Rüzgar gibi.


Çocukluğumda sıradan olmak pek önemliydi. Farklı olmamak. İlk gençliğimde bu farklı olmaya evrildi. Farklıydım ben herkesten. Anlamıyorlardı, zaten anlayamazlardı da.
Oysa her can biricik.  Bi-ri-cik. Duyguları, düşünceleri, kabiliyetleri ile biricik.  Bunu hissetmek yolculuğumu kolaylaştırdı. Ben de biriciklerden bir biricik idim. Seçimlerim “farklı” değildi. “Bana has”tı. Bu beni rahatlattı. Konuşlandığım yer konuşmamın içeriğini belirledi. Bundan sonrası kolaydı.
Dört çocukla, işine aşık bir adamla, ev işlerine yardımcı almadan, haftada 5 program yapmak kolay değil. Zorlanıyorum. Ama bunu istedim. Başıma neler geleceğini ince ince hesapladım. Kurdum kurguladım. Halen de kurguluyorum. Kurgularım elbette birebir geçekleşmiyor. Ummadığım ferahlıklara gark olurken, hiç beklemediğim sıkıntılarla boğuşuyorum. Hallederiz dediğim sıkıntıları halledemiyor, ne yaparım şöyle olursa dediğim meselelerde kapıların önümde açıldığını görüyorum. Kaderin kazası önümde gerçekleşiyor, seyrediyorum.  
Maddi ve manevi imkânlarımın yetiştiği kadar az müdahale çok yoğunlaşma ile dört insanın büyüyüşüne şahitlik ediyorum. İki ileri bir geri. Sürekli bildiklerimle sınanıyorum. İddialarımla. İddialarımdan birer birer vazgeçip yerine daha büyük iddialar koyuyorum. Onlardan da vazgeçeceğimi bilerek. Selamet yurduna ulaşana dek bunun böyle devinip duracağını hissederek.
Birbirimizi hemen anlayamadığımız hususlar oluyor. Konuşuyoruz. En çok da kızımla. Oğullarım daha kısa cümlelerle daha net ifadelerle isteklerini ve üzüntülerini belirtiyor. Kızımsa olayları değerlendirmek istiyor. Ve onu neyin üzdüğünü bulmak bazen günler alabiliyor. Çünkü o da benim gibi konuşurken kendini tanıyor.
Anlaşmazlıkları var. Olmaması mümkün mü? Elbette değil. “Abine öyle söyleme, kardeşine öyle yapma” cümleleri çıkıverdi başlarda ağzımdan. Sıkıldım. Kurulması gereken cümleler boşlukta beni bekliyordu. Zihnimi yormalı, niyetimi yönlendirmeli ve o cümleleri çağırmalıydım. Çağırdım. Geldiler. Rabbim izin verdi, ağzımdan çıktılar.
“Seninle oynamak istiyor. Bunu nasıl söyleyeceğini bilmiyor”
“Yaptığın resmi çok beğendi. O da senin gibi resim yapmak istiyor. Bunun için ağlıyor.”
“Senin kurduğun bu oyunu çok beğendi. O da böyle bir oyun kurmak istiyor. O yüzden oyuncaklarını alıp kaçıyor”
“Kalemi elinden alıp kaçtı çünkü yakalamacılık oyununa senin de katılmanı istiyor”
Kaç kez kurdum bu minvaldeki cümleleri bilmiyorum. Belki de bazen yanlış tespitte bulundum. Bunu kim bilebilir Allahtan başka. Derdim doğru tespitte bulunak da değildi zaten. Her ne olursa olsun iyi niyetle bakabilmek. Gayem bu bakış açısını sabitleştirebilmek hayatımızda. Onlar da bazen bu cümleleri kuruyor. Canı sıkılan taraf karşı tarafın iyi niyetli olduğunu er ya da geç hatırlıyor.
Tüm bu iyi niyet cümlelerinin unutulup da gerginliklerin had safhaya çıktığı da oldu. Öyle bir halde buldum ki çığlık kıyamet içinde, ilk aklıma gelen şeyi yaptım, bedenimin tüm gücü ile birini bir yana birini bir yana ayırdım. Fakat o da nesi? Vazgeçmiyorlardı. Bir daha, bir daha, bir daha. Ne yapacaktım? Doğru bir tavır vardı ve o kıvamı tutturamıyordum. Düşündükçe fark ettim birbirlerinin güç sınırlarını deniyorlardı. Fakat benim müdahalem sebebiyle son sınırı hiçbir zaman göremedikleri için o noktayı aramaya devam ediyorlardı. Kaçtım. Kavga etmeye başladıklarında onları izlemekten kaçtım. Tuvalete kaçtım. Birbirlerinin canlarını yaktılar. “Canını yakarsam canım yanar, canım yanmasın”  dediler sonunda.
Yemek istekleri farklı olabiliyor. Yetişmem mümkün değil. Tam yemeğe koyulmuşken “anne şunu da pişirsene” cümlesi kurulunca “birlikte pişirelim” diyorum. Bazen yapıyorlar bazen işleri oluyor :) Onların işi olsun yeter ki. Ben birkaç çeşit yemek yaparım :)
Bir düzenimiz var. Evde ve dışarıda işlerimiz var. Yemek, temizlik, ev düzeni, bahçe işleri, benim vaazlarım, eşimin dersleri, ziyaretleri bitmek tükenmek bilmeyen projeleri, çocukların kursları, çocuk veya büyük misafirlerimiz, çocukların arkadaşlarına gidişi, kapı önünde oynamaları, bilgisayara indirmemiz gereken dosyalar… Tüm bunları bir denge halinde yürütmemiz gerekiyor. İlla ki bir yerde birinin bir yahut birkaç isteği yapılmamış oluyor. Çünkü eşim ve ben etten ve kemikten birer insanız. Birinin canı yanıyor. Biri ağlıyor. Biri diğerlerinden daha az sevildiğini düşünüyor. Gözlerinin tâ içine bakıp “sen benim biriciğimsin, ben bir insanım, eksik veya yanlış yapabilen biriyim, seni çok seviyorum” diyorum. Çözüm bu kadar basit mi? Şimdilik bu kadar basit. Bazen de eşim veya ben kendimizi gerçekleştiremediğimizi, kendi sesimizi duyamadığımızı fark ediyoruz. O zaman çanlar bizim için çalıyor. Bunu onlara söylüyoruz. “Kendimi iyi hissetmiyorum, yorgunum, sana kızgın değilim, sadece yorgunum, sakinliğe ihtiyacım var” diyoruz.  Daha doğrusu ben bu cümleleri ya kendim için ya da eşim için kuruyorum.
Hayat geçip diyor. Rüzgar gibi.

Hiç yorum yok: