mutfağı temizlerken....

mutfağı dip köşe temizledim. o sırada aklıma epey şey geldi. kısa kısa yazıverdim.
  • Taşındık. Bu zor şey. Eşim ve ben daha kolay karşılıyoruz artık. Tüm yeryüzü Allahındır. Bu, birlikte yaşadığımız dördüncü şehir ve insan olan her yerde sevinçlerin de hüzünlerin de aynı olduğuna imanımız kavîleşti. Fakat çocuklarımız için bu zor oldu. Görünüşte kolaydı elbette. Taşınmak hareketlilik demek ve çocuklar hareketliliği severler. Ama insan beyni formlarla çalışan bir yapıya sahiptir. Belli formlar oluşturur ve bu formlara göre beklentiler. Beklentiler karşılanmazsa acil durum sirenleri çalmaya başlar. Çocuklarımızda da öyle oldu. Her ne kadar taşınacağımız ilçe, babalarının yapacağı iş, yeni ev düzenimiz hakkında hikayeler anlatsak da başımıza gelecek her şeyi onlara birebir aktarabilmemiz mümkün değildi. Çünkü hayat… Arkadaşlarını özlüyorlar. Çocuklarım birini özlediğinde “neyi eksik yapıyorum da birilerini özlüyorlar” gibi bir cümle geçti aklımdan. Antroposantrizmin dibi. İnsan bu kadar da merkeze koyar mı kendini yahu! Koymuşum. Fazla tevazuun kibir içermesi gibi bir şey bu. “Elindeki ‘ben’i yavaşça masaya bırak ve çık” dedim kendime.  Üzülmek, özlemek, ağlamak ne kadar da insani. Bir insanı özlemek, bunun için ağlamak ne kadar da güzel. Hatta “güzel şarkılar gibi hüzünlü, hüzünlü şarkılar gibi güzel”. Üzülüyorlar. “Keşke gelmeseydik buraya” bile diyorlar. Üzmüyor beni bu cümle. Çünkü bu cümleyi dedikten iki dakika sonra kendilerini nasıl korumaya aldıklarını, “şöyle mi yapsak anne” dediklerini de duyuyorum. Ve seviniyorum.
  • İnsan bedenindeki gücün niceliğini merak ediyor. Ne kadar güçlüyüm, ne yapabilirim? Deneye yanıla bulamaya çalışıyor sınırını. Başkalarına abidik gubidik gelen hareketleri yapma çabamız da belki bu yüzden. Bu bir ihtiyaç. Hele çocukken. Çünkü bedenin gelişiyor ve sen gücünün sınırlarını denemeye çalışıyorsun. Nerede deneyeyim neredeeeee, a ah, eelbette kardeşimin üzerinde. İşte orası biraz şenlikli.  Hatta bunun ihtiyaç olduğunu unutmazsak eğlenceli bile. Benim 9 yaş ve 4 yaş iki oğlan “karışma bize anne” diyerek resti çektiler mesela. Dövüşeceklermiş haşmetmeabları. “İyi”dedim, “Dövüşün bakalım”. Yaklaşık bir buçuk dakika sonra küçümen geldi böğüre böğüre tabii. “Dövüşmek istiyorsunuz, ama aynı güçte değilsiniz, size yardımcı olayım mı” dedim. Kabul ettiler. Muhabbet sohbet. Ağabeyin tek kolunu kullanmasında karar kıldık. Bu ihtiyaç ile paralel olarak “ben bu oyunu bozarım” tadında müziklere de ilgi duyduğunu farkettim 9 yaşındaki oğlumun. Tabii arkadaşlarından öğrendiği “hayatımın heycanı meycanı yok” tadı bana biraz tatsız geldi. Ama bu bir sinyaldi. Evde daha fazla “istiklal marşı, şehid tahtında, la ilahe illallah, refah marşı, bosna marşı, çeçen marşı, intifada marşı” sesi duyuluyor artık. Yani hayatımızın heyecanı meyecanı var artık :)
  • Kızımsa bedeninin gücünü tek başına denemek istiyor. Dövüşten sıkılıyor. Vurmak istemiyor ağabeyine. Ki tekvando dersi alıyor ikisi de. Teknikleri biliyor. Hocasının yanında gayet de güzel yapıyor. Ama evde dövüş, ona gerek yok. Ders o, derste öğrenilir. Evimizdeki barfiks demirinin üzerinde her gün daha da geliştiriyor esnekliğini. Ve tabii akrobasiyi de çok seviyor. Abisini, kardeşini ve hatta bebeği bile dahil ediyor eşzamanlı hareketlere. Ve tabii her şey muazzam, eksiksiz, tastamam bir düzen içerisinde(kader) gerçekleşiyor(kaza). Taşındığımız evde barfiks demiri olması ve taşınmadan önce ev tutmaya geldiğimizde karşılaştığımız ilk insanlardan birinin çocuklarla çok iyi anlaşan bir spor eğitmeni olması muazzam, eksiksiz, tastamam düzenin (kaderin) bir parçası değildir de nedir?
  • İnsan unutkan yaratılmıştır. Çocuklarıma “sana şunu hatırlatayım mı” dediğim mevzular vardır. Işığı kapatmak, ellerini yıkamak, sifona basmak gibi. Fakat eşimin ve benim yoğun olduğumuz günlerde çocuklarıma bir şeyleri hatırlatamadığımı farkettim. Şimdi yorgun, sinirlenmesin gibi. Yani hayatı ondan saklamak gibi bir şey bu. Biz böyleyiz, böyle yaşıyoruz ama o hayatımızın dışında kalıyor. Vazgeçtim. Hatırlatılacak mevzuları yine hatırlatıyorum. O da üzülüyor sürekli söylememe tabii. Bir de eril beyin sorunu hemen çözme odaklı sanki. Daha az kıvrımlı. Bu iyi ya da kötü değil. Bu, böyle. Sinirlenirse eğer “merak etme yav, çok büyük bir mesele değil, ben hatırlatıyorum çocuklara sadece” diyorum.
  • “Çocuklarımın bir hususta hevesle öğrenmelerini, yatay ve dikey eksenli derinleşmelerini nasıl sağlayabilirim” sorusu vardı zihnimde. Denedim yanıldım. En güzel cevabın “öğrenmeye hevesli biri olarak onlarla yaşamak olduğunu gördüm. Her an yeni bilgini ve yeni oluşların peşinde birini görmekten daha ilham verici ne olabilir ki? Hem bilgi, o bilgi ile ‘ol’mazsan ne işe yarar ki?
  • Sunmak insanın bir ihtiyacı. Burada bunları yazmamın sebebi de bu belki. Bir şey yapmak yetmiyor. Bir de sunmak. Hazırladıkları bir şey oluyor çocuklarımın. Bir resim, bir hareket, bir espri, bir söz. Ben müsait olmuşum olmamışım fark etmez. Onu ille sunacaklar. Geliyor dibime. Dolaşıp duruyor. Kafasında kuruyor. İlle onu sunacak. Sunmadan gitmiyor. Tuvalette olsam da yapacak o espriyi, misafir gelse de, telefonla konuşsam da. Onu sunacak. Ya da soracak. Yine kaldırabildiğim kadar tabii. Yoksa her şeyi sunmazlarsa spikolocileri şey 
  • Olmak diye bir yer var zannediyordum, oldum diye bir söz var. Halbuki olmak diye bir oluş varmış. Hep olmak. Hep çaba, süregiden. Yani okuyup bir yerde sırların çözülmesi değil mesele. Dünya boyunca hep olmak yerindeyim zaten. Burası olmak 
  • Kızımın kıyafetleri oğullarımın kıyafetleri arasında bir fark yok. Kız veya erkek oluşlarına göre değil, ihtiyaçlarına göre giyiniyorlar. İkisinin de görünmeyen yerleri aynı. Koltuk altları görünmüyor. Ve diz kapağından sonra bir çocuk eli mesafesi. Ve bol. Bu biraz da yaşam tarzımızla ilgili. Dağ tepe geziyoruz. Bir de oğlumun cumaya giderken giydiği kıyafeti var. İşt beyaz gömlek, fiyakalı bir hırka, siyah ütülü pantolon. Kızımınsa ev oturmalarına giderken giydiği cici elbiseler ve ev ayakkabıları. Nadiren giyindikleri zaman ses etmiyorlar. Faka iki gün üst üste böyle giyinseler arıza çıkarıyorlar. Niye hep kıyafet değiştiriyoruz diyorlar ki bence gayet haklılar. Hiç dokunmuyorum öyle deyince. Alıyorum kıyafetleri. Pijamalarıyla çıkarıyorum dışarı. Zaten üşüyüp kıyafet istiyorlar bir müddet sonra. Ne güzel böyle insanların kıyafetleri ile ilgili ne düşündüğünü önemsememeleri. Ne güzel insanların yüzlerine bakmaları. :)


Hiç yorum yok: