antijen-antikor

dünyada 10üzeri18 antijen var
vücudumuzda 10üzeri23 antikor var

yaşasın, Mars'ta nasıl yaşayacağız derdi de yok artık :)

kollektif bilinçaltı....

görüşmeleri hiçbir şekilde mümkün olmayan insanların aynı çağlarda aynı icatları yapması....
şu an ben bir konudan bahsediyorsam insanlık oraya gelmiş demektir. e söylüyorum o zaman. yaşasın okulsuz öğrenmek!

duyu....

beş duyu organımız mı var hakikaten?

17, 36,33 diyen bilimsel çalışmalar var. bir de sineztezi meselesi var ki evlere şenlik. o bu değil de, her bilimsel çalışma okuduğumda/dinlediğimde geldiğim nokta:
aaa! benim çocuklar normalmiş....
:)

hayatta kalmak....

hayatta kalmak ilkel beynimin baş görevi.
kalabalığın durduğu yerde durmak.
çok öne çıkmamak ama sürüden de ayrılmamak.
herkes yanlış yapıyorsa o yanlışı yapmakta bir sorun görmemek.
gibi gibi....

peki beynim bunu neden yapıyor?
amigdala diye bir kaygı bölgem var. hayatta kalmamı sağlıyor. ama bu bölge fazla kaygı ile yorulursa frontal kortekse yani karar merciine bilgi aktarımı yapamıyor.

hmmm, açlık ve saygınlık kaygısı çeken atalarımı şimdi daha iyi anlıyorum. hepsine tek tek teşekkür ederim. aç değilim, saygınlık eksikliğim yok. bu yüzden karar merciimi daha iyi çalıştırabiliyorum.


desensitized....

yavaş yavaş işlemiş hepsi içime. ben doğmadan çok önceden beri.
bir anda gelseymiş, ani tepki verecekmişim. o yüzden yavaş yavaş yerleşmiş. duyarsızlık geliştirmişim.
şimdi geriye doğru, tek tek ayıklıyorum. e kolay gelsin....
vücudun hep ihtiyacı olan besini mi ister?

canım sürekli ama sürekli ama ama sürekli sürülebilen çikolata istiyor. bunu isteyen benim canım mı?

30 trilyon hücreden oluşuyorum. Bağırsağımdaki bakteri(probiyotik)sayısı ise 40 trilyon. Bir dakika ya hu. Kim kimin içinde yaşıyor :) Bunların hem içimde olması gerek. Hem de doyurulması. Bunlar içime nasıl girecek. Yoğurt, sirke, turşu, bahçeden koparıp yıkamadan yediğim yeşillik, peynir. Tabii fermente olurken kimyasal bulaşmamış olacak hiçbirine. Peki bunlar nasıl doyacak. Prebiyotiklerle. Yani kuruyemişler, bakliyat, soğan ve sarımsak.

Bir de Candida mantarı var ki azı karar çoğu zarar. Ve ben ne kadar şeker yersem bu o kadar coşuyor.

Yani demem o ki.
Canım mı bir şeyi yemek istiyor. Yoksa vücudumda bir şekilde çoğalmış veya benim çoğalttığım mantarlar ve virüsler mi?
Bu soruyu sürekli soruyorum kendime. İyi geliyor.
bazen akşam sekizde, bazen dokuzda, bazen onda.
konuşmak, açıklama yapmak is-te-mi-yo-rum. istemiyorum arkadaş.
kibarca, sakince "çok yorgunum, konuşmak istemiyorum" diyorum.
bu kadar basitmiş aslında.
bazen de ona, on bire kadar delirmecilik. sonra hep birlikte bayılıp uyumacılık.
ilki de güzel, ikincisi de.
anne ve babalar insandır. her insan gibi anne babalar da eksik, kusurlu, zayıf yaratılmışlardır. her zaman, her şeye giçleri yetmeyebilir.
işte çocuğa sınır çizme teranesi tam olarak bu. çocuğun sınırlarını neden ben çiziyorum ya hu! o da mı benim işim. yok ben almayayım. ben kendi sınırlarımı çiziyorum. böylece çocuğum da benden öğreniyor nasıl sınır çizeceğini.
basit ve samimi bir çözüm.
tüm gün oyun oynuyorlar. tüm gün. en iyi arkadaşları birbirleri.

tüm gün bağırışıyorlar. tüm gün. önceleri çok müdahale ettim. hep iyiye yorarak.

- sana bağırıyor çünkü seni çok seviyor ve  düşmeni istemiyor.
- sana vuruyor çünkü seninle oynamak istiyor ama bunu nasıl söyleyeceğini bilmiyor.
- yaptığın oyuncak ile oynamak istiyor çünkü senin yaptıklarını çok beğeniyor ama bunu nasıl söyleyeceğini bilmiyor.

Üç çocuğum da iki-üç yaş aralığına kadar keşif döneminde idiler. Sonra bir oyuna dahil olmak istemeye başladılar. İlk oğlumda bunu modern pedagojik safsatalarla değerlendirdiğim için olayı kaçırdım ve oğlum birlikte oyun kurmaya çok geç intibak etti. Kızımın geçişi daha kolay oldu. Tabii evde oyun arkadaşı ağabeyinin oluşu da bu süreci hızlandırdı.  İkinci oğlum kendini daha bebekken oyunlarımızın içinde buldu. Şimdi üç yaş beş aylık ve hem oyun kurucu hem de direktif alıcı olarak oyunu sürdürebiliyor. Bakalım üçüncü oğlumla neler olacak? Heyecan, heyecan :)
ekmek yemek istiyorum ama parçalanmayan tahıl proteini(örn:gluten) istemiyorum dedim dedim dedim. fermente mutfağım çözüm sundu....

http://www.fermentemutfagim.com/2017/08/neden-48-saat-soguk-fermantasyon.html?m=1
önümde iki seçenek var.

ya yemeği beğenmediler, bebek 15 dk uyumadı deyip somurtacağım.
ya da güzel bir çay demleyip bebek seveceğim.

ikinciyi alayım.

malzeme: üç adet serbest gezen çocuk, üç adet Lego Classic kutusu


beli sıkan elbise etek oldu.

güzel bir çocukluk hatırası olarak böylece saklasam mı, tamir mi etsem?



şu yırtığı dikerken aldığım keyifi anlatamıyorum....

ML'nin yedi yıllık işbaşı şalvarı. o sökülüyor ben dikiyorum. her seferinde eski dikişleri severek....



tababet....

Tababet, yığılarak ilerleyen bir ilimdir. Bugün de gerçek hekimler var. Gerçek bilimsel çalışmalar... Yıllardır okuyorum ve kafam artık çok net. Buna göre...

Üç şey yaşam kalitemi belirliyor.

Genetik mîrâsım
Çevre koşullarım
Beslenme düzenim

Devraldığım genetik mîrâsımı değiştiremem. Bu yıl yayınlanan bir bilimsel çalışma mîrâsımızı değiştiremekle birlikte genetik yapımızda kırılma/değişim yapabileceğimizi gösterdi. İlgiyle devamını bekliyorum.

Çevre koşullarımı bir yere kadar değiştirebilirim. Fabrika olmayan bir ilçede oturmayı tercih edebilirim. Fakat chemtrails'e karşı yapabileceğim bir şey yok. He kuantum düşünce esasına göre şu anda chemtrails'ten menfi manada bahsederek chemtrails'i bir ölçü yok etmiş oldum. Aman kuantum neymiş! İbrahim Aleyhisselam'ın ateşine su taşıyan karınca örneği bana yeter de artar.

Beslenme düzenim ise tamamen kendi elimde. Besi yemi yememiş büyükbaşın eti, süt yemi ve mısır silajı yememiş büyükbaşın sütü ve sütünden yapılmış yoğurt ve tereyağı, şirden mayasından yapılmış peynir, ilaçsız ceviz, ilaçsız zeytin, soğuk sıkım zeytinyağı, taze deniz yüzey balıkları, eski buğday ile beslenmiş genetiği değiştirilmemiş tavuğun eti ve yumurtası, atalık tohumdan üretilmiş sebzeler, ilaçsız meyveler, soğuk fermantasyon yöntemi ile gluteni parçalanmış ekşi mayalı atalık tohum buğday ekmeği(glüten intolaransım sebebiyle)....

ebeveynlik....

ebeveynlik dediğimiz şey çok basit imiş aslında. her basit şey gibi bu da çok zormuş.

nerede dilini tutacağını bil
sınırlarında kararlı ol
anlatmaktan bıkma
unutmanın insanı bir hastalık olduğunu hatırla

inanç....

varsayalım ki inancım bir yap-boz oyunu....
nerde ve ne zaman bilmiyorum ama tüm parçaları buldum, yerine yerleştirdim.
varsayalım ki bu oyunun çerçevesi yok.
tüm parçalar yerli yerinde fakat kah biri bir yana kayıyor kah öteki. 
parçaları yerinde tutmaya çalışma devri artık belli ki. 

köydeyiz.
inek bakıyor, tavuk besliyoruz.
çocukları denize götürüyoruz.
iyi be....













Çekirge sesleri radyodaki türküye, çocukların sesleri kayınvalidemin sesine eşlik ediyor. Perseid meteor yağmurunu bekliyorum.
Üç kez bulaşık yıkadım. İki kap yemek yaptım. Bugün çamaşır atmadım. Süpürge vursam iyi olacak. Bir de su kıyafetleri dolaplara kaldırsam. Çocuklar denize gittiler ML ile. Yıka, giydir faslı... Bebek ağlıyor, neden ki? Heh ML gitti yanlarına. Vantilatör pek gürültülü çalışıyor.
Yeni bir yere gittiğimde oraya bağlanmak için yaptığım şey pazara gitmek. Bugün gittim. İneğine süt yemi vermeyen bir kadın buldum. Mutluyum. Yalnız cânım Bafra'da yerli domatesi yok artık. Bir buçuk liraya hibrit domates. Bir suçlu gibi tek tek yaklaşıp "çocuğumun alerjisi var, hibrit tohum yememesi gerekiyor" dedim on pazarcıya. O anda aldıkları hâli çok seviyorum. Çok masumlar. Hibrit bunlar abla diyor güzelce. Bu yeter bana. Bu karşımdaki henüz insanlıktan çıkmamış. İyi insanlarız biz. Elhamdülillah.

benim şu anda telaşlı olmam gerekmiyor muydu?
öğle bulaşığı dururken, valizler boşaltılacakken bu neyin huzuru?
kısacık bir an huzura kavuşunca dürtüveren o meş'um ses nerelere gizlendi?
yanımda yokken bile tepemden bakıyor hissi veren kadınların hayaletleri nerede?

püfff. üfledim de gittiler mi?

küçücüktüm. düştüm. güldüler. gülmek güzel bir eylem hâlbuki. ama öyle gelmedi. nasıl anladım o gülüş ile öbür gülüş arasındaki farkı? akan enerjiden mi? belki.

biraz büyüdüm. düştüm. onlar gülmesin diye kendim güldüm. yeter ki gülmesinler. o kadar rahatsız edici gülüyorlardı ki. parmaklarını uzatıyorlardı insana doğru. ağlamak, ağlamak, ağlamak istiyordum. bastırıyor ve kahkahalarla gülüyordum.

biraz daha büyüdüm. dediklerine inandım, meğer beni yiyorlarmış. beni yedikleri için espritüel, beni yedikleri için havalıydılar. beni yediler ben yine de güldüm. burunlarına vurmak, suratlarını dağıtmak istiyordum. kötü birisin sen deyip susturuyordum kendimi.

hiçbir şey mutlu etmiyordu onları. ne yapsam beğendiremiyordum. yoksa sorun bende miydi? neden kendimi beğendirmeye çalışıyordum?

içimde ne eksikti? neye güvenim azdı? neden beni üzebiliyorlardı?

düşündüm, düşündüm ve düşündüm....

çocuklarım oldu çocuklarım büyüdü. arkadaşları oldu. arkadaşları onlara küstü. hayatlarına devam ettiler. evimize döndük evimiz her şeyi unutturan yerdi. benim içimdeki çocuk, çocuklarımın arkadaşları onları üzmesin istiyordu hala. döndüm baktım çocuklar unutuyordu hâlbuki. sorun bende idi. birileri bizi üzecekti hep. bunu ya bilerek ya bilmeden yapacaklardı. belki de ben de tam aynı yerden üzmüştüm birilerini kimbilir? mesele üzülmek değil de, mesele üzülmemeyi istemek miydi ki?

bahçeli eve geçince....

gıda artıklarını her gün bahçeye yaymayı
ot yolmayı
yolduğum otları, solucanların işi kolaylaşsın diye gıda artıklarının üzerine koymayı
böylece solucanlar yüzeye çıkıp atıkları tekrar toprağa dönüştürdüklerini yani toprağın çapalanmadan hava almış oluduğunu
ekim dikim takvimlerini takip etmeyi
çöpün yanındaki kolileri toplayıp tüm yakılacakları içine doldurmayı
soba için bir köşeye odun dizmeyi
yumurta viyolleri ve yumurta kabukları tohumların fideye dönüşmesi için kullanmayı
bahçeyi süpürmek için rüzgarı beklemeyi
rüzgar bahçenin taş zemin kısmındaki yaprakları bir araya getirip durduktan sonra o yığını toprağa yaymayı
yağmur yağarken taşları temizlemeyi


öğrendim
Yıllardır bir hayal kuruyorum.
Kuruyorum, kurguluyorum.
Kurdukça, kurguladıkça hayallerimin sığlığının çok ötesinde insanlarla tanışıp, görüşüyorum.
Çocuklarımız arkadaş oluyor. Yılda birkaç kez görüşen çocuklar birbirlerini unutamıyor. Çünkü gerçekten iletişime geçebiliyorlar.
Yılda birkaç kez gördüğüm insanlar hep zihnimin bir köşesinde duruyorlar.
"Bizim gibi yaşayanlar da varmış" demek ne iyi geliyor ne iyi. Allah daha iyi etsin hepimizi...

Bir çocuğum diğerine her vurduğunda
Bir çocuğum diğerinin oyununu her bozduğunda
Israrla
Vazgeçmeden
Yüzlerce kez
"O seninle oynamak istiyor. Ama bunu nasıl söyleyeceğini bilmiyor" dedim.
Gerçekten oynamak için mi böyle davranıyorlardı bilmiyorum. Ama her gün birbirleri ile oynama süreleri artıyor.