süregiden....

eskiden günler vardı. günler başlardı ve günler biterdi. şimdi günler süregidiyor ve bu bir sıkıntı değil. sanki olağanı bu imiş de ben yeni kabullenmişim gibi. dördü de uyudu. gün içinde ne yaşadığımızı uyudukları zaman anlıyorum sanırım.

hayır hayır okuyucu. bu bir "herkeş çok çocuk yapsın" yazısı değil. sanırım bir süre öyle şeyler saçmalamış olabilirim. eğer sen de denk geldiysen hakkını helal et. cahillik işte, bilmiyordum.

öğrendim ki çocukları biz yapmıyoruz, buna îmânım her geçen gün daha da artıyor. onlar tam da zamanında geliyor. tam da zamanında derken pembe beyaz uçuş uçuş tüller gelmemeli akla. öyle değil. yani "ah canım bebeğim sen geldin ve bizi çok mutlu ettin" değil. bebek öyle bir şey değil çünkü. evet çok mutlu ediyor seni ama sadece o kadar değil. hikayenin tamamı o değil. endişe, kaygı, huzursuzluk, kendinden ödün verdiğini hissetmek, fedakarlık, yorgunluk, zahmet, uykusuzluk, ter kokmak. hikayenin tamamında bunlar da var. işte buna kusurlu güzellik diyoruz. bu tam da olması gerektiği gibi bir hissiyat veriyor insana. "hayat bu yâ hû" demiştim ben çok ama çok ama çok sıkıştığım bir gün. işte hayat bu. köşeye sıkış, çare ara, acizliğini hisset, Yaradan'dan ve kullarından yardım iste ve o yardımın gelmesini bekle. hayat bu işte.

sığınmak....

insanın ne olduğu üzerine düşünüyorum. karşımda istediği olmadığı için kendini yere atmış yaşı küçük bir insan var ve ben boş gözlerle ona bakıp insanın ne olduğunu düşünüyorum. 

insan hırsına düşkündür, insan zayıf yaratılmıştır, insan acizdir diye tekrar ediyorum içimden. karşımdaki, ayaklarımın dibindeki, kucağımdaki, sırtımdaki o küçük canlıya bakıp bunları tekrar ediyorum. sonra gözlerimi göğe kaldırıp aynı sözleri tekrar ediyorum.

sığınıyorum yâ Rabbî.
zayıfım, acizim, yardım et.
beni sebep-sonuçlardan, beni kendimi suçlamaktan,
beni hassas duyargalarımın hep başkaları için çalışmasından ve tam da o sırada beni kendime yontmaktan
beni boş laflardan, beni çok laflardan,
beni pedagojiden, beni içeriklerden ve ve beni zamana sövmekten
koru.
(amin)

melekeler ve zaaflar....

henüz çocuğum yokken en çok merak ettiğim şey çocuğumun neye ihtiyacı olduğunu nasıl anlayacağımdı. ilk bebeğimde anladım ki bir bebek neye ihtiyacı olduğunu etrafına bir şekilde duyuruyor. fakat kaygılarım, endişelerim ve korkularım bu sesleri bastırmama sebep oldu. başkalarının hikayelerinden kendi hikayeme dönebilmem epey zaman aldı. 

evimize bir bebek daha gelince merak ettiğim konu ise ikisine birden nasıl yeteceğimdi. "biriyle ilgilenirken diğeri ne yapacak"diyordu bir ses. bu ses benim içimden gelmiyordu. dış güdümlü idi. benim böyle bir korkum yoktu aslında. korkmadığım gibi de oldu. ikiz büyütür gibiydim. ikisi de bezliydi. ikisi de döke saça yiyordu. ikisi de güvenlik sınırlarını tam bilmiyordu. bu dezavantaj gibi gözüküyor. benimse çok kolayıma geliyordu bu iş. nasıl olsa çocuk büyütüyorum ve hep başındayım. ha bir ha iki diyordum. 

üçüncü ve dördüncü bebeğimde de durum değişmedi. dört çocukla evde yalnız olduğum zamanlarda en fazla sıkıştığım nokta ortanca oğlumun tuvalete oturmasına ve temizliğine yardım ederken bebeğimin ağlaması. o da bir-iki dakikalık mevzu. 
tabii bu rahatlığı eşime borçluyum. eve geldiğinde evi olduğu haliyle kabul eder. onun sevdiği bir yemek yoksa "hallederiz" der. bu yüzden de onun gelişi neşemiz olur. tabii ikimiz de bazen içinde bulunduğumiz yoğunluğa pes deriz. pes denilmeyecek gibi olmuyor çünkü :) aynı anda bahçe dahil evin her yeri dağınık olabiliyor. o durumda birbirimizi görmeye çalışıyoruz. ben "bittin sen bi çık şu evden" diyorum. o çocukları alıp bahçeye iniyor. bi yolunu buluyoruz. 
dört çocuğun ihtiyaçlarını da karşılayabiliyor muyuz peki? fiziksel manada evet. yemeklerini severek yiyorlar, kişisel bakımları vaktinde yapılıyor, hareket etmeleri ve arkadaşları ile oynayabilmeleri için uygun ortama sahipler. 
Bizi düşündüren kısım ise melekelerini ve zaaflarını hakkıyla keşf edip edemeyeceğimiz? izliyoruz, konuşuyoruz, aramızda istişare ediyoruz, büyüklerimizle istişare ediyoruz, yaşıt çocuk sahibi olan ebeveynlerle istişare ediyoruz. çabalıyoruz. niyetlerimizi diri tutmayı nasib etsin Rabbim....

maksimalizm....

minimalizm falan bize gelmez âbisi. evimizdeki her dolap ıncık cıncık dolu. yaşamak seviyoruz çünkü. böyle dibine kadar yaşamak.

o yüzden de evimiz dağınık. bildiğin dağınık. her şeyin bir yeri var çok şükür. önceden o düzeni de kuramamıştık. şimdi her şeyin bir yeri var ve o şeyler o yerlerde değiller.

ev sahibimiz merdiven altına bir sürü raf yapmış bir de kapak çakmış güzelce. Allah razı olsun. orada yok yok. büyük çocuğa olmayan bir küçük tarafından giyilmeyi bekleyen ayakkabı ve terlikler, kavanozlar, turşu, salça ve soslar, marangoz malzemeleri, tamir malzemeleri, pazarcılara vermek üzere biriktirdiğim plastikler ve poşetler, çuvallar....

salondaki uzun dolapta, nâmı diğer konsol, bir tarafta seccade, tülbent, takke, tesbih, dantel ve kadife masa örtüsü, ve annemin verdiği gümüşler. bir tarafta ipler, tığlar, iğneler, şişler, sökükler, yırtıklar, yarım işler, örnekler.

mutfakla ilgili her şey mutfaktadır. ama her şey. iş yapmaya başladım mı her şey elimin altında olacak. oraya buraya gittim mi kafam dağılıyor benim. ve eşyalar öyle çok üst üste durmayacak. çocuklara şunu ver annecim dediğimde bilecekler ki şu orada. ikide bir yeri değişmeyecek. ve rahatça alabilecekler. tezgah ve yer sofrasının üzeri toplu olacak. bi köşeyi sarma, doğrama, soyma köşesi ilan ederim her mutfağımda. elimi kolumu rahat hareket ettireceğim, musluktan su sıçramayacak bir köşe. bıçak mühim. etrafı çelik kaplı sağlam bir süzgeç. bu çok işe yarar. mutfakta öyle çok şey süzülüyor ki. bir tane bıçağın olsun güzel olsun yeter. plastik hiç olmasa da olur. büyük cam kasede yeşillik yıkamak diye bir şey var mesela. yıkarsın koyarsın kâseye. o görüntü. hey maşallah. hayattan daha ne beklentisi olabilir yani insanın. tabaklar ucuz yollu olsun porselen veya cam olsun. benim bulaşık makinemde en çok kaseler yer kaplar. yoğurtçu benim bebeler. dökülmesin diye minik minik kaselerle koyuveririm önlerine. bol bol tahta kaşık. tahta kepçe bile var arayınca bulunuyor. on tane var galiba bizde. cilâsız tabii. kırılınca hiç üzülmüyorum. çıra niyetine kullanıyorum. tencerenin fazlası ruh darlığı. ne gerek var efendim. bu yemekler bitmeden neden yeniden yemek pişiyor bir kere. böyle diye diye evdeki dünden kalan yemeği yememe olayını bitirmeyi planlıyorum :) ama daha güzeli az pişirmek. yemekten bıktırmamak. ay ne güzel pişirmişsin annecim yine pişir dedirtmek :) kiler dolabı rahatladıkça ben de rahatlıyorum. ML ne lazım dediğinde şöyle derim. Barbunya var kuru gıda alma onu bitirelim. Kuru üzüm var kuru meyve alma onu bitirelim. Fıstık var kuru yemiş alma onu bitirelim. Yani önce var olanları sayıyorum alışveriş listesi yaparken. Çünkü olmayanları almakla bitirmek mümkün değil. Birkaç kalem var mutfak alışverişinde. Bakliyat, pilavlık ürünler, unlu mamüller, et ve ısıl işlem görmemiş sucuk, süt ve süt ürünleri, sebzeler ve meyveler, kavanozlanmış ürünler(bal, pekmez, tahin, turşu, sirke, sos) alışveriş listesi yaparken bunları aklımdan geçiriyor, buzdolabına ve kilere bakıp ML'ye söylüyorum. Bol bol yer örtüsü. Yer örtüsü temiz olunca ferahlıyorum ben.

Hela ve hamamın önündeki dolaplarda bol bol bol bol tahta bezi. bir kıyafet yırtılana kadar giyeriz biz. yırtıldı mı da tahta bezine dönüşür. karbonat, sirke, arap sabunu ve kese. evet evet kese süngerden iyi bir ovucu. eskimiş bir kese ile ovarken farkettim. hem bildiğin kumaş. toprakta eriyip gidiyor. belki on tane ayak havlusu. hani şu üzerlerinde ayak resmi olan muhteşem icat. o süslü püslü takımlarım kenarda bekliyor havlular rahat rahat kullanılıyor. zeytinyağlı sabun ve gül suyu. hem ağızda çekmek için hem de nemlendirici olarak bir kasede zeytinyağı.nemlendirici olarak kahve ve kına. dişler için karbonat ve bal.

üç çocuğumuzun eşyası 165×165 ebatında bir dolapta. bir de evlenirken aldığımız üç sürme kapılı 210×310 dolap var. sürme kapı büyük kolaylık. bu dolabı yaptırdığımız abi çekmece de yapalım demişti. biz gönülsüzdük ama iyi ki de yaptırmışız. bir dörtlü bir üçlü iki de çekmeceli dolabımız var. bu çekmecelerden biri bebeğimizin. fazlası hem giyilmiyor hem göz yoruyor hem de kirli çamaşır fazlalığı yapıyor. az kıyafet olunca yıkanan bazen dolaba girmeden sepetten giyiliyor ki en sevdiğim :) elim hep elbise dolaplarının üzerindedir. ama dağılmasına da müsaade ederim ki ne çok iş yaptığım belli olsun :) büyük elbise dolabının üzeri koli koli oyuncak doludur. arada indirtip birkaç oyuncak alırlar.  oynamaz olduklarını oraya kaldırırım. çünkü yaşam döngüsü 💚
 bu çekmecelerden üçlü olanda benim zerzevat dediğim şeyler durur. hatıralar, kızımın incik boncukları, piller, kalemler, bir müddet saklanması gereken resmi belgeler, el ve ayak bakım seti, taraklar, iğne iplik, çaputlar, el feneri ve bilumum zerzevat :)

kitaplıkta e tabii bol bol kitap. kitaplığın altındaki kapaklı raflarda teknolojik malzemeler, dergiler, fotoğraflar, ders notlarımız ve ajandalarımız.

koltuk altlarında nevresim takımları.
baza altında yatak örtüleri ve pikeler, hediyelik tülbent, havlu ve tesbihler, hatıralar.

bir odada üç küçük masa, iki kitaplık, bir müsvedde kağıt kutusu, bir çöp kutusu bir kağıt artık poşeti, ve duvarlarda yüze yakın bitmiş çalışma (resim, matematik, kolaj). az ve öz kitap. binbir çeşit kırtasiye malzemesi.

bir halının üzerinde serili bir çarşaf. üzerinde bine yakın minik minik minik yap-boz oyuncak. haftalık keyiflerimden biri de o ıncık cıncık şeyleri renklerine göre ayırmak. çünkü annelik 💚

arada sırada çekmeceleri dolapları açar "bak bu eşyaların yeri burası annecim" derim. arada sırada onun yeri şurası annecim, yerine koyar mısın derim. sinirli isem söylememeye çalışırım  söylemeyeceğim söylenecegim o anda biliyorum.

bir gün benim evim de lamba anahtarları, kapı kolları, duvarları, koltukları lekesiz bir ev olacak biliyorum. hatta her daim kenarda kurabiyem kekim hazır olacak. ama şimdiki gibi cıvıl cıvıl çınlamayacak duvarlarda sesleri. ve şimdiki gibi yapar yapmaz bitmeyecek keklerim, kurabiyelerim. e o halde ben bugünlerin kıymetini bileyim.