiyor. Çünkü ben bir vakayım. Nöbetçi öğretim üyesi ise bir kez uğradı yanıma. “İyi misin kızım” dedi. Bunlar normal kasılmalarım hocam” dedim. “Tamam sabaha alırız o zaman” dedi ve gitti.

Her yer ışık. Çok ışık. Tülbentimi almadılar hala. Üst kısmını ikiye katlayıp gözlerimi örtüyorum. Her yer sinyal sesi. Kalp atışlarımı takip eden sinyal sesi. Bebeğimin kalp atışlarının sesi. Yan taraftaki gebeden gelen aynı sinyaller. Kadıncağızın inleme sesleri.  Uyumak mümkün değil. Bildiğim tüm sureleri aşırları okuyorum. İki zikir takılıyor sadece dilime. Biri “Hasbunallahi ve nimel vekil, nimel Mevla ve nimennasır gufraneke Rabbena veileykel masır”, biri “feseyekfikehumullah”.         Onlara karşı Allah sana yeter. Manasını sonradan hatırladım. Hiç düşünmeden sürekli feseyekfikehumullah diyordum. Yanda yatan, ne olur sezaryene alın beni diye inleyen, albümin düşüklüğü olan hastaya –ki yüzünü görmemiştim daha-  “az kaldı kardeşim, dua ediyorum sana dedim. Sonra sızmışım.

Günün ışıkları ile gözlerimi açtım. Yanımdaki hastayı doğumunun gerçekleşeceği odaya alıyorlardı. Baş ebe, ebeler, sağlık meslek talebeleri. Ne çok göz. Pencereden dışarısı görünüyordu. Aylardır pencereden bakabiliyordum dışarı zaten. Sarı çiçeğe durmuş bir kızılcık ağacı seçti gözlerim. “Siz meyve verdiğinizde ben de oğlumla ormanlarda dolaşıyor olacağım inşallah” dedim. Gözlerimi kapattım.  

Eşim hala gelmemişti. Operasyon için eşimin imzası gerekiyordu ve doktorlar şüphelenmeye başlamıştı. Yoksa eşimden habersiz mi hastaneye yatmıştım. Eşimi aramak istedim. Yataktan kalkmama izin yoktu. Cep telefonlarını bana kullandırmaları da yasal değildi. Eşimin numarasını verdim. Hastane hattından aradılar. Sonradan eşimin “1-1,5 saate oradayım” dediğini öğrenecektim. Fakat hemşire hanım “en erken saat 1’de(13’te)oradayım diye anlamış. Saat daha 7 idi. İyice şüphelendiler tabii. Aranızda bir anlaşmazlık mı var diyen bir hemşireye. “Yok yani severiz birbirimizi” dedim J

Eşim gelmiş. Haber getirdi aynı hemşire. İmzaları alındı. Mesai başladı. Bölüm başkanı da geldi. Babacan bir bey. Verileri inceledikten sonra “kızım bu normal bir operasyon değil, arzu edersen daha kapsamlı bir hastaneye gidebilirsin, ama ben ekibime güveniyorum, çok yaptık biz bu operasyonları” dedi. “Ben size güveniyorum hocam” dedim. Tek bir aşama kalmıştı: Ameliyathane sırası  beklemek. İşte o kısım yıllar yıllar sürdü gibi geldi bana. Sonradan yalnızca 7 saat sürdüğünü anlayacaktım. Ama zaman göreceli bir kavramdı. “Yakınları ile görüştürün” dedi profesör bey. İdam mahkumunun sehpadan önceki son isteği gibi. Post-modern rabıta-i mevt koydum bu yaşadığımın adını.


Ameliyathaneye alınıyorum. Ruhumdan gayrı bir et ve kemik yığını olduğumu damarlarıma kadar hissettiğim yer ameliyathane. İşte bu kadarım.Et, kemik ve kan. Masaya uzanıyorum. Anestezi uzmanı geliyor. Sadece belden altım uyuşacak. Bebek ve benim için bu daha iyi. Üçüncü kez aynı prosedür. Derin nefesler alıyorum. Çok derin. Her nefesimiz bizi sona götürüyor biliyorum. Ama orada her nefes Son nefes gibi alınıyor. “Çok küçükler Allah’ım, ama onları en iyi kim büyütür bunu sen biliyorsun” diyorum durmadan. Bir arkadaş “çok nazlıyorsun çocukları, sana bir şey olursa sudan çıkmış balığa dönerler” dediydi. Cümleleri salt insanların söylediğini düşünmüyorum. Cümleleri duymamız için insanlar söylüyor sanki. Sanki perdeyi kaldırırsam arkadan Yaradan görünecek gibi geliyor bazı anlar. O an da öyle bir andı. Uyuşukluk hissi damarlarıma doğru yayılıp da hafifçe uzanırken masaya, bu cümleyi kafamda çevirmeye başladım. “Çok mu nazladım Allahım, yapamazlar mı, sen en iyisini biliyorsun, çok küçükler” dedim sonra defalarca. Belimden parmaklarıma dek indi uyuşukluk. Sağ ayak parmaklarımı oynatamaz oldum önce. Sonra sol. “Normal sezaryenden ne kadar uzun olacak” dedim. “En fazla beş dakika” dedi uzman. Başladılar. Sadece bismillah diyebiliyordum. Her şey çok hızlı idi. Bebeğimi çıkardıklarını hissettim. “Dokunmak istiyorum” dedim. Bu önemli. Çünkü hastanın kendini nasıl hissettiğine göre ten tene temas uygulanabiliyor. Bebek hemşiresini ikna edebildiğim kadar kaldı yanımda bebeğim. Elhamdülillah. O anda mide bulantısı başladı. Kızımın doğumunda da tam böyle olmuştu. Oksijen maskesi takılıydı zaten. Midem bulanıyor, uyut lütfen dedim. Sonrası karanlık. Hafifçe gözümü açıyorum. Yine post-op’tayım. Göz kapaklarımı tutamıyorum. Yine karanlık. Bir daha açıyorum. Hadis hocamın kızı meğer burada stajyer doktormuş. “Merve abla bebeğin iyi” diyor. Bir daha açıyorum. Ameliyathaneden çıkıyoruz. Bir daha açıyorum. Annem, babam, eşim, kız kardeşim. Bir daha açıyorum. Bebeğim kucağımda. Ayılıyorum. Ve aklımın bir kısmını bebeğime verdiğim o muhteşem şey başlıyor: Lohusalık….